Halklar Yenilmez! Venezuela Halkı da Yenilmeyecektir!
Dr. Mustafa Şahbaz
Gazetemizin 2’nci sayfasında haberine yer verdiğimiz gibi, Halkın Kurtuluş Partisi, ABD Emperyalist Haydut Devletinin Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik saldırılarına karşı 1 Mart 2026 tarihinde İstanbul’da bir
dayanışma etkinliği gerçekleştirmişti. Venezuela ve Sosyalist Küba Cumhuriyeti’nin temsilcilerinin de katıldığı etkinlikte HKP Genel Başkan Yardımcısı
Dr. Mustafa Şahbaz’ın yaptığı konuşmayı yayımlıyoruz.
Katil ABD Sömürge Politikalarına Bütün Hızıyla Devam Ediyor
Av. Pınar Akbina Karaman: Evet şimdi sözü Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dr. Mustafa Şahbaz’a veriyoruz.
Alkışlar…
Dr. Mustafa Şahbaz:
Yoldaşlar Merhaba;
Hepinizi devrimci hislerimle saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Başta Konsolos Lisset Yoldaş olmak üzere, Kübalı Yoldaşlar olmak üzere, hepinize en içten selamlarımı iletiyorum.
Alkışlar…
Hatırlayacaksınız bu Trump seçim kampanyası sürdürürken MAGA diye bir proje koydu ortaya; İngilizcesi “Make Amerika Great Again”, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” ya da yapacağız. Şimdi bunun ne olduğu Venezuela olayıyla netçe açığa çıktı, İran olayıyla devam ediyor.
Demek ki Trump’ın söyleminden hareketle söylersek Amerika eskiden büyükmüş…
Ne sayede büyükmüş?
Sömürge politikaları sayesinde büyükmüş ve biraz gerilemiş. Dolayısıyla yeniden büyük yapacağız, sömürge politikalarına bütün hızıyla devam edeceğiz, demiş oluyor Trump. Onun tercümesi ancak budur, başka bir anlamı yok.
Arkadaşlar anlattılar; bununla yetiniyor mu?
Grönland’ı istiyor, Kanada’yı istiyor, Panama’yı istiyor, yani artık açık sömürgeciliğe geri dönmek sinyalleri veriyor.
Biliyoruz önce sömürgecilik vardı. Kapitalizmle birlikte dünyanın dört bucağı sömürgeler haline getirildi. Kapitalizm bakımından geri kalmış ülkeler işgal edildi, yönetimleri ele geçirildi. Bizzat valiler, özellikle de İngiliz Genel Valileri tarafından yönetildi ülkeler. İngiltere gibi küçücük denebilecek bir adadan çıkan kapitalizm, Hindistan gibi kıta büyüklüğünde bir ülkeyi yıllarca sömürge olarak elinde tuttu, tutabildi; üzerinde güneş batmayan bir sömürge imparatorluğu kurabildi.
Ama, tarihte hiçbir şey yerinde durmaz. Daha doğrusu diyalektik metodumuzun bize tekrar tekrar gösterdiği gibi; hiçbir şey değişmeden aynen kalamaz.
Dolayısıyla kapitalistler arası rekabet, kapitalistler arası mücadele emperyalizm çağında iki tane dünya savaşı yarattı. Daha doğrusu, Emperyalist Evren Savaşları, Paylaşım Savaşları yarattı. Bunların birincisinde, Birinci Emperyalist Evren Savaşının sonrasında Büyük Ekim Devrimi gerçekleşti. Dünyanın altıda biri Sosyalizme geçti. Hepimiz biliyoruz, özet geçiyorum. Ve şu denklem çıktı ortaya: Savaş Eşittir Sosyalizm.
Emperyalistlerin kendi çıkarları için çıkardıkları savaşın olduğu yerde kitleler, halklar kendi çıkarlarını savunan sosyalizme tercih koydular. Tüm emperyalistler Büyük Ekim Devrimi’ni yok etmek için Rus gericiliğinin gücü Beyaz Ordularla birlikte yıllarca yüklendiler devrime ama yenildiler.
Ekim Devrimi’nin dünyada yarattığı rüzgâr, emperyalistleri ne yapıp edip Ekim Devrimi’ni boğmak düşüncesine götürdü. Onun için (karşıymış gibi göründüklerine aldanmayalım) Hitler Faşizmini, Mussolini Faşizmini desteklediler.
Amaçları neydi?
Hitler’i Sovyetlere saldırtalım, Sovyetleri böylece yeryüzünden silelim, bir tehlike olmaktan çıkaralım.
Kapitalizmin (ya da emperyalizmin demek daha doğru) hakimiyetini bin yıl sürdürelim. Bu bizzat Hitler’in lafıdır; bin yıl boyunca sürecek bir faşist düzeni hayal etmiştir Hitler; tabiî onun nezdinde emperyalist alem.
Nitekim Hitler; 12’nci Yüzyıl’da Üçüncü Haçlı Seferi’nin lideri olan ve bu sefer sırasında Türkiye’de, Silifke yakınlarında Göksu nehrinde boğularak ölen Kutsal Roma İmparatoru Frederick Barbarossa’nın adından hareketle “Barbarossa Harekâtı” adını verdiği Sovyetler Birliği’ne saldırı harekâtını başlattıktan sonra; “vicdanımın üzerindeki büyük bir yükün kalktığını hissediyorum”, diyor. Yani ana amacım Sovyetleri yok etmekti ama ben başka işlerle uğraşmak zorunda kaldım, nihayet Sovyetlere saldırdım ve rahatladım, demek istiyor. (Bilindiği gibi İkinci Emperyalist Evren Savaşı 03 Eylül 1939’da; Barbarossa Harekatı ise 22 Haziran 1941 tarihinde yani aşağı yukarı iki yıl sonra başlar.)
