Hikmet Kıvılcımlı – Türkiye’nin Meseleleri

05.08.2021
A+
A-

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’nın Mart-Nisan 1956 tarihinde kaleme aldığı
bu yazı, Halkın Kurtuluş Partisi’nin girişimiyle dijital hale getirilen-herkesin
kullanımına açılan, Hollanda’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nde
bulunan Hikmet Kıvılcımlı Arşivi’nden alınmıştı

 

1- Meselenin Konuluşu

1- Olay ve Rakam

Türkiye’miz ciddi bir devire girdi. Demokrasiyi “sözü ayağa düşürmek” sayanlar yenildiler. Lakin demokrasiyi laf ebeliği sayanlar da yenilmeli ve yenilecektirler. Biz işin söze ve sözün işe uyması için yalnız olay ve rakamları dile getireceğiz. Olay ve rakamların dili kıldan ince, kılıçtan keskindir çünkü. Olaylar ve rakamlar ne kadar zorlanırlarsa zorlansınlar hiç kimse tarafından sonuna kadar inkâr edilemezler. İnkâr edeni, başka şahide, ispata hacet kalmadan yere serer ve gülünç düşürürler.

 

2- “Ziraatçı [Tarımcı]” ve “Geri”

Türkiye’miz için “ziraat [tarım] memleketidir”, denir. Doğru mu?

Hem evet hem hayır. Türkiye nüfusunun beşte dördü köyde yaşıyor. Bu bir olay. Ama Türkiye modern tarıma dayanmıyor. O halde “köylü” kalışımız: Modern anlamıyla bir “tarım memleketi” olduğumuzu değil, bir “geri memleket” olduğumuzu gösterir. Yalnız bizi kırmak istemeyenler, “gerisiniz” dememek için, nezaketen “tarımcısınız” lafını kullanıyorlar. Biz kendimizi aldatmayalım. “Tarımcı” sözü, bizim “geri” çehremizi örten bir namahremlik peçesi olmamalıdır.

Mesela, Avrupa’nın kuzey denizinde parmak kadar bir memleket var: Danimarka… Bu memleket bizim bir vilayetimiz kadarcıktır. İklimi buz denizine komşudur. Türkiye’miz cennet iklimine rağmen “geri”dir de o, ileri tarımcı bir ülkedir.

Hem de nasıl?

Avrupa’nın en çorak toprağı İngiltere’dir. Danimarka, bir yüzyıl önce tarımda İngiltere’den de geriydi. Geçen yüzyıl Danimarka’nın 5’te 1 toprakları ekilmez, bataklık çöldü. Bugün, kurutulmuş 8 milyon dönüm bataklık üstünde, birçok medeni şehirden başka, 25 bin modern çiftlik çalışır. O zaman Kuzey Denizi’nin kum çölleri 250.000 dönümlük Yurtland kıyılarını kaplamış geliyordu. Bentler kuruldu, çukurlar açıldı, tesviyeler yapıldı; bugün 700 milyon ağaç, kutup rüzgârını ve çölünü durduran bir kaledir…

İşte böyle çetin arazide, Danimarka nüfusunun beşte biri tarımla uğraşır. Ama Danimarka’nın dışarıya sattığı malın üçte ikisi, dünyanın en iyi cins ve en [uygun] fiyatlı aranan tarım ürünüdür. Biz, nüfusumuzun beşte dördü ile onun topuğuna varamıyoruz. Bizim 4 kişimizin yapamadığını, Danimarka’nın 1 kişisi başarıyor; bütün memleketini besliyor, artanı da altın gibi satıp -biz dış ticaret açığıyla kırılırken- o dünya ticaretinde tarım ürünleri sayesinde alacaklı çıkıyor. İşte gerçek tarımcı memleket budur. Onun için biz, “tarımcı” değil, sadece bir “geri memleketiz”.

Neden böyleyiz?

Elbet, millet olarak halkımızın bunda kabahati yok.

Nazilerin iddia ettikleri gibi Danimarkalılar “kuzey ırkı” oldukları için, biz Türklerden daha mı üstündürler?

