Akkoronavirüsü (AKV) günlerinde adım adım hak ihlalleri… Bitmek bilmeyen insan ve doğa cinayetleri hız kesmiyor…

06.05.2020
A+
A-

Dünyayı saran pandemi günlerinde, insanlık virüse karşı büyük bir savaş verirken, ülkemizde Tefeci-Bezirgânların saltanatı tarafından sürdürülen yağma ve talanlar hiç durmaksızın devam ediyor.

11 Mart’ta resmi ağızdan varlığı tescillenen ama daha önce umreciler vasıtasıyla yurda çoktan giriş yapmış olan virüsle savaşımız AKP’ye rağmen sürüyor. Karşımızda böylesi büyük ve derin salgında bile halkını düşünmeyen bir rant çetesi olunca yoksul ve emekçi halkın hayatta kalması günden güne zorlaşıyor. Bu nedenle adını Covid-19 olarak bildiğimiz virüsün bizdeki karşılığı  “AkKorona Virüsü”… Kısaca AKV olarak tanımlayabileceğimiz bu virüs normalinden kat be kat öldürücü.

İktidara taşındıkları günden bugüne baskılarını sistematik olarak arttıran siyasal İslamcı diktatörlük, Koronavirüsü de baskı aracına çevirmeyi ihmal etmedi. Devlet yönetimini aile şirketine dönüştüren AKP’giller için salgın bulunmaz fırsatlar yarattı. Toplumsal, siyasal ve ekonomik her türlü krizi fırsata çevirmede epey yol katetmiş iktidar için bugünkü koşullar varlıklarını sürdürme adına bulunmaz nimet anlamı taşıyor. Her türlü krizin faturasını halka ödetenler öncelikle kullanışlı beka meselesini raftan indirdiler.

Salgını bahane ederek çıkarttıkları infaz paketinde ilk sıraya susturulması gereken gazetecileri koydular. Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Aydın Keser, Hülya Kılınç, Ferhat Çelik’i hapse yollamak için gece yarısı ek düzenleme yapıldı. AKV dört elle yerli ve milli söylemlerine sarılıp düşünce ve ifade özgürlüğünü tutsak ederken cinayete, yaralamaya, hırsızlığa bulaşmış rüşvetçi mafya artıkları da davul ve zurnalarla serbest bırakıldı. Daha baştan paketin hangi suç örgütlerine tahliye sağlayacağı belliydi. Paketin mimarlarından MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın, Alaattin Çakıcı’nın avukatlığını üstlendiği unutulmamalı. MHP’nin ana damarını oluşturan ve organik bağları hiç kopmayan Kontrgerilla ve mafya bağlantıları sebebiyle, salgının başladığı günlerden beri ortalıkta görünmeyen Devlet Bahçeli’nin gece yarısı Meclise gelmesi olağanüstü bir durum sayılmasa gerek. Devlet’in Devlet’e karşı önemli bir görevi icra edildi o gece. En tepedeki mafya örgütünün başını serbest bırakan devlet; hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve adam yaralamak gibi adi suçlardan hüküm giymiş 92 bin adi suçluyu sokaklara ve evlere salmakta hiç çekince duymadı. Nihayetinde fıtratlarında tüm bu meziyetler olunca affetmesi de kolay oldu. Kadına ve çocuğa karşı işlenmiş suçlarda af yok deseler de serbest kalıp çıkan suç makineleri dışarı çıkar çıkmaz masum insanların canına kastettiler.

En acı örneği Gaziantep’te yaşandı. Bir yıl önce eşini bıçakladığı için hapse giren şahıs tahliye olunca 9 yaşındaki kızını döverek öldürdü. Cezaevlerinde virüsün yayılmasını engellemek amacıyla çıkarttıklarını iddia ettikleri aftan kimlerin yararlandığı ortada. Şimdi kaç ev birer suç mahalline dönüştü acaba? Kaç kadın ve çocuk evde şiddete maruz kalıyor? Bunun hesabını ancak ve ancak o infaz yasasına evet diyen eller verebilir.

