Site rengi

Tasarım

Böyle buyurdu Tayyip

08.09.2023
501
A+
A-

Mustafa Şahbaz

Böyle Buyurdu Tayyip[1]

Cumhuriyet Gazetesi 26.08.2023’te şu “haber”i veriyor:

“Son dakika… Memur zammı için kritik toplantı başladı

“Son dakika haberleri… Memur ve memur emeklilerini ilgilendiren 7. dönem Kamu Toplu Sözleşmesi görüşmelerinde Hakem Kurulu ilk toplantısı başladı. Kurulun verdiği karar kesin olacak ve karara itiraz edilemeyecek.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/son-dakika-memur-zamminda-hakem-kurulu-ilk-toplantisini-gerceklesti-2112730?utm_medium=ilgiliHaberler&utm_source=HaberDetay)

Haber kelimesini tırnak içine aldık. Çünkü Cumhuriyet Gazetesi’nin bile “Son dakika…” diyerek gazetecilerin önemli bir gelişmeyi, çok önemli bir olayı haber verirken kullandıkları bu ibareyi kullanması bizde bir gülümseme yarattı ister istemez. Ortada ne bir haber vardı ne de “son dakika…” diyerek duyurulacak önemli bir gelişme. “Haber”in devamında bunun niçin bir haber değerinin olmadığı hemen şu iki cümleyle dile getiriliyor: “Memur ve memur emeklilerini ilgilendiren 7. dönem Kamu Toplu Sözleşmesi görüşmelerinde Hakem Kurulu ilk toplantısı başladı. Kurulun verdiği karar kesin olacak ve karara itiraz edilemeyecek.”

Demek ki, Hakem Kurulu karar verecek ve bu da kesin karar olacak ve hiç kimse de bu karara itiraz edemeyecek.

Pekiyi, nedir bu Hakem Kurulu, kimlerden oluşuyor?

İşin en komik kısmını da bu oluşturuyor. Yine Cumhuriyet’in “Son dakika…” haberi anlatıyor:

“Başkanlığını Sayıştay Başkanı Metin Yener’in yaptığı kurul, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı Lutfihak Alpkan, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı İsmail İlhan Hatipoğlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Refik Tuzcuoğlu, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkan Yardımcısı İsa Atçeken, akademisyenler Prof. Dr. Fatih Uçan ve Prof. Dr. Fatih Yardımcıoğlu, Memur-Sen Genel Başkan yardımcıları Hüseyin Öztürk ve Soner Can Tufanoğlu, Türkiye Kamu-Sen Genel Başkan Yardımcısı Türkeş Güney ve KESK Genel Sekreteri Şenol Köksal’dan oluşuyor.”

Yani uzun sözün kısası: Bu kurul 11 kişiden oluşuyor. Ve sözüm ona “Kamu İşevereni”ni yani devleti temsil eden 7 kişi ile sendikaları ya da bir başka deyişle Kamu Çalışanlarını temsil eden 4 kişi oluşturuyor bu Hakem Kurulunu.

E, baştan Kamu Çalışanları zaten 7-4 mağlup. Bu maça çıkmanın bir anlamı var mı?..

Oysa Hakem ve Hakem Kurulu ne Demek?

TDK, 5 karşılık veriyor Hakem için. Bu 5 maddeye göre bir bakalım bizim “Hakem Kurulu”muza:

“1. Tarafların aralarındaki anlaşmazlığı çözmek için yetkili olarak seçtikleri ve üzerinde anlaştıkları kişi; yargıcı.”

Taraflar var mı?

Var…

Aralarında anlaşmazlık var mı?

Var…

Pekiyi bu taraflar “anlaşmazlığı çözmek için yetkili olarak” mı seçmiş “ve üzerinde anlaş”mış mı bu Hakem Kurulunun?

Hayır…

Bu 11 kişinin zaten 7’sini bizzat Tayyip’in atadığı kişiler oluşturuyor. Yani 7 “hakem”in tamamı damardan Tayyipçi, Tayyipgiller avanesinden.