Elbette hayır. Danimarka’yı Danimarka yapan sebepleri kısaca hatırlayalım. O zaman, insan olarak bizden farksız olan bu adamların neden başarılı oldukları bize belki ders olur.

 

3- Modern Tarımın Temeli

Batı demokrasilerinde Modern Tarımın dayandığı başlıca temel: BÜYÜK TOPRAK PAYLAŞIMI’dır… Danimarka tarımı 205.000 çiftçi elindedir. Bu çiftçilerin yarıdan fazlası 100 dönümden az topraklıdır. Memleket topraklarının yarısı bunların elinde bulunur. Ekilen toprakların dörtte biri, beheri 100 ile 300 dönüm arasındaki 80 bin çiftçide, öteki dörtte biri de 300 ila 600 dönümlük 20 bin çiftlikte bulunur. Bundan büyük arazi sahibi yoktur. Arazinin bu parçalanışı 1899 yılında, bizzat köylüler tarafından başarılmıştır. Hükümete ait 35.000 küçük çiftlik yerleşmek isteyen genç çiftçilere kiralanır. Kanun, birden fazla çiftlik sahibi olmayı yasak eder.

Türkiye’de 1937’lerde hazırlanan Toprak Kanunu 500 dönümden fazla araziyi köylüye dağıtacaktı. Fakat kanun çarçabuk değiştirildi. 500 dönüm on misline (5000 dönüme) çıkarıldı. Bu, o zaman, İsmet İnönü’nün başbakanlıktan inmesi ve Celal Bayar’ın iktidara geçmesi ile mühürlendi. O zamanki CHP içindeki ilk depreşme [kıpırdama], bu kadar önemli bir demokrasi davasına dayanıyordu. Denilebilir ki, DP’nin ilk tohumları, kendisinden 15-20 yıl evvel, 5000 dönümden büyük çiftlik taraftarı büyük arazi sahipleri tarafından, daha Tek Parti içinde iken atılmıştı. Batı Demokrasisinin temeli Türkiye’de böylece imkânsız kılındı. Yani demokrasimiz, ilan edilmeden 17 yıl önce temelsiz bırakıldı.

Temeli bulunmayan modern tarımın, üst katları kurulabilir miydi?

 

4- Köylü Teşekkülleri [Örgütleri]

Batı demokrasilerinde, modern tarımın üstyapısı bir sözle: Örgüttür. Danimarka tarımının modernleşmesinde örgütün başlıca üç büyük şeklini buluyoruz:

1- Köylü Örgütleri,

2- Uzman Örgütleri,

3- Teknik Örgütler…

 

Köylü Örgütleri: Her şeyin, hatta arazi paylaşımının da başıdır. Yalnız, köylü örgütü deyince, sakın bizim Tek Parti Devrinin Subaşı örgütü gibi, devlet kırtasiyeci memurluğunu köylerin başına bela etmek anlaşılmasın.

“Bütün cemiyetler [dernekler, topluluklar] demokratik niteliktedirler: İdareciler üyeler tarafından seçilirler. Bu üyelerden her birinin, işletmesi ne kadar önemli olursa olsun, ayırtsız bir tek oyu vardır. Yıl sonunda kazançlar, kooperatifler tarafından yapılmış alım ve satımların önemine göre paylaşılır.

“En vurdumduymaz yabancının bile gözüne batan bir gerçek var: Danimarka’nın milletlerarası piyasada en önemli yerlerden birini tutmasını sağlayan tarım zenginliğini yaratan şey, iradesiyle, cesaretiyle, dinamizmiyle bizzat köylünün kendisidir.” (Genevieve Decany, L’Agriculture de Denemark, Le Monde, 1.3.1956)

İşte yüz kişide seksenimizi bulan köylülerimiz böyle sahici köylü örgütlerinde rol alırlarsa, ancak o zaman Türk malını ihraç eden de ecnebiden [yabancıdan] mal getirten de köylünün kendisi olur. O zaman yüzde 15 veya 30 kâr hadleri yerine, yüzde 5 kâr haddi bile yeter. Kimse karaborsaya kendini boğazlatmaz. Hayat pahalılığı denen şey de işsizlikle birlikte ortadan kalkar.

