Hikmet Kıvılcımlı – Amerika Nasıl Kalkındı? Şu Amerikan Profesörleri[1]

07.11.2021
A+
A-

Kimi sol yazarlar şikâyet ettiler: Amerikan İstihbarat Teşkilatı Türk okurlarını kandırmak için sürüyle broşürler basıp bedava dağıtıyormuş. O broşürlerden elimize geçenlerden anladık; kimseyi “kandırmaları” şöyle dursun… Amerikan bilim adamlarının sosyal seviyelerini bize geri alınamazca açıkladıkları için ilginç bile bulduk.

Şaştığımız yan şurası: Broşürler Türkçe ve besbelli Türkiye’de çıktıkları halde, Kapitülasyonlar çağında “Hâriç-ez memleket: Exterritorialité”[2] imtiyazlılığı taşıyorlar; Türkiye kanunlarını çiğniyorlar. Türk kanunları her kitabın üzerinde dizildiği, basıldığı matbaa ve tarih olmazsa onu suç sayar. Ayrıca kitapların üzerinde bir fiyat da yazılmamış, bedava dağıtılıyorlar. O zaman reklam yayını sayılırlar; kanunca üzerlerinde damga pulu bulunmalıdır. Yok. Bu kitaplar, savcılığa gönderilmiyorlarsa, o da suçtur. Gönderiliyorsa… Saz şairi İhsanî’nin hecelerinde mikroskopla 141-142’nci maddeleri aramakta o kerte duyusal [duyarlı-hassas] davranabilen savcılığımız nerededir? “Kanun-ı Ceza âcize mi has demektir?”[3] Yoksa penceresinden av tüfeği ile Türk çocuğunu vuran Amerikan Albayı gibi, bu Amerikan Profesörleri ve yayınları da NATO’nun askerlik hizmetinde ve resmen görevli oldukları için Türk kanunlarının kapsamına mı alınamıyorlar?

Bütün basın ve yayınımıza uygulanan kurallar, Amerikan yayınına da uygulansın. O zaman biz o gibi Amerikan yayınlarını, tecrübe tahtası olarak kullanacağımız için ve Türkiye Halkına Amerikan Profesörlerinin sözleriyle Amerikan tezlerinin nasıl çürütüldüğünü göstermemize yaradıkları için bu broşürleri hiç yadırgamayız.

Avrupa’da da “Profesör” denildi mi, hele sosyal konularda, bugün artık eski medrese mollalarımızı andıran tipler göz önüne geliyor; yarı ezberci, yarı şaşkınca, epey kuşkulu ve hiçbir konuda tekerleme inatçılığından başka hiçbir ciddi kanıyı savunamayan sofra adamı…

Amerika’dakiler onlardan da beter. Yalnız, kendi burjuvalarının Molière komedyasındaki “Zoraki Tabip” gibi, Tarihin cilvesi ile, öteki burjuvalardan farklı hiçbir meziyetleri yokken, cihan burjuvazisine önder kesilişleri var. Amerikan profesörleri de tıpkı öyle, Amerikan sermayesinin top ateşi ve Amerikan ordusunun ateş sermayesi kendi eserleriymiş gibi üstünlük taslıyorlar. Ne derlerse aynı keramet sayılacağından öylesine eminler ki, bir buçuk formalık incelemelerinin içinde dişe dokunur iki tane kendi fikirleri yokken, baş tarafına, sanki meydan muharebelerinde edinilmiş liyakat madalyaları gibi sıra sıra dizdikleri titrlerini saymakla yetiniyorlar. Artık ne söylerseler söylesinler, o titrler onlarda varken kimse saçmaladıklarını fark edemez sanıyorlar.