Hani Ziya Paşa der ya:

Canan gide rindân dağıla mey ola rîzân

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde

Bugünün Türkçesiyle:

Sevgili gitse, rintler -âşıklar- dağılsa, şarap dökülse…

Böyle gecenin sabahından ne hayır umulur?

 

TDK’ye göre “Hakem” kelimesinin ikinci anlamı da şudur:

“2. Belirli bir konudan iyi anlayan kimse.”

Bu Hakem Heyetindeki 7 Tayyipçinin hangi konudan iyi anladığını bilmek zor olmasa gerektir: Tayyip’in buyruklarına harfiyen uymak onların en iyi bildikleri konudur, bütün Tayyipgiller avanesi gibi… Memur-Sen’i temsilen 2, Kamu-Sen’i temsilen 1 kişinin en iyi bildikleri konu ise tüm sarı sendikacıların çok iyi bildikleri konudur: Üyelerini satmak… Geriye KESK’i temsilen katılan 1 kişi… O da dostlar alışverişte görsün kabilinden orada bulunuversin ne olacak ki?..

TDK’nin üçüncü tanımı:

“3. Seçme ve karar verme yetkisi bulunan kimse.”

Burada bir seçim söz konusu değil… Zaten seçeceğini seçmiş Kaçak Saraylı Tayyip… Ama bu Kurulun “karar verme yetkisi bulun”uyor. Hem de bu karara hiç kimse itiraz edemiyor. (Bu itiraz meselesine sonra yine geleceğiz.)

Pekiyi bu yetkiyi, bu Hakem Kurulunun hangi yönde kullanacağına dair kimsenin bir şüphesi var mı? Yani bu kurulun kararının Kamu Çalışanları lehine olabileceğini uman bir fani var mıdır?..

Kararın ne olacağını anlamak için bu Hakem Kurulu denen ucubenin eski kararlarına bir göz atmak ne demek istediğimizi gözler önüne sermek için yeterli olacaktır:

 

Sözleşme

Dönemi

Hükümetin

Son Teklifi

Hakem Kurulu

Kararı

M.B. Enflasyon

Tahmini

Gerçekleşen

Enflasyon

2012 3,5 + 4 4 + 4 5,2 6,2
2013 3 + 3 3 + 3 5,0 7,4
2020 4 + 4 4 + 4 8,2 14,6
2021 3 + 3 3 + 3 5,4 36,1

 

Tablodan görüldüğü gibi, Hakem Kurulu önüne gelen uzlaşmazlıklarda hep hükümet, daha da doğrusu Tayyip, ne dediyse aynen onaylamış ve her seferinde enflasyonun altında kalmış bu artış oranı. Hele 2021 yılında hükümet (pardon Tayyip), 3+3 önermiş, Kurul da emrin olur diyerek aynen onaylamış ama enflasyon 36,1 olmuş. Tabiî söylemeye gerek yok bu enflasyon rakamları hep TÜİK’in gerçeklerden kopuk rakamlarıdır. (Bir pardon daha: Bu rakamlar aslında TÜİK’e ait değildir; Tayyip’in buyurduğu rakamlardır.)

Demek ki Hakem Kurulunda görev yapan üyeler, TÜİK ve tabiî hepsinin üstünde Tayyip, Kamu Çalışanlarını hep yoksullaştırmışlardır.

Uzlaşma sağlanan yıllarda da durum farklı değildir. Sarının sarısı Memur-Sen, Kamu Emekçilerini satmaktan başka ne işe yarar ya da bundan başka bir görevi mi var?..

TDK’nin 4’üncü tanımı sporla ilgilidir:

“4. Karşılaşmaları, yarışmaları kurallara uygun ve yansız olarak yöneten kimse.”

Yani hakem en azından yansız olmalıdır. Ama kararını da kurallara göre vermelidir. Yani enflasyonun yüzde yüzlerin çok üzerinde olduğu bir dönemde, bundan aşağıdaki bir rakamı zam oranı diye belirlememelidir.

