Aşı Sorunu Üzerine

14.06.2019
A+
A-
Aşı Sorunu Üzerine

Hüseyin Ali

Dinci gericilik yaşamın her alanına saldırıyor. Ekonomi, tarım, eğitim, kültür, hukuk gibi sağlık da bu gerici gidişten nasibini alıyor. Bir yanda dünyada emsali olmayan veya önceden bir iki ülkede olmuşsa da bırakılan “Şehir Hastaneleri” saçmalığı “Reyis’in hayali” olarak dört bir yanda dayatılıyor, bir yanda hacamat, kupa, sülük gibi bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan uygulamalara Sağlık Bakanlığınca eğitim ve araştırma hastanelerinde bile yasallık kazandırılıyor, öte yanda özelleştirme teşvik edilirken, özveriyle çalışan kamu sağlık personeli gericilere yem ediliyor vb. vb…

Şekil 1. Türkiye’de kızamığa karşı aşılanma oranı (mavi çizgiler) ve görülen kızamık vakaları (kırmızı sütunlar).

Bu yazımızda bozulan sağlık sisteminin yansıması olarak ülkemizde yaşanan aşı sorununa eğileceğiz.

Din bezirgânlarının sağlıkta yaptıkları tahribat, halkımızı da bilimsel tıbbi uygulamalardan uzaklaştırmaya hizmet ediyor. Örneğin, Sağlık Bakanlığının kendi rakamlarına göre çocuğuna aşı yaptırmayı reddeden aile sayısı 2011’de 183 iken, bu sayı 2016’da 12 bine, 2017 ise 23 bine çıktı. Bu durum kaçınılmaz olarak neredeyse sıfırlanmış durumdaki bazı bulaşıcı hastalıkların hortlamasına yol açıyor. Örneğin, bu yılın mart ayında yayımlanan ve en bulaşıcı salgın hastalıklardan birisi olan kızamıkta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerinin aktarıldığı şu habere bakalım:

“DSÖ verilerine göre, ülkemizde laboratuvar testleri ile kanıtlanmış kızamık hastası 2007 ve 2008 yılında 3, 2009 yılında 8, 2010 yılında 15 kişi iken, 2011 yılında 2010 yılındaki vaka sayısının 7 katına yükseldi. Vaka sayısı, 2012 yılında ise 2011 yılının yaklaşık yedi katına çıkarak, 698’e ulaştı. Recep Akdağ’ın Sağlık Bakanlığı görevinden alındığı 2013 yılında, laboratuvarda doğrulanmış kızamık hasta sayısı 2012 yılına göre, yaklaşık 11 kat artarak, 7 bin 415’e yükseldi.

“Salgın, takip eden yıllarda bilinen doğallığında sönümlendi. DSÖ verilerine göre, Türkiye’de laboratuvarda doğrulanmış 2014 yılında 572, 2015 yılında 342 ve 2016 yılında da 9 kızamık hastası görüldüğü bildirildi. Buna karşın, 2017’de kızamık vakalarında yeniden artış görüldü. Türkiye’de laboratuvarda doğrulanmış kızamık hasta sayısının 2017 yılında 69 ve 2018’in ilk 9 ayında da 510 olduğu yine DSÖ tarafından rapor edildi.”

(https://t24.com.tr/haber/asi-karsitligi-turkiye-de-cocuklarina-asi-yaptirmayan-aile-sayisi-7-yilda-183-ten-23-bine-cikti,812647)

DSÖ verilerine göre 2013’te, Türkiye maalesef Avrupa ülkeleri içinde Gürcistan’dan sonra milyon nüfus başına en çok kızamık vakası görülen ülke konumunda.

(http://www.euro.who.int/__data/assets/pdf_file/0005/247487/EpiBrief_1_2014_FINAL_REVISED.pdf?ua=1)

Bu gidişte, Amerikancı din bezirgânlarının Suriye politikası, belki sözde ilaç sanayisini suçlayan entel-dantel “antikapitalist”ler(!) ile aşı yaptırtmamayı “özgürlük” olarak yutturmaya çalışan “liboş” tayfasının da rolü var. Ve bu gidiş halk sağlığı açısından tehlikeli bir durum yaratıyor.