“Evde kal” çağrıları yapanlara kaç ev güvenli olmaktan çıkarıldı diye sormak lazım. Her türlü şiddete karışmış kişilerin devlet eliyle serbest bırakılması “ev içi şiddetin” kapısını bir kez daha araladı. Katil ve hırsızlarıyla baş başa bırakılan kadın ve çocuklar için artık evler yuva olmaktan çıkıp çoktan birer zindana dönüşmüş durumda.

Kamuoyuna üzerinde toplumsal uzlaşmanın sağlandığı havasını yayarak oluşturdukları “af rüzgârı” gece yarısı Mecliste muhalefetin eksik katılımlı desteği ile yasalaştı. Salgınla mücadele gerekçe gösterilerek çıkartılan “Yeni İnfaz Paketinde” hangi suçlar affedildi, gelin beraber bakalım:

Hırsızlık, gasp, kapkaç, tehdit, yağma, dolandırıcılık, hileli/taksirli iflas, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, güveni kötüye kullanma gibi yüz kızartıcı ne kadar suç varsa aftan yararlandı.

Peki af kapsamına alınmayan suçlar (buradaki suç tanımı da kime ve neye göre) hangileri dersiniz:

* Kamu mallarının yağmalanmasına karşı çıkmak.

* Doğal çevrenin talan edilmesi ile tarihi ve kültürel varlıklarımızın yok edilmesine karşı çıkarak bu değerlerimizin gelecek kuşaklara aktarılması için mücadele etmek.

*Halka doğru haber ulaştırma adına basın özgürlüğünü kullanarak devlet tarafından işlenmiş her türlü talan, yağma, cinayet ve katliamları araştırmak, haber yapmak ve eleştirmek.

* Demokrasiye inanıp hukukun üstünlüğünü her platformda korkusuzca dile getirip savunmak.

* Özgürlük, eşitlik, adalet temelinde evrensel insan haklarını savunmak.

* İktidar marifetiyle gerçekleştirilen her türlü israfı, yolsuzluğu, hırsızlığı duyurmak.

* Dini ve milli duygular kullanılarak halkın birbirine karşı öfke duymasına sebep olan her türden ötekileştirici, düşmanlaştırıcı söylemlere karşı durmak.

* Halkların kardeşliğine gölge düşürecek kutuplaştırıcı siyaset diline ve uygulamalara karşın yüksek sesle barışı savunmak.

Görüldüğü üzere suç atfedilen hiçbir eylemin suç olma niteliği taşımadığı çok net. Haramilerin iktidarlarını sürdürebilmeleri adına giydirilmiş hukuk dışı uygulamalardan ibaret bir infaz paketi.

İşte böyle onurlu gazetecilik yaptıkları için Barışlar, AKP’giller Türkiye’sinde gece yarısı operasyonuyla demir parmaklıkların arkasına gönderildi. Düşünce ve siyasi suçlar da af kapsamına alınmadı. Oysa kişi hak ve özgürlüklerimizi korumak ve teminat altına almak bizatihi tanımında demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti yazan TC’ye ait değil mi?

Her gece TV ekranlarından akıp giden yüzlerce sayının daha düne kadar adı, sevdikleri, kısaca bir yaşamları vardı. Ölümün bugün için bizi teğet geçmesi sevindirmesin. Cinayet mahallinde oturanların kendi güvenli alanları dışında halk adına salgında yeterli tedbir almadıkları için kayıplarımızla eksiliyoruz her gün sıra belli olmadan. Sarayın ve halkın korona günlüğü bir değil tabiî ki. Virüsün yayılma gösterdiği günlerden bu yana Sarayından burnunu çıkarmayan Tayyip, sermayenin çarkları dönsün diye milyonlarca emekçiyi fabrikalara, madenlere gönderiyor. 65 yaş üstü ve 20 yaş altındaki vatandaşlarımızı evde tutarak bulaşı önleme tedbiri almaya çalıştılar ama aynı evden çalışmak zorunda bırakılanların virüs tehlikesini taşıyabilecekleri ısrarla gözden kaçırıldı.