Bizim kuruldan beklenebilir mi böyle bir karar?..

Allah yazdıysa bozsun… Tayyip çarpar vallahi.

TDK’nin 5’inci tanımı konumuzu ilgilendirmiyor:

“5. Akademik çalışmaları önceden denetleyen ve yayımlanıp yayımlanmamasına karar veren kimse.”

Geçelim…

TDK’nin Hakem Heyetiyle ilgili ve bizi ilgilendiren tanımı da şöyledir:

“Anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak, tarafları uzlaştırmak amacıyla oluşturulan kurul.”

Bu tanımda belirtilen ana noktalar da: “Anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak” ve “Tarafları uzlaştırmak”tır.

Ama yine bu kadar çetrefil yaklaşımlara gerek yoktur. Bu Kurulun tek bir görevi vardır: Kaçak Saray’dan gelecek buyruğu karara dönüştürmek. Gerisi lafügüzaftır.

Ve Beklenen Son

“Kamu İşveren Heyeti, 14 Ağustos’taki ilk teklifinde 2024’ün ilk altı ayında yüzde 14, ikinci altı ayında yüzde 9, 2025’in ilk altı ayında yüzde 6 ve ikinci altı ayında yüzde 5 zam teklif etmiş, 17 Ağustos’ta ise teklifini 2024’ün ilk altı ayında yüzde 15, ikinci altı ayında yüzde 10, 2025’in ilk altı ayında yüzde 6 ve ikinci altı ayında yüzde 5 şeklinde revize etmişti.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/memur-ve-memur-emeklisinin-zam-pazarliginda-hakem-kurulu-2-toplantisini-yapti-2113069?utm_medium=SliderHaber&utm_source=Anasayfa)

Pekiyi bu teklifler, Kamu Emekçileri Sendikaları tarafından kabul edilmeyince ve konu “Hakem Kurulu”na gidince ne oldu?

“Beşinci ve son toplantısında Hakem Kurulu, memur ve emeklilerin zam oranını netleştirmişti.

“Buna göre 2024’ün ilk altı ayında yüzde 15, ikinci altı ayında yüzde 10; 2025’in ilk altı ayında yüzde 6 ve ikinci altı ayında yüzde 5 zam yapılacak.

“Milyonları ilgilendiren karar AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlandı. Böylece yapılan zam oranı resmiyet kazandı.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/memur-zammi-karari-resmi-gazetede-2115341?utm_medium=ilgiliHaberler&utm_source=HaberDetay)

E, o zaman ne gerek vardı bu kadar tantanaya?

Gelelim İşin Asıl Püf Noktasına

Marks’ın söylemiyle, Horace’tan aktarımıyla; “De te fabula narratur.” Yani ey Türkiye Halkları, Kamu çalışanlarının hal-i pürmelalidir dile getirilen ama bu anlattığım senin de hikâyendir.

Bir ülkede 1 yılda yapılan üretimin parasal karşılığı olarak belirtilen toplam miktarına Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) denir. Yani Tarım Kesimi Üretimi + Sanayi Kesimi Üretimi + Hizmetler Kesimi Üretiminin TL ya da dolar biçiminde ifade edilen toplam tutarına GSYH denir. Tanımından da görüldüğü gibi tüm bu değeri yaratan o ülkenin emekçileridir.

E, o zaman bu değerlerin paylaşımına gelince, tüm bu değerlerin yaratıcısı olan emekçilerin her biri paylarına düşen kısmını almalılar öyle değil mi?

Ama içinde yaşadığımız düzen ne ilkel ne de modern Sosyalizm değildir. Kapitalist hatta Tekelci Kapitalist, bir diğer deyişle Emperyalist bir düzende yaşıyoruz. Su başlarını tutan haramilerin elinde memleket. Üretilen tüm değerlere önce el koyup sonra dağıtacak bir mekanizma olan Parababaları devleti var. Bu Parababaları devleti adına 21 yıldır ABD tarafından devşirilip iktidar koltuğuna taşınmış ve mafyatik bir suç örgütünden hiçbir farkı olmayan din derebeylerinin, Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcilerinin oluşturduğu Tayyipgiller iktidarı var. Onların vurduğu her vurgun emekçi halkımızın yarattığı değerlerden çalınır. Önce Tayyip ve şürekası, sonra müteahhit çeteleri, onların dolar ya da avro ödemeli ve hazine garantili vurgunları, ek olarak ABD enflasyonu kadar ek vurgunları lüplenecek.