Bu “bilimsel” tuhaflığın tükenmez örneklerini, “Amerikan Haberler Merkezi”nin Ankara, İstanbul, İzmir, Adana’da “Çağdaş İktisadi Görüşler” adıyla uçurttuğu profesör tekerlemelerinde buluyoruz. İşte o “Görüşler”den (4)’üncüsü: “Amerika Birleşik Devletleri’nin İktisadî Kalkınmasında Yabancı Sermayenin Rolü”… Kapağını okumak bile insanı yorar: “Bilim” dediğin böyle İtalyan makaronyasına[4] benzemeli. Yazan: Carter Goodrich. Papiye kuşeye[5] basılmış 20 sayfalık yaman etüdün ikinci sayfasını baştanbaşa gözlüklü, kravatlı, düzgün söbe yüzlü, kalkık kaşlı, saçları taranmış açık dahi alınlı, sağdaki açık, soldaki kapalı görülmedik şeyler gördüğüne kanmış gözlü, masum dudaklı, sinekkaydı traşlı bir sakin molla profesör. Önünde başka bir sayfayı unvan-madalyalar kaplamış: 1931-63: Colombia, 1924-31: Michigan, 1934, 1936: Pennsylvania Üniversitelerinde iktisat profesörü; 1936-40: Cenova’da iş müfettişi; 1950-56: Birleşik Milletlerin Libya, Bolivya, Vietnam’da T. Yardım Misyonu Başkanı; 1939-45: Milletlerarası İşçi Teşkilâtı Millî Komisyonu Başkanı… İktisat, Tarih, Felsefe, Siyasî Bilimler, Bilim ve Sanat Akademileri Başkanlıkları… Daha sayalım mı? Yazar bu: “Selâmünkavlen”[6] vurur adamı, profesörün böylesine inanmazsa. Ayrıca: “Göç – Kanal – Demiryollar – Fırsatlar – Kalkınma” üzerine uzmanlığının sonu yok.

Bu dehşetli uzman, dehşetli profesör, dehşetli allâme tâ Amerika’dan gönderilmiş. Vietnam’dan sonra Türkiye’ye: Özel Sermaye’den başka yolla nasıl kalkınılamayacağını ispatlayacak. “Görevi bu”. Ama o, Görevlerini saydıktan sonra: “Bilim bu” deyip, 20 sayfa Yabancı Sermaye’nin faziletlerini, Devletçiliğin reziletlerini saydığına ve inandırıcı olduğuna kanaat getiriyor ve broşürünü şu bilginsel sonuçla bitiriyor:

1- “Amerikan tecrübesinde, iktisadi kalkınmanın doğrudan doğruya teşvikinde devletlerin önemli bir rolü olmamalıdır, diye bir tutum yoktur.”

Bu cümleden ne anlıyoruz?

Amerika kalkınırken Devletçilikten  “önemlice” yararlanmış. Bütün Kapitalist ülkelerde, sermaye siyasi iktidara çıkmadan önce bu böyle olmuştur. Fransa’nın meşhur Colbert Devletçiliği, aşağı yukarı her kapitalist ülkede tekerrür etmiştir. Devlet, milletten milyarları toplamış, sonra bu parayı kapitalist denilen özel kişilerin bitlerini kanlandırmakta kullanmıştır. Yeni gidişin hem eski derebeyi sömürüsünü, hem kapitalist sömürüsünü üst üste katmerlendirmesi üzerine, o çifte soygundan geniş halk yığınlarının hoşnutsuzluğu son kerteye varmıştır. Bitleri kanlanan kapitalistler, halkın bu hoşnutsuzluğunu eski enayi derebeyi iktidarı aleyhine çevirmeyi ve kullanmayı becermiştir. Dünyada kara halkın motor rolünü oynadığı burjuva devrimleri patlak vermiştir. Öncülüğü elinde tutan burjuvalar iktidara gelir gelmez, coşkun halk yığınlarının isteklerini bastırmak için, devirdiği derebeyi sınıfları ile işbirliği yapmış ama devleti burjuva devleti durumuna sokmuştur. Artık devletin tek rolü, bütün iktisadi teşebbüsleri kapitalistlere bırakmak ve kapitalist sömürüsüne karşı çıkabilecek her direnmeyi siyasi alanda ezmek olmuştur. Bu ikinci basamağı, Amerikan Profesör-Müfettişi ikinci cümlesinde şöyle tamamlıyor:

2- “Fakat gerek Amerikan tecrübesinde, gerekse başka memleketlerin tecrübelerinde devletin teşvikçi rolünün, iktisadi kalkınma başarılı bir ilerleme kaydedince artacağı yerde azalıp kaybolması gerektiği hakkında çok şey vardır.” (ay., s. 26)

Ve inceleme burada biter.