Mesele patronların daha az zararla bu krizi atlatmalarını sağlamak olunca, 20 yaş altı çalışan gençlerimize de virüsle çalışma izni çıktı. Bunların üzerine utanmadan halka evde kalın çağrıları yapıyorlar. Virüse rağmen açlıkla ve sefaletle boğuşan biziz. Onlar ise korunaklı yalı ve saraylarında dinlenmeye çekildi. İşten atılmalar yasak dendi. Sonra da işçiyi günlük 39 lira 24 kuruşla ölüme mahkûm ettiler. İşçi ve emekçi düşmanı AKP’giller’in çıkarttığı Torba Yasayla asgari ücretin yarısı olan 1170 TL’ye talim ettirilen işçiyi patron isterse 6 aya kadar ücretsiz izne çıkarabilecek. Emekçilerimize ilaç diye sunulan acı reçete bundan ibaret.

Hiçbir inandırıcılığı olmayan TÜİK verilerine göre Mart ayında enflasyon 0,57 artış gösterirken bu artışın tüketici fiyatlarına yansıması da % 13,33 oranında oldu. Dar gelirlinin açlıkla savaşı korona günlerinde daha çok hissedilir oldu. TÜRK-İŞ’in yaptığı araştırmaya göre ise açlık sınırı 2.374 TL, yoksulluk sınırı ise 7.732,91 TL’ye yükselmiş durumda. Açıklanan bu tablolara göre bugüne kadar asgari standartlarda yaşamaya mecbur bırakılan emekçilerimiz artık asgari ücretin de altında göz göre göre ölüme terk edildi. Koronavirüsün yol açtığı ekonomik ve sosyal krizin faturası yine milyonlarca emekçinin sırtına yüklenmiş durumda.

 

AKP’nin “Maskeli Balosu”: Kanal İstanbul İhalesi

Parababaları için özel hazırlanmış “Ekonomik Koruma Kalkanı” çalışanlar için zam, zulüm ve işsizlik anlamı taşıyor. Sarayın ve Damadın saltanat sürdüğü memleketimizde yolsuzluk ve talanın hızına yetişilmiyor. Korona sadece sağlığımızı tehdit eden bir virüs. AK Korona Virüsü ise doğal ve çevre tahribatı demek. Dünyanın bütün ülkelerinde çalışanlar için ek tedbirler alınırken bizde ise yapımı ekolojik felaket getireceği bilim insanlarınca defalarca söylenen “Kanal İstanbul Projesi”nin ilk ihalesi 26 Mart’ta yapıldı. Su kaynaklarını kurutacağı, havayı kirleteceği söylenen projeye ilişkin açılmış onlarca dava sonuçlanmamışken AKP’giller’in yangından mal kaçırırcasına ihaleyi gerçekleştirmeleri vatan hainliğinden başka bir şey değildir.

Marketten mi, postaneden mi, eczaneden mi bir türlü nasıl dağıtacaklarına karar veremedikleri bir maskeyi bugün hâlâ halka ulaştıramamışken gözümüze sokar gibi maskeli ihale yapmaları hepimize çok büyük bir hakarettir. Devasa rakamlara ulaşan rant projeleriyle yandaş müteahhitlere destek çıkan AKP’giller; aynı cömertliği salgının önlenmesi, yurttaşların ve toplumun sağlığının korunması ile ekonomik yardımların çalışanlar için adil bir şekilde pay edilmesinde gözetmiyor.