İş bununla bitecek mi?

Hayır. Bir de yerli-yabancı Finans-Kapitalin vurgunu ödenecek, kâr ve faiz olarak. Yetmedi… Bir de büyük emlak ve toprak sahiplerinin rantı ödenecek… Yetmedi… Burası Türkiye, bir de Tefeci-Bezirgân Sermaye vurgununu vuracak; böylece tüm Türkiye’de sayıları 3000’i geçmeyen bu asalak güruh aslan payını alacak; geriye kalan da 85 milyon insanımızın 84 milyon 987 binine paylaştırılacak.

Rakamlara boğmadan kısa yoldan ve hiç abartmadan söylediğimiz bu felaket durum, güzelim ülkemizi halklarımız için cehenneme çevirmektedir.

İyi de bu kadar zulme 21’inci Yüzyıl’da halklar nasıl razı olur, denecek.

Cevabı basit: Öncelikle emekçi halk kesimler, mümkünse örgütsüz bırakılarak, mümkün değilse yukarıda örneklerini gördüğümüz gibi Memur-Sen gibi sendikalarda başı bağlanarak yani sonuç olarak yine örgütsüz bırakılarak… Bu da yetmez. Bir de Modern ve Antika silahların tamamı kullanılarak halk kafadan gayrimüsellah kılınarak (kafadan silahsızlandırılarak, zihin hasarına uğratılarak)…

Modern Parababalarının en büyük silahı, elinde bulundurduğu tüm yazılı ve görsel medyadır. Gün 24 saat, durup dinlenmeden yayın yapan bu medya kanallarının ortak özelliği, hepsinin beyin yıkama araçları oluşlarıdır. Haber kanallarından eğlence kanallarına, magazin kanallarına, spor kanallarına varıncaya kadar hepsi ya doğrudan ya da dolaylı olarak düzen propagandası yapar. En masum olanları bile, özellikle de gençlerimizi düşünmekten, araştırma yapmaktan alıkoyarak onların düzen muhalifi düşünceler, davranışlar geliştirmelerinin önünü tıkar. Bunun yanı sıra tüm eğitim, kültür kurumları da Finans-Kapital ideolojisini kafalara kazımak için çalışır. Tüm bu faaliyetlerin de tek bir amacı vardır; emperyalist âleme hayran olan, onlara sempati besleyen nesiller yaratmak. Tüm halkı Amerikanofil; bu olamıyorsa AB hayranı kılmaktır.

Finans-Kapital’in bu sonsuz gibi görünen olanakları bile Tefeci-Bezirgân Sermayenin silahları yanında çocuk oyuncağı kalır. Tefeci-Bezirgân Sermaye, bin yıllardan bu yana geliştirdiği beyin yıkama yöntemlerini ve örgüt biçimlerini kullanarak halklarımızı, celladını kurtarıcı sanacak hale getirir. En büyük silahı da din istismarıdır. “Allah’la aldat”arak insanlarımızın kafalarını yakmalarını sağlamakta öylesine becerilidir ki, değme Finans-Kapital medyasına, beyin törpüsü aydınlarına taş çıkartır. Halklarımızı bu dünyadan vazgeçirtir, öbür dünyada cennete girmekle muştular. Bu fani dünya göz açıp kapayana kadar gelip geçecek bir imtihan yeridir. Oysa öbür dünya sonsuzdur. Bu geçici dünyanın hevesine kapılanlar, öbür dünyanın nimetlerinden mahrum olurlar. Cennete girmek varken Cehenneme girer, sonsuza kader yanarlar.