Oysa bu ülke Osmanlı’dan bu yana aşı sorununa doğru yaklaşım göstermiş, özellikle de genç Cumhuriyetle birlikte sistematik bir çözüm getirmiştir.

Örneğin, ilk aşı çalışmalarının Edirne’deki “aşıcı” kadınlar tarafından çiçek hastalığına karşı 1700’lü yıllarda uygulandığı belirtilir. Çiçek hastalığına yakalanmış hastaların döküntülerindeki irinin ceviz kabukları veya incir yapraklarıyla toplanıp çiçek çıkarmamış çocukların çizilen derisine aktarıldığı, bu aşılama sayesinde % 17 olan ölüm oranının % 1’e çekildiği belirtilir. Hatta, 1721’de İstanbul’a gelen İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Mantagu’nun bu uygulamayı görerek ülkesinde yaygınlaştırdığı, böyle başlayan süreç sonucunda 1796’da İngiliz cerrah Edward Jenner tarafından ilk çiçek aşısının geliştirildiği bilinir. Ve Türkiye’de Jenner yöntemiyle ilk çiçek aşısı 1801’de İstanbul’da üretilir.

Cumhuriyet ile birlikte aşı konusunda daha sistematik ve bilimsel bir yaklaşım getirilir; 1927’de verem aşısı ve kuduz aşısı üretimi başlar; 1928’de Ankara’da halk sağlığı konusunda en etkili kurum olarak Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü kurulur; 1930’da Umumi Hıfzısıhha Kanunu çıkarılır ve bu kapsamda verem bildirimi zorunlu hastalık olarak tanımlanır, aşı üretimi ve ithalatı kurallara bağlanır, kuduz aşısının tüm ülkeye yetecek ölçüde Ankara’da üretilmesine başlanır; 1931 yılında tetanoz ve difteri aşılarının üretimine geçilir; 1937’de kuduz serumu üretimine başlanır; 1940’ta tifo, tifüs, tifo-tifüs karma, deri içi BCG (verem), veba-kolera karma, difteri-tetanoz karma, boğmaca-difteri karma, influenza-difteri-tetanoz karma aşılarının üretimine geçilir, hatta Çin’deki kolera salgınında Çin’e kolera aşısı gönderilir; 1942’de tifüs aşısı ve akrep serumu üretilir; 1947’de Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kurulur, BCG aşısının sistematik üretimine geçilir; 1948’de boğmaca aşısı üretimine başlanır, Ulusal Verem Savaş Derneği kurulur ve bu süreç böyle devam eder.

Bu üretim ve örgütlenme çabalarına paralel olarak sistematik aşılama programları oluşturulur: 1930’da çiçek, 1937’de difteri-boğmaca; 1952’de BCG; 1963’te ağızdan çocuk felci; 1968’de difteri-boğmaca-tetanoz; 1970’te kızamık aşı programlarının uygulanmasına geçilir. (Hasan Irmak. IV. Türk Tıp Dünyası Kurultayı, 28-29 Ekim 2017, İstanbul)

 

Şekil 2. İlk “Telkihhane” (Çiçek aşısı üretim merkezi).

Şekil 3. Tarihi Hıfzısıhha binası.

 

Aşılar, uygulandığında kişinin bağışıklık sistemini uyararak hastalıklara karşı savunma sağlayan biyolojik ürünlerdir. Aşı, ölü ya da zayıflatılmış hastalık etkeni ya da bu hastalık etkeninin bazı parçalarının koruyucu amaçla kişiye verilmesi işlemidir. Böylece önce kişinin savunma mekanizması harekete geçer, hastalık etkenini “düşman” olarak “hafızaya alır” ve sonra hastalık etkeni ile karşılaşıldığında savunma mekanizması “düşmanı” hatırlayarak bütün gücüyle vücudu savunur ve kişiyi hastalıktan korur.

Özellikle de çocukların hastalıklardan korunmasında en önemli koruyucu sağlık hizmetidir, aşı. Aşı programları başlamadan önce 1 yaşına gelmeden bin bebekten 150-200’ü ölürken, aşılama sistemleri sayesinde bu oran bugün binde 10’un altına inebilmiştir.