Ama sonuç nedir?
Sonuçta, emperyalizm bir kez daha yenilmiştir. Stalingrad’da başlayan yenilgiyle yerle bir olan Alman Ordusu, Sovyet güçlerinin karşısında geri çekile çekile Berlin’e kadar gerilemiş ve Sovyetlere teslim olmuştur. Sonradan Amerika’nın, İngiltere’nin Normandiya Çıkarması yapması falan Sovyetleri durdurmak, Avrupa’nın tümden sosyalizme geçmesini engellemek amaçlıdır. Yoksa ondan önce defalarca Stalin; “ikinci cepheyi açın”, diyor ama onlar habire ertelemeci davranıyorlar.
Trump’a dönersek…
Yılmaz Özdil yazdı belki hepimiz okumuşuzdur. Dedesi genelevci adamın. Babası Ku Klux Klan üyesi. Bu Ku Klux Klan denen örgüt, maskeler takarak, kendilerini tanınmaz hale getirerek siyahi insan avcılığı yapan, siyahi insanları öldüren; kanun dışı, insanlık dışı, ahlâk dışı, hiçbir şekilde, hiçbir vicdan tarafından kabul edilemeyecek bir ırkçı akım. Ve tüm dünyada lanetlenmiş bir akım artık, Ku Klux Klan. Böyle bir soydan geliyor.
Kendisi farklı mı?
Kendisinde de dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, pornoya kadar her türlü pislik var. Epstein davalarıyla ortaya çıktı ki, sübyancılık-pedofili dahil her türlü hastalığı barındıran, megaloman, hasta ruhlu bir Parababasıdır bu Trump denen yaratık.
Böylesi bir adam dünyanın en güçlü devletinin başına geldi şu anda. Dolayısıyla dünyayı kan ve revan içinde bırakmak üzere davranışlar koyuyor.
Dahası var; bu adamın elinin altında nükleer silahları ateşleyebilmek için oluşturulmuş düğme var. Düşünebiliyor musunuz?
Yani nükleer bir savaşı başlatmak bile bu manyağın elinin altında duruyor. Öylesine karanlık günlere geldi dünya…
Beyaz Adamlar Latin Amerika Halklarına zorla Kapitalizmin sömürgesi olmayı dayattılar
Latin Amerika’ya gelirsek…
Biliyoruz “1492’de Amerika keşfedildi.” Batılıların söylemi bu. Ama Amerikalılar bakımından ülkeleri işgal edildi yani sömürgecilik başladı. Henüz Orta Barbarlık Konağını aşamamış, kardeşçe yaşayan, hiçbir sınıf ayrımı olmayan toplumlar birdenbire kapitalizmle karşılaştılar, kapitalizmin gücüyle karşılaştılar; topuyla tüfeğiyle karşılaştılar.
Hatta öylesine ki o zamana kadar Amerika Kıtasında at bilinmiyor, at yok. Bu “Fatih” denilen İspanyolcası “Conquistador” oluyor herhalde.
Lisset Margarita Hernandez Marquez: Conquistador
Dr. Mustafa Şahbaz: Conquistador. Yani Fatih bunlar sözde, fethe gelmişler. Atlarına binip savaşa girdiklerinde ya da gösteri yaptıklarında diyelim, yerli halklar bunları Tanrı sanıyorlar; atla kendisini bir bütün sanıyor, Tanrısal bir güç görüyor. Böylesine temiz, pürü pak, hiçbir sınıfsal hastalık, pislik uğramamış, bulaşmamış, sömürü nedir bilmeyen toplumlara, zorla kapitalizmin sömürgesi olmaları dayatılıyor. Daha doğrusu sömürgecilik geliştikçe kapitalizm, kapitalizm geliştikçe sömürgecilik derinleşiyor.
Öylesine ki mesela Küba örneğinden hareket edelim: Küba’da öylesine bir soykırım uygulanıyor ki yerli halktan tek bir kişi bile sağ kalmıyor. Şu anda Küba halkını temsil eden, Küba’yı oluşturan halk; beyazlar, melezler ve siyahilerden oluşuyor.
Siyahiler nereden geliyor, daha doğrusu getiriliyor?
Afrika’dan.
Basbayağı hayvan avlar gibi gidiyorlar, insanları avlıyorlar, köleleştiriyorlar getirip Amerikan pazarlarında, Amerika’da pazarlarda satıyorlar. Böylesine bir zulüm altına giriyor Latin Amerika.
İngiltere, daha çok kuzeyde sömürgeler kuruyor. Birleşik Amerika başta olmak üzere o zamanlar İngiltere’nin sömürgesi Kuzey Amerika. ABD, sonradan bağımsızlığını kazanıyor, giderek dünyanın şu anda hâkimi haline geliyor. Güneyde ise İspanya ile Portekiz’in sömürgeleri var.
Mesela; bir avuç diyebileceğimiz büyüklükteki bir Portekiz, nüfus bakımından da öyle küçük bir ülke, koca Brezilya’yı sömürgeleştirebiliyor. Latin Amerika’da şu anda Portekizce konuşan tek ülke Brezilya. Çünkü tarihsel olarak Portekiz’in sömürgesi. Diğer ülkeler İspanyolca konuşur bildiğimiz gibi. Yerel diller hariç tabiî, yerel dilleri de var her halkın.
Latin Amerika’da sömürgeciliğe karşı Sosyalist bilinç ortaya çıkıyor
Sömürgecilik böylesine acımasızca gelince bu tez ise, diyalektik olarak bunun antitezi olmak durumundadır.
Buna antitez olarak neler gelişiyor?
İsyanlar gelişiyor.
Bu isyanlar, bu antitezler giderek sosyalist bilince kayıyor ister istemez.
Dolayıyla; Tez: Sömürgecilik; Antitez: İsyan; Sentez: Sosyalizm oluyor.