 

Salda Gölü Faciası

İnsanlar faturalarını, kiralarını ödemek için yeterli sağlık önlemi alınmayan işkollarında canı pahasına çalışmak zorunda bırakılırken, kaynaklarımızın rant projelerine aktarılmasına bir örnek de Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi inşaatı. 1. Derecede Doğal Sit Alanı kabul edilen turkuaz mavisi suyu, bembeyaz kumsalıyla yurdumuzun incisi sayılan Salda Gölü, AKP’nin çılgın hırsının son kurbanı oldu. 12 Nisan’da Koronavirüs salgınıyla ziyarete kapattıkları Salda Gölü’ne, ertesi gün iş makineleri ve kamyonlar sokuldu. Çıplak ayakla basılmasının bile zarar vereceği bilinen milyonlarca yılda oluşmuş doğa harikası bembeyaz kumlar iş makineleri yardımıyla kazındı ve kamyonlarla taşındı. Salda Gölü’ne yapılan katliama kamuoyundan yükselen ses karşısında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı zorunlu bir açıklama yapmak zorunda kaldı. TOKİ tarafından yüklenici firma ile sorumlu personeller hakkında soruşturma başlatıldığı duyuruldu. Ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gölde yapılan çalışmaların takibini izleme amaçlı 24 saat canlı yayın yapan kamera izleme sistemi kurulduğunu açıkladı. (https://www.saldagolu.gov.tr/csb2/kamera2.html)

Benzer filmi daha önce Dipsiz Göl’ün kurutulmasında izlemiştik. Orada da hazine avcısı AKP’giller gölün suyunu önce çekmiş, aradıkları defineyi bulamayınca Buzul Çağı’nda oluşmuş binlerce yıllık gölün dibini dozerle düzeltip doğa harikası gölü yapay havuza dönüştürmüşlerdi. Bugün aynı durum Salda’nın başına geldi. Eski göl tabanını kepçeyle kazıyıp kum diye çektikleri 30 kamyondan fazla maddenin KOAH, silikosiz hastalıklarına neden olan huntit minerali olduğu ortaya çıktı.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, tahrip edilen kumsaldan çekilen maddenin kum olmadığını belirterek; “O gün kazıdıkları şey beyaz kum değil, canlı organizma da değil, göl tabanına çökelmiş fosillerden huntit mineralidir. Hani şu İngilizlere ihraç ettiğimiz, yanmayan kıyafetler, ateşe yangına dayanıklı yalıtım malzemeleri üretiminde kullanılan, çok değerli maden. Kamyon ve kepçeler, çalışan işçiler o gün huntitin üzerine bastıkça ezdiler. Bu kadar ince toz haline gelebilen huntit mineralini kepçe ile kazımak, yığmak, yüklemek ve de üstünde kamyon dolaştırmak önemli miktarda çok ince toz oluşumuna ve tozumaya sebep olur. Huntit mineralini yol yapımı veya kaplaması olarak kullanmak oradan geçen insanlar için tehlikelidir. Götürdükleri yer de plaja inen yol. Yola dökmeyi düşünüyorlar. Ama bunun üzerine kamyonlar, arabalar ya da insanlar bastığında iyice ezilecek. Çok ince toza dönüşen huntit minerali solunum yollarında, akciğerde alveollerde birikip zarar verebilir. Kuru havada rüzgârla birlikte tozduğunda hem yörede yaşayan köylülerin ve hayvanların hem de gelen turistlerin akciğerlerine sıvanacak, yapışacak. Sonra da KOAH, silikozis gibi hastalıklara neden olur.” dedi. (https://www.gercekgundem.com/cevre/175880/prof-dr-kantarci-saldadan-tasinan-kumun-sirrini-acikladi-o-gun-kazidiklari-sey-kum-degil)

Asla telafisi olmayan bu katliam nedeniyle Salda Gölü büyük zarar gördü. Koronanın verdiği zarar ile AKP’giller’in açtığı doğal tahribatları karşılaştırdığımızda insanlara, canlılara ve doğaya bundan daha büyük bir kötülük yapılabilir mi?

Yok maalesef. Koronanın aşısı bulunur bulunmasına, korunuruz ama AKP’nin yıkıcı politikalarına tek aşı halkın örgütlü mücadelesidir.

 

Ankara’dan Bir Yoldaş