Öte yandan, DSÖ’ye göre, dünya üzerinde salgın hastalıkların yayılmasını ve ölümlerin azalmasını sağlayan iki uygulamadan birisidir aşı. Diğeri ise suyun dezenfeksiyonudur. Halk sağlığı açısından böylesine önemli bir koruyucu sağlık hizmetidir aşı. Üstelik böylesine etkili olan bugüne kadarki en ucuz koruyucu sağlık hizmetidir. (https://data.unicef.org/topic/child-health/immunization/)

Aşı uygulamasını böyle etkili kılan iki özellik önemlidir. Birisi doğrudan kişinin salgına karşı korunması, diğeri dolaylı olarak toplumun diğer bireylerinin hastalığa karşı korunması, dolayısıyla hastalığın kontrol edilebilir hale getirilmesidir. Ayrıca, yaygın aşılama sayesinde hastalıkları (kanser, bağışıklık sisteminin baskılandığı hastalıklar, ağır beslenme bozukluğu olan çocuklar gibi) veya durumları (gebelik, ulaşılamama gibi) nedeniyle aşılanamayan bireyler, böylece salgın hastalıktan korunmuş olurlar.

Elbette aşı yüzde yüz hastalıktan koruma sağlamaz. Toplumda aşı olduğu halde bağışıklık gelişmeyen kişiler de olacaktır (aşılananların % 1-%5 kadarı).

UNICEF verilerine göre bugün dünyada aşılama sayesinde 2-3 milyon çocuğun kızamık, ishal veya zatürreden ölümü önleniyor. Sadece kızamık aşısı bile 2000-2017 yılları arasında 21.1 milyon çocuğun kızamıktan ölümünü önlemiş durumda. Çocuk felcine karşı 2000 yılından beri 2.5 milyar çocuk aşılanmış ve bu sayede 2017’de dünya üzerinde sadece 22 çocuk felci vakası görülmüştür. Ancak hâlâ her yıl aşılanamadığından 1.5 milyon çocuk ölüyor. Beş yaş altındaki çocuk ölümlerinin % 30’unun nedeni aşılamayla önlenebilecek hastalıklar. (https://www.unicef.org/immunization/)

Tabiî, bu ölümler yoksul dünya ülkelerinde. Ve bir de emperyalizmin kurulu düzeni bozduğu Suriye, Irak, Afganistan, Somali gibi ülkelerde.

DSÖ, 2018 yılında yayımlanan “Günümüzde Aşılama ve Gelecek On yıl” (Immunization Today and The Next Decade) başlıklı raporunda başarılı aşılama için gerekli olan noktaları şöyle özetliyor:

“Etkin ulusal aşılama sistemleri sürekli kaynak ayırma, politik kararlılık ve kamu desteği gerektirir. Tüm ülkeler aşılama sistemlerini, kendi sağlık sistemlerinin merkezi olarak görmeli, tüm yurttaşlar aşılamayı temel bir insan hakkı olarak değerlendirmelidir. Bu eksik kaldığında, ülkeler, bölgeler ve tüm dünya daha sağlıksız, daha az güvenli ve daha az refah içinde olacaktır.” (Immunization Today and The Next Decade, 2018 Assessment Report of the Global Vaccine Action Plan. Geneva: World Health Organization; 2018 (WHO/IVB/18.11))

Görüldüğü gibi, rejim ne olursa olsun, aşılama gibi temel bir insan hakkı olan uygulama için kararlı bir politik duruş gereklidir. Ne var ki emperyalizm bu politik duruşu yarattığı kargaşalarla yok etmektedir. Dolayısıyla insanlık suçu işlemektedir.

Örneğin aynı raporda Suriye’ye bakalım

Şekil 4. Grafikte Doğu Akdeniz Bölgesi ülkelerinin 2010’dan bu yana aşılamadaki durumları gösteriliyor (Kaynak: Immunization Today and The Next Decade).

Grafikte, Suriye’de emperyalist saldırının aşılama sistemine olumsuz etkisi açıkça görülüyor. Aşılama oranı 2010’da ideale çok yakınken, emperyalist saldırı sonucunda keskin bir düşüş görülüyor. Ve ülke 2016’dan sonra yavaş da olsa toparlanmaya başlamış. Bu, Suriye halkına karşı yapılan ağır bir insanlık suçudur!