Sosyalizm öncesinde bağımsızlık mücadeleleri oluyor Latin Amerika’da. Bir general olan Simon Bolivar, Latin Amerika’nın birliğini ve bağımsızlığını savunuyor, bunun mücadelesini veriyor. Şu anda Venezuela’nın, “Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti” adını kullanması da buradan geliyor, Bolivar’ın adından geliyor. Venezuela devrimcilerinin de amacı, özellikle Chavez’in açtığı bayrağın da amacı; Latin Amerika’nın yeniden Birliğini kurmak. Simon Bolivar, Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru, Panama ve Bolivya’yı bir araya getirip birleştirebilen bir lider.
Mesela Bolivya adı da yine Bolivar’dan geliyor tabiî.
Latin Amerikalıların söylediği bir söz vardır; “Zavallı Latin Amerika Tanrı’ya ne kadar uzak, Amerika’ya ne kadar yakınsın!”, ABD’ye daha doğrusu.
Venezuelalı ve Kübalı Yoldaşlar kusura bakmasınlar, karşılaştığımızda da söyledim; biz Amerika demeye alışmışız ABD için ama asıl Amerika orada yaşayan halkların ülkesi, gerçek Amerikalıların, Amerika yerlilerinin ülkesi. Onlar hep düzeltirler derler ki; “Kuzey Amerika” ya da “Amerika Birleşik Devletleri”; öyle dememiz gerekiyor. Demin yine dilim sürçtü “Amerika” demiş bulundum. Sözü tekrarlarsak;
“Zavallı Latin Amerika Tanrı’ya ne kadar uzak, ABD’ye ne kadar yakınsın!”, diye bir söz var.
Bu sözün anlamı şu: ABD, yine bildiğimiz gibi Latin Amerika’yı hep Arka Bahçesi beller. Orada bir uyanış, kendisinden bir kopuş, başka yönlere savruluş istemez. Sömürgesi değilse bile yarısömürgesi olarak hep kontrol altında olsun, kontrol içinde bulunsun ister. Ezcümle; Arka Bahçesi beller. O bakımdan da Latin Amerika’da bağımsızlıkçı hareketlerin oluşması, sosyalist hareketlerin oluşması Amerika’nın afakanlarını kaldırır. Ne yapıp edip bunları bastırmak yok etmek ister.
Demin Simon Bolivar’dan söz ettim, tabiî Latin Amerika’nın tek kahramanı Simon Bolivar değil. José Marti de bir diğer kahraman. Burada bütün kahramanların adlarını saymamız elbet mümkün değil. José Marti de Küba’nın sömürgecilikten kurtulması için İspanyollara karşı savaş veren bir düşünür, bir şair, bir militan. Nitekim İspanyol sömürgecilerine karşı verdiği bir savaşta ölerek, şehit olarak hayatını kaybediyor. O yüzden Küba’nın bir numaralı kahramanıdır, José Marti.
Latin Amerika’nın Ulusal Kahramanları
Nitekim biz Küba’ya gittiğimizde… bilmeyen arkadaşlar vardır; 2008 yılında Küba’ya bir haftalık bir ziyaretimiz oldu. Küba Komünist Partisinin davetiyle gittik. Orada gördük ki mesela, Fidel Castro Yoldaşın fotoğrafları var ama tek bir heykeli yoktu, yapmıyorlar. Ama José Marti’nin heykeli her yerde vardı. Ulusal kahramanları José Marti’ydi. Tabiî Fidel Castro, Che Guevara, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos, Juan Almeida Bosque vb.leri de artık kahramanları Küba’nın ama bu işi ilk başlatan, bağımsızlık meşalesini ilk yakan José Marti’dir.
Mesela bir anımdan hareket edeyim; 1971 yılında Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi Yurdunda ve Hukuk Yurdunda kaldık, Ayhan Arkadaş da hatırlayacaktır, o zamanlar iki yoldaşın adı, lakabı daha doğrusu Meksika Devrimcilerinin adıydı. Birinin adı Pancho Villa diğerinin Zapata’ydı yani Emiliano Zapata’nın adından gelme… Biliyorsunuz bu iki kahraman, 1910’lardaki Meksika devriminin kahramanlarıdır. Özellikle de Zapata, bir köy öğretmenidir; halka önderlik ediyor, diktatörlüğe karşı baş kaldırıyor, halka toprak dağıtmak istiyor ama bir pusuya düşürülerek kahpece öldürülüyor bildiğimiz gibi. İşte bu yoldaşlardan (bir süre aynı yurt odasını paylaştığımız) Pancho lakaplı Nail Karaçam, 25 Aralık 1970 tarihinde Fen Fakültesini faşist saldırılara karşı korumak için gittiğinde faşistlerin kurduğu hain bir tuzakla öldürüldü, şehit edildi. Bu vesileyle kendisini saygıyla anıyorum.
Yani gönlümüz böylesine Latin Amerika halklarından yana tâ eskiden beri. Latin Amerika devrimcilerine, hele hele Che’ye, Castro’ya hayranlığımız gençliğimizde hep en üst düzeydeydi. Hâlâ da öyledir tabiî. Elbette onların kahramanlıklarını her zaman takdir ediyoruz, saygıyla anıyoruz.
Alkışlar…
Latin Amerika’da ABD’nin sömürgecilik oyununu bozan Küba oldu
Latin Amerika’yı her zaman arka bahçesi ve dikensiz gül bahçesi durumunda görmek ister, dedik.
Bu oyunu bozan kim oldu, temelden bozan?