Kutupları keşfeder gibi ıkınma sıkınmalı cümlelerin amacı belli: “Demem Devlet Baba kapitalisti ‘teşvik’ etmesin, ama, kapitalist atı alıp iktidara geçtikten sonra, Devlet Baba özel sermayenin iktisadi sömürme alanında ‘azalıp kaybolma’lıdır…” Yanlış anlaşılmasın: “azalıp kaybolma” devletin halka karşı baskı yapmasında değil, kapitalistin işine (yani memleketi istediği gibi işletip sömürmesine) karışmasında görülmelidir. Hep “İktisadi”dir murat olunan. “Siyasi” Devlet gene Devlettir; o milletin başında kapitalistin tokmağı gibi hiç eksik olmamalıdır. Bunu söylüyor Amerikan bilgini.

E, açıkça söylese ya? Olamaz. “Bilim” yalnız “sâlik”lerinin[7] işi kavraması için yapılmıştır. Anlayan anlasın. Anlamayanın zaten anlamaması lâzım. Onun için laflar profesörce sakız gibi çiğnenecek, bilginselce koygunlaştırıp ağdalaştırıldıkça ağdalaştırılacaktır:

“(…) teşvikinde devletlerin önemli bir rolü olmamalıdır diye bir tutum yoktur (…) fakat (…) artacağı yere azalıp kaybolması gerektiği hakkında çok şey vardır.” (…) “İlgililere bilgi”dir bu. O kadar.

Amerikan profesörü niçin o karışık incelemeye girmiştir?

Söze başlarken anlatıyor:

“Bugün iktisadi kalkınma için çabalayan her memleket sermaye birikimi ve yatırımının hayatî önemini anlamış ve birçoğu gerekli sermayenin bir kısmını yabancı kaynaklardan sağlayarak kalkınmalarını çabuklaştırmaya can atmaktadır.” (Türkiye de bu “can atan”lar arasındadır). “Bunun için Amerika Birleşik Devletler Tarihini bu mesele ile ilintili olarak gözden geçirmek ve iktisadi kalkınmasında yabancı sermayenin oynadığı rolü irdelemek ilginç olacaktır”, diyor 5’inci sayfada. Yani Türkiye’ye Amerika’dan örnek verilecek.

Deniliyor ki:

“Amerika 1800 yılında tamamen gelişmemiş bir memleketti. 1900 yılına girerken büyük bir endüstri memleketi haline geldi. Bu değişimde yabancı sermayenin oynadığı rol…” ne olmuş?

Profesör kılı kırka yaran “bilginsel” ağızla kendi kendisine bir sürü ahiret suali açıyor. Sonra bunlardan hiç birisini cevaplandırmıyor. Sanki cevapları bize bırakıyor. Oysa kendisi gibi bir uzmandan asıl Türk okurları, o açtığı soruların karşılıklarını beklerdi.

Bakın neler soruyor?