Bakın adam sözü tâ nereden getiriyor?

1300 küsur yıl önce besbelli ki Tefeci-Bezirgân Sermaye erbabı tarafından uydurulmuş bir Hadise dayanarak diyor ki Cüppeli Ahmet nam fırıldak:

“Müslümanların fakirleri zenginlerinden yarım gün, yani beş yüz sene önce cennete gireceklerdir.”

Bu Hadisin uydurma olmadığının kanıtı da “din âlimleri” tarafından şöyle konuyor:

“Tirmizi bu hadis-i şerif hasendir, sahihdir demiştir.” Yani Tirmizi’ye göre bu hadis “sahih” (rivayet eden kişiye göre güvenilir) ya da en azından “hasen” (rivayet edenine göre sahihten bir derece aşağıda olan) hadistir. E… Öyle olunca yani Tirmizi hazretleri böyle buyurunca bu Hadisin söylediği şey gerçeğin tâ kendisi mi oluyor? Başkaca bir kanıt aramaya gerek kalmıyor mu?

Pekiyi kısa, özet anlatımıyla Tirmizi kimdir?

“Tirmizi, günümüzde Özbekistan’da bulunan Tirmiz şehrinin Buğ köyünde 824 yılında (Hz. Muhammed’in ölümünden 192 yıl sonra) doğdu. 9 Ekim 892’de yine Tirmiz’de öldü. 9’uncu Yüzyıl’da yaşamış Fars hadis bilgini. Kütüb-i Sitte denilen muteber altı hadis kitabından Sünen-i Tirmizi’nin yazarıdır. Kör olarak doğan ya da sonradan gözlerini kaybeden Tirmizî, ilköğrenimini bitirip 849 yılından sonra çalışmalarını hadis ilmi üzerinde yoğunlaştırdı.” (Vikipedi)

Hz. Muhammed’den 192 yıl sonra doğan Tirmizi söylemişse o Hadis “sahih” oluyor.

Yani bozacının (Cüppeli’nin) şahidi şıracı (Tirmizi)…

Ama “Allah’la aldatıcılara” göre böyle bir Hadis varsa ve bunun “sahih” olduğunu Tirmizi söylüyorsa artık bu konuda kafa yormaya gerek yoktur; yahu böyle bir şey gerçek olabilir mi, diye fikir yürütmenin yolu kapanmıştır. İnanıp iman edeceksin, o kadar…  Ve de boru değil, yoksulluğuna rıza gösterirsen zenginlerden 500 yıl önce Cennete gireceksin. Burada bir üfürük daha var: Bu güruha göre ahirette 1 gün, dünya günüyle 1000 yıldır. Dolayısıyla Cennete yarım gün önce girmenin dünya zamanıyla karşılığı 500 yıldır. İnan ve iman et… Sakın sorgulama. Bu nasıl olur, kim bunu ne zaman hesaplamış, gibi soruları sakın aklına getirme; dinden olursun.

Dinden olmanın sonucu ne?

Cennetten, hurilerden, sayısız nimetten mahrum kalırsın(!..) Daha da beteri Cehennemde yanarsın…

İyi de kafayı yakmayan biri bunlara inanır mı? Bu aşağılanmaya katlanır mı?

E, tarikatlar ne güne duruyor, gün 24 saat insanları zihin hasarına uğratmak için böyle hikâyeler anlatıyorlar, inanmış, temiz yürekli insanlarımıza.

Ama 1048-1131 yılları arasında (düz bir söyleyişle bundan 900 yıl önce) yaşamış ayık kafalı Ömer Hayyam ne diyor?

 

Bilmem, Tanrım, beni yaratırken neydi niyetin,

Bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin;

Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen

Bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin.

 

Oysaki zenginlik ya da yoksulluk konusunda İslam’a göre işin aslı nedir?

Hz. Muhammed, Müslümanlar arasında eşitliği savunur. Rızıkta bir olmayı, aynı düzeyde olmayı savunur. Örneğin Nahl Suresi 71’inci Ayet şöyle der:

“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?”