Dediğim gibi Latin Amerika’da isyanların haddi hesabı yoktur, saymaya kalksak zaten zamanımız yetmez, pratik bakımından da pek yararlı bir şey olmaz. Bu oyunu bozan Küba oldu. Küba’da 1959’da 1 Ocak’ta komünistler, sosyalistler iktidara geldi. ABD başlangıçta bu devrimin niteliğini tam anlayamadı. Ama sonradan Amerikan şirketlerine el konulmaya, devletleştirilmeye başlanınca Amerika neye çarptığını anladı. Ve 1962’den bu yana Küba’ya abluka uyguluyor, Küba’yı boğmak istiyor. Ama Sosyalist Kampın varlığında bu oyun tutmadı. Sovyetlerin büyük desteğiyle Küba dimdik ayakta durdu. Ve hiçbir şekilde Amerika’nın dişi Küba’ya geçmedi. Ama 1991’de ne yazık ki Sosyalist Kamp yıkıldı bildiğimiz gibi. Ondan sonrasında ise Küba Devrimi insanlığın umudu olarak, insanlığın geleceğini temsil ederek dimdik ayakta durdu bütün ablukaya, ABD’nin bütün sıkıştırmalarına rağmen. Öylesine ki ABD, Küba’ya ilacın bile girmesini engelliyor, ameliyat malzemesinin ülkeye girmesini bile engelliyor.
Yine Küba’yı ziyaret ettiğimizde yoldaşlar bizi bir kalp damar cerrahisi hastanesine götürdüler adını da Che’ye ithafen “Dr. Ernesto Guevara Kalp Hastalıkları Hastanesi” koymuşlar. Orada yoldaşlar bize istatistikler gösterdiler; yaptıkları ameliyatların sayıları var, cinsleri var. Belli yıllarda rakamlar çok düşük. Bize sunum yapan Doktor Yoldaşa sordum ben, niçin bu yıllarda bu ameliyat sayıları bu kadar düşük, diye. Ablukanın en sert uygulandığı, malzeme bulamadığımız yıllar onlar, dedi.
Düşünebiliyor muyuz arkadaşlar, ABD’nin zalimliğini?
Ameliyat malzemesinin girmesini, insanların ameliyat olmasını bile içine sindiremeyen bir insanlık dışı, ahlâk dışı emperyalist ülke ABD. O yüzden Che boşuna demiyor; “insan soyunun başdüşmanı” en büyük düşmanı diye.
Slogan: Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi!
Konumuz dışında kalıyor ama bir şey daha belirtip öyle geçeyim…
Bir de biliyorsunuz Kore Demokratik Cumhuriyeti var dimdik ayakta duran. Atom silahı dahil, balistik füzeleri olan, Amerika dahil bütün emperyalistleri vurabilecek güçte olan bir de Demokratik Kore Cumhuriyeti var. Halkımız genelde “Kuzey Kore” der ama “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti”dir resmi adı. O ve lideri Kim Jong-un da emperyalizme karşı dimdik ayakta duruyor. Onu da belirtip geçmiş olayım.
Bu oyunu Latin Amerika’da bozan ikinci bir ülke geldi: Venezuela.
Chavez Yoldaş iktidara geldi. Bu, sıradan bir iktidara geliş değildi. Chavez Yoldaş’ın zaten daha önceden, kendisi bir asker olduğu için, iktidarı ele almak için bir girişimi olmuştu; o girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ve Chavez Yoldaş; “bütün sorumluluk bende”, diyerek, başarısızlığı üstlenmişti ve hapse atılmıştı. Sonradan bir afla çıktı, mücadelesinin sonrasında iktidara geldi. Yanılmayayım, 1998’dir.
Ali Rıza Küçükosmanoğlu: 1999.
Dr. Mustafa Şahbaz: 98 Başkan.
Lisset Margarita Hernandez Marquez: 1998 Aralık’ında seçimler oluyor, tam sona denk geldiği için seçimler 1999’da da iktidarı alıyor evet. Çünkü 1998 Aralık’ı ile 1999 Şubat’ı arasında oldu. İkisini de katabiliriz, iki yılı da.
ABD, petrolsüz bırakarak Küba’yı boğmak istiyor
Dr. Mustafa Şahbaz: Evet… ABD o güne kadar Küba’yı öylesine bir abluka altında tutuyordu ki, petrol girişini bile engelliyordu. Dolayısıyla bugün de aynı şeyi yapıyor biliyoruz, aynı şeyi tekrarlıyor. Petrol, yakıt olmayınca ulaşım olmuyor, elektrik üretilemiyor, elektrik olmayınca okullar, hastaneler çalışamaz hale geliyor malum. Şu anda da aynı ablukayı sıkılaştırarak devam ettiriyor bildiğimiz gibi. Ama Chavez’in iktidara gelmesiyle Venezuela bu oyunu da bozuyor.
Nitekim hep anılarla örtüşüyor ama 2008 yılında Küba’ya gittiğimizde Cienfuegos şehrinde Venezuela’nın bizzat kendisinin finanse ettiği Sovyetler’den kalma bir rafineri yeniden modernize edilerek kurulmuştu: Camilo Cienfuegos Rafinerisi (Refinería de Petróleo Camilo Cienfuegos). Kübalı Yoldaşlar bize bu rafineriyi de gezdirmişlerdi gururla. Böylece Küba’nın petrol sorunu çözülmüştü. Yakın zamana kadar da herhangi bir sorunu yoktu.
O yüzden ABD’nin ilk saldırdığı nokta ne oluyor, Küba’ya saldırırken?
Petrolün kısılması oluyor.
Petrolü kısarak Küba’yı boğmak istiyor. Yani oyunda, emperyalizm halklara düşmanlığının niteliğinde bir değişiklik yok, aynı şey. Bir manyağın tutumundan dolayı belki daha bir yoğunlaşma var ama Amerika Küba’ya düşmanlığını, Venezuela’ya düşmanlığını hiçbir zaman bırakmış değil.