“Yurt içinde ne kadar sermaye yaratılabilir ve ne kadar yaratılmalıdır?”  (Bilmiyoruz. Profesör de söylemiyor!) “Ne kadar Sermaye dışarıdan sağlanmalıdır?” (Bilmiyoruz. Profesör de söylemiyor!) “Yabancı sermaye ne maksatlarla kullanılmalıdır?” (Gene bilmiyoruz diyelim. Profesör de bilmiyor!) “Dışarıdan alınacak sermayenin ne kadarı kamusal kaynaklardan, örneğin yabancı devletlerden ve Dünya Bankası gibi uluslararası teşekküllerden sağlanmalıdır?” (Bilmiyoruz. Bildirmiyor!) “Ne kadarı tahvil çıkararak ve ne kadarı yabancı firmaları, kalkınmakta olan memlekette kendi hesaplarına yatırım yapmaya teşvik etmek suretiyle sağlanmalıdır?” (Bilmiyoruz. Bildirmiyor!) “İthal edilen sermayenin devlet ne kadarını, özel kişiler ve şirketler ne kadarını ödünç almalıdır?” (Hele bunu hiç bilmiyoruz. Profesör de asla bilmiyor.)

20 sayfalık âlimane sayfalarını istediğiniz kadar ırgalayın; bu sorulardan hiçbirinin karşılığı dökülmüyor.

Pekiyi, niçin açar bunca soruyu, aydınlatmayacaksa, bu profesör?

Besbelli ne denli dehrî [materyalist-gerçekçi] olduğu ile bizi şaşkına çevirmek için. Ve bütün o karşılıksız bırakılmış sorulardan birisini “istisna” ediyor:

“Yalnız biri, diyor, istisna edilirse, yukarıdaki soruların hepsi Amerikan tecrübesinin tahlili ile ilintilidir. Buradaki istisna dış kamu kaynaklarından sermaye sağlanması hususudur.” (ay., s. 6)

Düşünelim. Türkiye gırtlağına dek borca batırılmıştır. Bu borcun hemen hemen hepsi “dış Kamu kaynaklarından” gelmiştir. İşte profesörümüz de, biz Türkleri aydınlatmak için, buluyor buluyor tam o meseleyi “istisna” ediyor. Onun örneği Amerika’da yok diyor!

Şimdi ne yapacağız?

Bir yanda; “Amerikan Tarihini bu mesele ile ilintili olarak irdelemek ilginç olacaktır”, deniliyor. Öte yanda, bizim için, ilginç ne kelime, canımıza okuyan “dış kamu kaynaklar” meselesi “Amerikan Tarihi”nde yok deniyor.

Bu, düpedüz alay etmek değil mi dinleyicilerle?

Ne var ki büyük uzman karşısındakilerinin kimler olduğunu biliyor. O, bize, yani Türkiye Halkına değil, bir avuç Tefeci-Bezirgân kırması Levanten “Türk” burjuvaları ile onların hınk deyiciliğini yapan sayın yerli malı profesör ve kapıkuluna söz ediyor. Onlarla ise ancak böyle burunlarına fiske vurup gözlerini yaşartmak için konuşulur.

 

[1] Fuat Fegan’ın saptamasına göre bu makale, 1970’in ilk aylarında kaleme alınmış olmalı. (K. Y.)

[2] Hâriç ez-memleket (Fr. Exterritorialité): Bir memlekette oturmakta olduğu halde hükmen başka bir ülkenin halkından sayılan. Örneğin elçiler, hâriç ez-memlekettir. (K. Y.)

[3] Afv ile mübeşşer midir ashâb-ı merâtib?

Kânûn-ı cezâ âcize mi hâs demekdir?

(Makam, mevki sahipleri af ile müjdelenmişler midir?

[4] Makaronya: Fırında Makarnaya benzer, spagettiyle yapılan, tavada pişirilen bir İtalyan makarnası türü. (K. Y.)

[5] Papiye Kuşe Kâğıt: Cilalı, Parlak, daha çok resim basmak için kullanılan bir kâğıt türü. (K.Y.)

[6] Selâmünkavlen: İnme, felç. (K. Y.)

[7] 1. Bir yola girmiş olan, bir yol tutup onu takip eden kimse; 2. (Tasavvuf): Bir tarikata girmiş, bir mürşide bağlanarak manevi yolculuğa çıkmış olan kimse. (K. Y.)