Hz. Muhammed bunu uygulayabilse Sosyalist bir düzen kurmuş olacaktı. Tabiî Tarihsel gerçeklik, toplumların içinde bulunduğu konak buna el vermedi. İnsanlığın içinden çıkageldiği ve hep Altın Çağ olarak andığı; hiçbir ayrıcalığın olmadığı, insanların gerçek anlamda eşit olduğu İlkel Komünal Topluma dönebilmek olanaksızdı. O yüzden “rızıkta eşitlik” Hz Muhammed’in hayali, arzusu olarak kalmaya mahkûmdu.

Ne zamana kadar?

Hiçbir insanı sömürmeye imkânı da, ihtiyacı da olmayan Proletaryanın doğuşuna kadar… Ve bu sınıfın ideolojisi olan Bilimsel Sosyalizmin kurucuları Marks-Engels Ustaların yolu aydınlatmalarına kadar… Ve Lenin Usta önderliğinde Sovyet Halklarının bu görevi başarmalarına kadar…

Sosyalizmin bugün yenilmiş görünmesi kimseyi aldatmasın. Bu yenilme, daha ileriye atılmak için tarihsel gelişimin zembereğinin kurulmasından ibarettir.

Takdir-i Tayyip

Her Şeyin Üstündedir

Yukarıda Hakem Kurulunun son sözü söyleyeceği ve bu karara itirazın mümkün olmayacağını aktarırken parantez içinde şöyle demiştik:

“Bu itiraz meselesine sonra yine geleceğiz.”

Şimdi buna gelelim.

Evet, bu Hakem Kurulu kararı kesindir ve hiç kimse bu karara itiraz edemez. Ama bir kişi istisna… Kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratabilme, okuyucunun dikkatini çekebilme, bir şüphe yaratabilme şansımız bile yoktur… Tabiî ki Tayyip.

Çünkü o her konuda son kararı verecek kişidir. Öylesine ki o karar vermeden, talimat vermeden hastane yangını söndürülemez.

O istemediği mahkeme kararına uymaz. Beğenmediği Anayasa Mahkemesi kararına saygı da duymaz, uymaz da.

İnfaz yasasında değişiklik yapar, uyuşturucu kaçaklarını, tecavüz suçlularını serbest bırakır; gazetecileri içeriye tıkar.

O emredince ya da mecbur kalıp Trump’a boyun eğince ABD casusu Rahip Brunson, Merkel bastırınca Alman Casusu gazeteci Deniz Yücel derhal tahliye edilir, “bağımsız mahkemelerimiz” tarafından.

O emreder, bir gecede Suudilerin yeşil alana kaçak inşa ettiği bina yasal hale geliverir.

O öyle uygun gördüğü için memurlara verilen seyyanen zam, emekli maaşlarına uygulanmaz vb. vb…

Bu Hakem Kurulu Kararına gelince:

Başta emekliler olmak üzere tüm ücretli kesimler, Parababaları devletinin uyguladığı en acımasız vergi demek olan enflasyonun pençesinde inlemektedir. O yüzden yılbaşı yaklaşırken (ki onu yerel seçimler yaklaşırken diye okumak gerekir) bir “baba” rolü takınarak ve “işçimizi, memurumuzu, emeklimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” demagojisiyle bir ek zam açıklaması yapacaktır, Tayyip. İtiraz edilemez Hakem Kurulu Kararı, Tayyip’in iki dudağı arasından dökülecek bir sözle yerle yeksan olacaktır. Çünkü kitlelerin oyunu almak gerekiyor, kitleleri oy davarına döndürerek yerel seçimleri kazanmak gerekiyor. Parababalarının ekonomik dengesi bozuluyormuş, hiç sorun değil. Halka verilenleri geri almaktan, o kaynakları tekrar Parababaları değirmenine akıtmaktan kolay ne var. Yani seçim sath-ı mailinde verilenlerin geri alınması konusunda da hazretin yeteneği tartışılamaz. 2013 Genel Seçimlerinden sonra yapılanları göz önüne getirmek onun bu halk düşmanı becerisini görmek için yeter de artar.