ABD. Bolivarcı Venezuela’ya da başından beri düşman
ABD’nin Venezuela’ya bu düşmanca davranışı da ilk değil. Biliyoruz 11 Nisan 2002’de bir darbe girişiminde bulunuldu Chavez Yoldaş’a karşı. Ve Chavez Yoldaş üç günlüğüne esir alındı, bir adaya götürüldü.
İzinlerinize sığınarak biraz şu kitaptan okuyacağım, çok kısa bir bölüm okuyacağım “Ölümsüz Devrimci Chavez’li Günlerden” kitabından.
Slogan: Chavez Yoldaş Ölümsüzdür!
Raul Jose Betancourt Seeland Yoldaş, biliyorsunuz önceki Büyükelçi, bizzat onun anlatımından olayların kısa bir özetini okuyacağım:
“Başkan Chavez Orchila askeri üssünde tutuklu bulunduğu sürede vakit geçirmeye çalışıyordu, bir şekilde dakikaları sayıyordu. Bir şekilde kendisine ulaşan bir bilgi yoktu.
“Bir parça kâğıt buldu (birazdan o kâğıdı size okuyacağım) ve üstüne bir şeyler karaladı:
“Triamo. 13 Nisan 2002.
“Saat öğleden sonra 02.45.
“Venezuela Halkına ya da her kim ilgilenirse.
“Ben Hugo Chavez Frias.
“Venezuelalı.
“Venezuela Bolivar Cumhuriyeti Devlet Başkanı.
“Bununla Venezuela Halkının bana vermiş olduğu yasal yetkiden istifa etmediğimi açıklıyorum.
“Sonsuza dek.
“Hugo Chavez Frias.
“İmza.”
Şimdi şöyle de bir olay gelişiyor; bunu orada bulduğu herhangi bir kâğıda yazıyor, ilgilerini çekmesin diye de buruşturuyor, bir askerin kendisini izlediğini biliyor; götürüp çöpe atıyor. O kâğıdı çöpten alıyor asker, gerekli yerlere ulaştırıyor.
Chavez’in istifa etmediği, görevinin başında olduğu Venezuela halkına ulaştırılınca hem Venezuela halkı hem de ordu içindeki gençlik özellikle yüzbaşıların başını çektiği genç hareket, devrime sahip çıkıyor ve bu gerici emperyalist oyun bozuluyor.
Alkışlar…
Bu üç gün içinde yerine bir Parababasını iktidara getiriyorlar sözde Pedro?
Lisset Margarita Hernandez Marquez: Pedro Carmona
Dr. Mustafa Şahbaz: Carmona. Ama onun Venezuelalılar’da karşılığı “Kısa Pedro” çünkü üç gün iktidarda kalıyor ya…
Lisset Margarita Hernandez Marquez: Pedro el breve…
Dr. Mustafa Şahbaz: Kısa Pedro. Böylece emperyalist oyun bozuluyor, Venezuela halkı yeniden Chavez’ın etrafında, yeniden dedimse zaten Chavez’in etrafında kenetli, o kenetlenme daha da güçleniyor. Peki Amerika’nın Chaviszm’e (Chavismo’ya) ya da Chavez Hareketine…
Dinleyiciler düzeltiyor: ABD’nin.
Dr. Mustafa Şahbaz: ABD’nin, tahammül edemeyişi nereden kaynaklanıyor?
Birincisi; bağımsızlık isteğinden. Chavez, Venezuela Halkını eski sömürgeci ABD’nin ve yerli Parababalarının sömürgesi olmaktan kurtarıyor. Bildiğiniz gibi o güne kadar Amerikan petrol şirketleri yerli işbirlikçilerle birlikte dünyanın en zengin petrol ülkesi olan Venezuela’da petrolü gönüllerince sömürüyorlar.
Chavez’in yaptığı ilk işlerden biri de nedir?
Petrolü millileştiriyor. ABD’nin sömürüsünden kurtarıyor, halkın emrine veriyor gelirlerini. “Birinci günahı” bu.
Bu bağımsızlıkçı hareketlerinin yanı sıra bir de Sosyalizmi inşa etmek istiyor.
Sayfaları çevirdiğime bakmayın çok kısa şeyler okuyacağım…
Şimdi yine aynı etkinlikten, bu kitap tek etkinliğin kitabı değil. O darbe (11 Nisan 2002 Darbesi) sonrası Venezuela ile yaptığımız dayanışmalar gereği Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de, Bursa’da, Konya’da, İskenderun’da eylemler yaptık Raul Jose Betancourt Seeland Yoldaş’ın katılımlarıyla hep. Onların, oradaki konferansların derlenmiş halidir bu kitap. Bu eylemlerimize hep Küba Büyükelçisi Abascal Yoldaş da bizzat katılmıştır. Zaten kitabın üzerinde de ismi var.
Alkışlar…
O konferansların birinde Genel Başkanımızın çok kısa bir şekilde, değerlendirmesi uzun da ben kısa bir bölümünü aktaracağım:
“Venezuela’da devrimden önce halkın ve Parababalarının durumu…” başlık bu.
“Yoldaşlarım uzun uzun açıkladılar,” kendisinden önce Abascal Yoldaş ve Raul Yoldaş konuşmuştu onun için diyor bunu. “Venezuela’da Bolivarcı Devrim’in nasıl yapıldığını ve Venezuela Halkına ve dünya halklarına neler kazandırdığını.
“Birkaç cümleyle ben de özetlersem: Venezuela, dünyanın 5’inci büyük petrol rezervine sahip ülkesi, yoldaşlar. Petrol fiyatlarının 146 dolara tırmandığı dönemlerde, yıllık petrol geliri 100 milyar doları aşmıştı, sadece petrol geliri…
“Yoldaşlarımız söz ettiler ve yurtsever, namuslu aydın Banu Avar da biraz önce izlediğimiz belgeselinde bahsetti, elmas ve başka değerli madenlere de sahip Venezuela, oradan da geliri var.”