Raporda Doğu Akdeniz Bölgesine yönelik şunlar yazılıyor:

“Çatışmalar 2017’de dünyada pek çok bölgeyi etkiledi. Sivil çatışmalar, aşılama hizmetleri de dahil halk sağlığı altyapısını ciddi şekilde zayıflattı, aynı zamanda halkın toplu olarak yerinden edilmesi sadece söz konusu ülke için değil, komşu ülkeler için de zorluklar yarattı. Birleşmiş Miletler (BM), Suriye nüfusunun yarıdan fazlasının yerinden edildiğini, ülke içinde en az 6 milyon insanın yerinden olduğunu, 5 milyon insanın ise dışarıya göç ettiğini belirtiyor. Lübnan’da şu anda 2.2 milyon Suriyeli var ve bu Lübnan nüfusunun beşte birini oluşturuyor; Ürdün’de ise 1.2 milyon Suriyeli var. Küresel olarak BM 2017’de 68.5 milyon insanın savaş, terör ve zulüm nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldığını tahmin ediyor, ki bu toplam dünya nüfusunun yaklaşık % 1’ini oluşturuyor.

“Doğu Akdeniz Bölgesinde 2017’de 30 milyon insan yerinden oldu. Suriye’de hastanelerin yaklaşık % 60’ı kapandı, yıkıldı veya kısmen hizmet verir halde; Yemen’de hastanelerin % 50’si hizmet veremez durumda. Suriye’de sağlık çalışanlarının % 60’ı ya ülkeyi terk etti ya da öldürüldü. Bu şartlar altında, özveriyle çalışan sağlık personeli ve uluslararası kurumların desteği Suriye ve Yemen’de aşılama oranı konusunda önemli ilerlemeler kat edilmesini sağladı. Suriye’de difteri-boğmaca-tetanoz aşılama oranı % 6’dan % 48’e ulaştı, Yemen’de ise (verilerin güvenilirliği konusunda bazı kuşkular olmakla birlikte) % 68’e çıktı.” (Immunization Today and The Next Decade)

Emperyalizm, var olan sağlık sistemini tahrip ederek insanlık suçu işliyor. Tabiî bizim din bezirgânları da “Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” diyerek bu insanlık suçuna ortak oldular. Elbet hesap sorulacaktır.

Sonuç olarak, aşı en ucuz, en etkin halk sağlığı hizmetidir. Önemli hastalıklar için sistemli aşı programları şarttır. Hatta yasalarla zorunlu kılınmalıdır.

Aşıların sözde “zararlı” oluşuyla ilgili pek çok bilgi kirliliği ya da zırva varsa da, bunlara cevap vermek anlamsızdır veya gereksizdir.

Yazımızı yurtsever şairimiz Ceyhun Atuf Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” adlı şiiriyle bitirelim.

 Ben, gamlı, donuk kış güneşi,Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.Köyleri, yolları, dağı taşıIsıtıyor, avutuyordum. Bir köy gördüm tâ uzaktan,Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz, Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,Çocukları kızamuk döküyor,Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,Gelincikler arasından öyle masum bakıyor. Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,Bebekler ölüyor, ölümden habersiz. Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,Öldü… Yusuf’ların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,İkindiye doğru, evlerine vardım,Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü. Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,Ah, güllü Gülizar öldü,Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü. Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,Nasıl dönecektim aynı köye? İniyor ve karaltında örtüyordum,Bu çocukları, bu habersiz çocukları,Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.Bir şey demek için açılmıştı dudakları. Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerdenVarıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım. O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?Ben perişan, utanmış… bu köyün üstünde,Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?  Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan. Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığınBütün suçlarını kalbimde taşırım,Görerek ah, görerek, bilerek bir yığınKaranlık gündüzün üstünde yaşarım. Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köyeGücük ayda, kar örtülü bu ovada,Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,Gamlı ve perişan asılı duracağım havada. İkindiye doğru bırakıp kendimiBu küçük mezarların üstüne.Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne

 

Ceyhun Atuf Kansu