Kısacası: Tayyip’in yasalara, Anayasaya sığmaz Hükm-ü Karakuşî’lerini burada saymaya kalksak sayfalar yetmez. Onun yerine biz, Hükm-ü Karakuşî’nin sahibi Kadı Karakuş’u, Osman Aydoğan’ın anlatımıyla kısaca tanıtalım ve ona mal edilen kararlardan bir buket sunarak yazımızı sonlandıralım:

 

***

Hükm-ü Karakuşî

Şöyle bir tarihi bilgi rivayet edilir: Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden, vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş… Karakuşî, kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler de verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği hükümlere de “Hükm-ü Karakuşî” denirmiş. Günümüzde de gerçi genç hukukçularımız pek bilmezler ama eski hukukçularımız bilirler, mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara “Hükm-ü Karakuşî” derler…

Kadı Karakuşî’den Hükm-ü Karakuşî örnekleri:

 

Pişmiş ördek uçtu

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Rahmetli Süleyman Demirel’e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: “Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun”, demiş. Demirel de ülkenin durumu karşısında benim gibi Hükm-ü Karakuşî’yi hatırlayarak onun bir hikâyesini anlatmış.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in o zamanki ülkenin durumu hakkında anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var… Karakuşî kadı, fırıncıya:

“Ben bunu aldım” demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:

“Hani bizim ördek?”, Fırıncı boynunu büküp:

“Uçtu” deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış… Gayrimüslim de peşinde kovalıyor… Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, bu düşmeyle çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış… Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş… Ördeğin sahibi;

“Bu adam ördeğimi hiç etti” diye şikâyet etmiş.

Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş;

“Ne yaptın bu adamın ördeğini?”

Fırıncı;

“Uçtu” demiş.

Kadı, kara kaplı defterini açmış:

“Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar ‘uçar’ anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil”, diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:

“Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslim’in tek gözü çıkarıla…”

Davacı;

“Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?”, diye sorunca Karakuşî kadı;

“Şimdi’ demiş, “fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.” Tabiî gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş…

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı;

“Tamam” demiş, “karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak”. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş…

Kadı dönmüş Yahudi’ye;

“Senin şikâyetin nedir bre?” Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…

“Ne diyeyim kadı efendi” demiş, “hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !”?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek konuşmasını şöyle bitirmiş; “Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Ağnadın mı?”

(Bir parantez açalım: Demirel’in kendisi de bir Karakuşî’dir. Onun zamanında kanunsuz bir şekilde yapılan öğretmen tayinleri, daha doğrusu sürgünleri bile onu böyle anmaya yeter de artar. –M. Şahbaz)

 

Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış… Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış…

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur “Karakuş Kadı”ya gitmiş, halini göstermiş: “Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!” demiş.

Kadı da pek anlamamış: “Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?” diye sormuş. Adam da, “hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, “anlat bakalım!” demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; “Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım… Tamam hırsızlık suç ama cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!”

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: “Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!”

Ev sahibi şaşırmış: “Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?”

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; “Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!” demiş.

Kadı emretmiş: “Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!” demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: “Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!”

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: “Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!” Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: “Götürün bu herifi asın!”

Biraz sonra cellat gelmiş: “Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!”

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: “Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!”

 

Terzi ve avcı

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî’dir. Karakuşî terziye sorar: “Anlat bakalım, ne istiyorsun”. Terzi cevaben “efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin”. Karakuşî; “Avcının gözünü çıkartın” diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; “Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam”, der.

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: “Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.” (!)

 

O senden önce davrandı

Dayak yiyen bir genç Karakuşî’nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî’ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek; “işte beni döven budur”, der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, “dayak yiyen bendim”, diye feryat edince; Karakuşî gence; “o senden önce davrandı”, diye cevap verir.

 

Şahin

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Karakuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)

 

Suçlu

Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: “Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!” demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: “Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!”

***

[1] Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserinden esintiyle…