Bütün bunlar eskiden kime çalışıyordu?
ABD Emperyalizmine.
Bunların hepsi millileştirildi.
Devam edersem;
“(…) Yine coğrafi olarak da, izlediğimiz belgeselde de gördük, cennet gibi bir ülke Venezuela. Yani böylesine zengin doğal coğrafyaya sahip bir ülke… (Yine benim bir belgeselde izlediğime göre; dünya tatlı su kaynaklarının altıda biri Venezuela’da. -M. Şahbaz) Ama ülkenin o zamanlar aşağı yukarı 20 milyon nüfusu vardı ve Banu Avar’ın belgeselinde de çok açık görüldüğü gibi, sınıflar arasında korkunç bir uçurum vardı. Öyle ki, başkent Caracas’ta bile, Parababalarının semti dikenli tellerle çevrili. Gökdelenler ve lüks villalarla dolu. Halkın yaşadığı Bariolarla, yani bizim gecekondu semtleri benzeri yerlerle, zenginlerin yaşadığı kesimi böyle şato duvarı gibi aşılmaz duvarlar ve dikenli teller keskin bir şekilde ayırır birbirinden.
“Ve bir diğer enteresan nokta, yoldaşlar, (buraya dikkatinizi çekmek istiyorum -M. Şahbaz) başkent Caracas’ta hiçbir kuş bulamazsınız. Kuş yaşamaz. En azından o yıllarda yaşamıyordu bizim bildiğimiz kadarıyla.
“Niye?
“Çünkü o Parababaları, sömürgen alçaklar, duvarlar üzerine çektikleri dikenli tellere, bir de elektrik veriyorlardı. Ve bu elektrik tellerine konan kuşlar cereyana çarpılıp, sürekli hayatlarını kaybediyordu. Bunun sonucu başkentte kuş nesli kurumuştu.” (Ölümsüz Devrimci Chavez’li Günlerden, s. 51)
Petrol ve doğal kaynaklar bakımından çok zengin olan Venezuela’da
Chavez’den önce halk fakrü zaruret içindeydi
Yani, Parababaları ve halk öylesine birbirine zıt kutuplara ayrılmıştı ki bir tarafta her türlü imkânı paylaşan Parababaları ki Genel Başkan da ileriki sayfalarda anlatıyor; özellikle iki tane ya da üç tane AVM’de her türlü eğlenceyle zevkle yaşıyorlar. Bizim buradaki AVM’lere de benzemiyor bir hayat tarzı sunan çok daha büyük AVM’ler. Öbür tarafta halk, Bariolarda, gecekondu semtlerinde yokluk içinde sürünüyor.
Böylesi bir ülkeyi devralıyor Chavez Yoldaş. Ve sosyalist programlar uygulamaya başlıyor, bunları da “Misyonlar” diye isimlendiriyor kendisi.
Sağlık alanında, eğitim alanında, barınma alanında, halkı ilgilendiren her alanda, kadınlara yönelik alanlarda sosyalist uygulamalarda bulunuyor.
Mesela; Küba’nın yine doktorlarının yardımıyla “Mucize Misyonu” hayata geçiriliyor. Göz sorunu olan bütün insanların sorunları hallediliyor, göz ameliyatları yapılıyor. Ve eğitim alanında kısa bir sürede tüm Venezuela okuryazar hale getiriliyor. Ve UNESCO bunu onaylıyor yani okuryazar bir ülke olduğunu, Küba’dan sonra Latin Amerika’da ikinci ülke olduğunu bizzat UNESCO da onaylıyor.
Böylesine başarılar elde ediyor. Tabiî halkın gönlünü fethediyor. Halk giderek sosyalizmin nimetlerini görüyor, alışıyor. Bu Amerika’nın afakanlarını kaldırıyor tabiî böyle bir örneğe tahammül etmesi mümkün değil.
O ne ister?
Bütün bu kaynakları gönlünce sömürebilsin ve halklar da buna katlansınlar ister.
Hani Ahmet Arif’in bir dizesi vardır:
“Budur katlimize vacip suçumuz”, diye.
İşte Venezuela’ya Amerika’nın bu kadar düşman olması, bu kadar saldırgan davranmasının sebebi bunlar.
Katil ABD, hiçbir uluslararası hukuk ya da ahlâk kuralı tanımıyor
Şimdi bir saldırıyla yüzü aşkın insanı katlederek, bir ülkenin, bağımsız bir ülkenin dokunulmaz olan, uluslararası anlaşmalara göre dokunulmaz olan Devlet Başkanını derdest edip götürdü eşiyle birlikte. Bu tamamen bir korsanlık, ahlâksızlık.
Zaten ne diyor kendisi de?
“Ben kanun tanımam, ben ahlâk tanımam, ben ahlâk olarak kendi ahlâkımı tanırım”, diyor. “Beni ancak o bağlar”, diyor. Trump’ın bizzat kendi sözü bu.
Kendi ahlâkını da gördük zaten.
Bu adamın ahlâkından ne olur?
Ahlâksızlık olur. Bundan bir ahlâk çıkmaz.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar ne ederlerse etsinler, sosyalist devrimin halka verdiklerini yok edemezler. Nitekim o kısa dönemde, üç günlük iktidarlarında bile, Kısa Pedro zamanında bile; “Chavez’in getirdiği bu misyonları kaldıracağız”, diyemediler. Tersine güçlendireceğiz gibi vaatlerde bulunmak ihtiyacı duydular. Halkın onlarla bütünleştiğini biliyorlardı çünkü.
Şimdi de gene o aynı kazanımları yok etmek istiyorlar. Ama bunları bir halkın hafızasından kaldırmak, belleğinden yok etmek mümkün değil. Bir kere macun sıkıldı, tüpünden çıktı bir kere… bunun geri dönüşü olmaz.
Devletler çapında Amerika büyük baskılar uygulayabilir, Venezuela’yı büyük açmazlara sokabilir, oradaki yoldaşlarımız da çok sıkıntılı durumlar yaşayabilirler. Hatta bir karşı devrimle diyelim ki bir erken seçimle alaşağı da edilebilirler. Ama umutsuzluğa yer yok, halka güvenmek lazım, halk bu nimetleri yaşadı, halk devrime sahip çıkacaktır, halk Chavez Düşüncesine, Chavez Hareketine sahip çıkacaktır, bundan geri dönüş olmaz.
Ve aslında yoldaşların yapması gereken alanlara inmekti, halkla birlikte devrimci bir kalkışma yapmaktı, bu bir eksiklik olarak görülebilir.
Venezuela’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde devrimci iktidarlar
Marksizm-Leninizmi tam anlamıyla uygulamadılar
Bir diğer nokta sadece Venezuela değil, sosyalist hareketler, biliyorsunuz özellikle (Chavez’in bir üçüncü günahı da diyelim buna ABD Emperyalizminin nezdinde) Venezuela’yı örnek alan bir sürü sosyalist iktidarlar oldu. Şili’de iktidara geldiler, Peru’da iktidara geldiler, Brezilya’da iktidara geldiler ama geldikleri gibi kimileri de gittiler ne yazık ki.
Bunun kaynağı nedir?
Halk sosyalizmi istiyor, o kadroları iktidara taşıyor, ama o iktidarlar Marksizmin-Leninizmin gereklerini yerine getirmiyorlar.
Nedir o?
Proletarya Diktatörlüğünü uygulamıyorlar.
Oysa ki Lenin açık, netçe koyuyor ki; her demokrasi bir diktatörlüktür. Hangi sınıfın diktatörlüğü olduğuna bakılacak.
Demokratik burjuva devletlerinin hepsi burjuvazinin diktatörlüğüdür. İşçi Sınıfı üzerindeki diktatörlüğü, halkın üzerindeki diktatörlüğüdür. Bütün devletler, bütün iktidarlar diktatörlüktür; bir sınıfın, hâkim sınıfın diktatörlüğüdür.
Bunun tek istinası vardır o da Proletarya Diktatörlüğüdür. Proletarya Diktatörlüğü tam tersine İşçi Sınıfının, halk önderi İşçi Sınıfının halkı da arkasına alarak Parababaları üzerindeki tahakkümüdür, diktatörlüğüdür. Onları yok etmek üzere, onların düzenini yok etmek üzere, sosyalist bir düzen kurmak üzere uyguladığı diktatörlüktür. Bu yüzden tarihteki tek meşru diktatörlüktür ve özünde en geniş demokrasidir.
İşte Latin Amerikalı yoldaşlar, iktidara gelseler de böyle bir radikal davranışa girmedikleri için seçimle gelip, seçimle gidebildiler. Bunu da parantez içinde belirtmiş olalım.
Dünyadaki en güçlü silah insandır
Ama biz sosyalistlerin, komünistlerin bir kuralı vardır, bir düşüncesi, bir bakışı, hayata bakışı vardır; makinalar olabilir, silahlar olabilir, otom silahları bile olabilir, ABD çok güçlü olabilir, çok güçlü saldırabilir, ama DÜNYADAKİ EN GÜÇLÜ SİLAH İNSANDIR.
Alkışlar…
Slogan: Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez!
Örnek mi isteniyor?
Vietnam.
Amerika bütün gücüyle, bütün silahlarıyla, 600 bin kişilik ordu yığarak savaştı Vietnam’da. Sivil insanları acımasızca katletti. Örneğin 16 Mart 1968’de ABD askerleri My Lai adlı bir köyde 504 sivil-köylü insanı; erkek kadın, yaşlı genç, çocuk büyük demeden canice öldürdü. Kullanılması uluslararası kararlarla yasak olan Napalm Bombalarıyla sivil halkı bombaladı. Öylesine insanlık dışı bir savaş yürüttü ki, Vietkong Gerillaları ormanda gizleniyorlar, göremiyoruz diye, ormanların üzerine kimyasal maddeler bıraktı; yaprakları dökülsün de biz gerillaları görebilelim, diye. Hatta o zamanki ABD Devlet Başkanı Nixon; Vietnam’a Nötron Bombası atabiliriz, diye tehdit bile savurmuştu. Öylesine kimyasallar, öylesine radyoaktivite kullandı ki, yıllar yılıdır Vietnam hâlâ kendine gelebilmiş değil; hâlâ sakat doğumlar oluyor, hâlâ kirlenmiş topraklar yeterince temizlenebilmiş değil.
Ama sonuç nedir?
Sonuç: ABD; yüzde yüz, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Küba’da yenildi.
Alkışlar…
Dinleyiciler: Vietnam’da…
Dr. Mustafa Şahbaz: Vietnam’da yenildi. Küba’da da yenildi!.. Küba’da da yenildi!..
Alkışlar…
Madem yeri geldi; Küba’da da yenildi! Domuzlar Körfezi Çıkarması yaptı 1961’de. Ve orada yerle bir oldu oraya çıkan gericiler, teslim olmaktan başka çareleri kalmadı. Dilim sürçtü ama doğruyu söyledim, Küba’da da yenildi!..
Alkışlar…
Slogan: Viva Küba Viva Socialismo!
Irak’ta çok bedavadan bir zafer kazanıncaya kadar Amerikan Ordusunun korkulu rüyasıydı; Vietnam Sendromu. Amerikan askeri artık Vietnam’da yediği sopadan dolayı savaşamaz durumdaydı. Moral olarak sıfır durumundaydı. Hatta Irak’ta bile savaştırdıkları insanlar daha çok Latin Amerikan uluslarından para karşılığı derlenmiş, paralı askerlerdi. Yani Coniler orada da savaşamadılar. Ama bedava bir zafer kazanınca biraz moralize oldular. Ama Vietnam Sendromu hâlâ işliyor.
“Ya İstiklal! Ya Ölüm!” şiarıyla Emperyalistleri Kurtuluş Savaşımızda
ilk olarak biz yenilgiye uğrattık
İşi şuraya bağlamak istiyorum; Venezuela Halkı da her halk gibi, yenilmezdir. Hiçbir halk yenilemez. Bunun en belli başlı örneklerinden biri de kendi yurdumuzdur. Bizim yurdumuzda yedi düvel, Amerika’nın da içinde bulunduğu yedi emperyalist ülke paramparça etmişti Sevr Antlaşmasıyla ülkemizi.
Ama sonuçta ne oldu?
“Ya İstiklal Ya Ölüm!” ya da Kübalı Yoldaşların deyimiyle; “Patria o Muerte!” diyen Kuvayimilliyeciler, emperyalistleri geldikleri gibi gönderdiler.
Ama işte Türkiye’de sosyal kurtuluş başarılamadığı için, hâkim sınıflar ortadan kaldırılamadığı için yeniden emperyalizm 1950’den itibaren Türkiye’nin içine geldi, girdi. ABD Emperyalizmi şu anda Türkiye’yi A’dan Z’ye yönetiyor. Tayyipgiller onların elinde birer kukla. İktidar gibi göründüklerine aldanmayalım. Onlar Trump ne derse onu yapmak zorunda olan kuklalardan ibaret. Nitekim adam açık, net söyledi; gelecekler biz de onlara “Meşruiyet” vereceğiz, dedi.
Meşruiyetin anlamı ne?
İktidarda kalmaya devam edin diye onlara destek vereceğiz. Eğer bizim istediklerimizi yapmazlarsa bir günde yerlerinden ediveririz. Bunu demek istedi.
Bunu bizzat Suudi Arabistan’da da söyledi Trump; bizim sayemizde duruyorsunuz iktidarda, biz desteğimizi çeksek bir hafta bile iktidarda duramazsınız, dedi. Bu blöfü, blöf de değil yani bu tehdidi yaptıktan sonra yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşması yapıp Amerika’ya döndü. Böylesine kukla bu Ortadoğu’daki devletlerin yöneticileri, ne yazık ki.
Ama nasıl ki Türkiye’de halkları yenememişlerse, antiemperyalist mücadelemiz zaferle sonuçlanmışsa, Küba’da nasıl yenilmişlerse, Vietnam’da nasıl yenilmişlerse, Venezuela’da da yenilecekler. Bu iki kere iki dört.
Alkışlar…
Slogan: Emperyalistler İşbirlikçiler Geldikleri Gibi Gidecekler!
Alkışlar…
Venezuela Halkı teslim olmayacaktır
Sözlerimi izlediğim bir filmden bir anekdotla bitirmek istiyorum:
“Yanan Ada” diye Türkiye’de gösterildi galiba. İngilizcesiyle “Burn”; başrolünü Marlon Brando’nun oynadığı bir filmdi. Orada Marlon Brando bir İngiliz ajanını oynuyor. Adaya çıkıyor. Adaya gelmesinden amaç; ada bir İngiliz sömürgesi değil, isim verilmese de İspanya veya Portekiz sömürgesi. Onu İngiliz sömürgesine dönüştürmek istiyor. Daha inerken, gemiden inerken bir hamalın yüzünde bir nefret, bir hınç görüyor. Adamımı buldum, diyor. Onu örgütlüyor, filmin ikinci baş kahramanı, siyahi bir kişi. Onu örgütlüyor, onun liderliğinde bir isyan başlatıyor sömürgeciliğe karşı. Ve o isyan başarıyla sonuçlanıyor. O kişi iktidara geliyor, ama bu İngiliz ajanı da danışman olarak hep yanında duruyor. İktidara geldikten sonra ülkesini bağımsız kılmak, ekonomik bakımında güçlendirmek için sömürgeci girişimlerini ortadan kaldırmak istiyor ve İngiliz sömürgesi olmayı kabul etmiyor. Bunun üzerine bu kez ona karşı bir örgütlenme sağlıyor o İngiliz ajan. Ve iktidardan devrilmesine sebep oluyor. Dağlara çıkıyorlar, gerilla mücadelesi başlatıyorlar. Ve başarılı oluyorlar; bir türlü yenemiyor İngilizler bu hareketi. Onun üzerine köylüler desteklediği sürece biz bunu yenemeyiz, diyorlar. Halk destekliyor çünkü. Ve adayı yakıyorlar. Bildiğimiz anlamda yakıyorlar tek bir ağaç kalmamacasına. Yani hem köylüler onlara yardım edecek gıda vs. bulamasınlar diye hem de gerillalar açığa çıksın diye. Ve sonunda yakalıyorlar bu lideri, hapse atıyorlar. İdam edilecek görünüş o. İngiliz ajan geliyor diyor ki; ben seni kurtarabilirim, ülkenin dışına götürebilirim, ister misin, diyor. İngiliz bunu istiyorsa bunda halkımın aleyhine bir durum vardır, istemem ben bunu, diyor.
Alkışlar…
Ve şunu söylüyor; evet adamı yaktınız, ülkemi yaktınız, ormanlarımı yaktınız ama bir kuytuda mutlaka bir avuç çimen kalmıştır. Yeniden yeşerecek, ülkem yeniden yeşerecek, ülkem yeniden ayağa kalkacak, ülkemi teslim alamazsınız, diyor.
Aynı şekilde, en büyük silah insandır diyorum. Venezuela Halkı da teslim olmayacaktır diyorum. Saygılar sunuyorum.