Bir de bizim “Zirai Kooperatifleri”mizi göz önüne getirelim. Bunların sayıları ve üyeleri devede pire kabilindedir. Ama asıl içyüzleri daha korkunçtur. Kooperatif kıtlığımızın kabahatini köylümüzün cahilliğine yahut ilgisiz kaygısızlığına bağlamak, efendilerimizin kolay ve eski huylarındandır. Her ayıp halkın, her meziyet bizim sananlara, 25.12.1947 günlü Vatan Başyazısı, Uşak Kongresi’nden “Karahallı hemşeri”yi şöyle bağırtmıştı:

“- Biz kooperatif kuracaktık. Sayımız doksan dokuz olsa mesele yok. Fazla olunca, Ankara’dan izin koparmak için uğraşılacak. ‘Ey uçan kargalar, siz yüz müsünüz?’ diye sualler sorarak zorluk yaratan bir idareden ne beklenir? Memlekette işlerin genişlemesi lazım. Hükümet ise küçük ve dar kalsın diye uğraşıyor, yardım edecek yerde zorluk arıyor, buluyor…”

Her yıl milyarlarla oynayan bir devlet cihazı [aygıtı], halktan topladığı parayla halkın örgütünü baltalarsa, bunda halkın kusuru nedir?

Hasan Saka’nın 25 yıl evvel görüp anlattığı gibi, bizde Kooperatifler köylülerin değil, köy Tefeci-Bezirgânlarının elindedirler. Ziraat Bankası’ndan ucuza alınan paralar köylüye ağır faizle işlettirilir. Onun için köylümüz onlara “Köy Bankası” adını vermiştir. Gerçekten de kooperatifler, köye yalnız banka sermayesinin nüfuzunu götürmekle kalırlar.

 

5- Uzman Örgütleri

Her iş gibi tarım da bilgi ister. Danimarka’da “Danışmanlar ağı”: Tarım usullerini yenilemek, düzeltmek ve etkili kılmak için kurulmuştur. Bunlar “Hükümatın adamı” değil, “Köylünün adamı”dırlar ve memurdan daha itibarlıdırlar.

Toprağı işleme için, gübre için, sığır, domuz, kümes hayvanı yetiştirme için, işletme muhasebesi için, mimarlık için, vb… ayrı “Danışmanlar” vardır. Bunlar Enstitü, Kolejlerden diploma almakla kalmazlar. En az üç yıl pratik staj da görmeye mecburdurlar. Ayrıca, çıktıkları okulların uzmanlık şubeleriyle olduğu gibi, resmi araştırma enstitüleri ile de sıkı temasa devam ederler.

Başı sıkışan köylü hemen danışmana koşar. Bunlar, her güçlüğe, salgın hastalığa, bir ırkın ıslahına [iyileştirilmesine], tohum seçimine dair, her çiftçiye tarlasının ve ora şartlarının gereklerine göre öğüt verirler, konferans verir, yayın yapar, sergi ve müsabaka açarlar. Tecrübeler yapar, yenilikleri yerinde öğretirler.

Genç çiftçi delikanlı ve kızlar (18-25 yaş arası), yatılı bedava kurslarda, kışın 5, yazın 3 ay hayvan yetiştirme ve ekim usullerini öğrenir, “canlı söz”le tartışırlar. Yüksek halk okulları ile 30 kadar (bir vilayetimizin!) tarım okulunda okuyan fakir çocuklar burs alırlar.

Bir de bize bakalım. 1953 yılı 40 bine yakın köyümüz için 2164 tarım müdür ve memuru, şehir ve kasabalarda masa başında oturan kimselerdir. Asıl tarım işletme memuru, onların onda biri: 235 tanedir. Bu rakamın küçüklüğünden daha önemli olan yönü niteliğidir: Masa memuru asıl tarıma pratikte bağlı memurun 10 misli! 594 veteriner, 553 hayvan sağlık memuru… hepsi o kadar.

 

6- Önce Toprak ve Köylü Örgütü 

Yalnız bu iki örnek tarımımızın geriliği hakkında her şeyi anlatır. 1953 yılına kadar 18.564 traktör ithal edilmiş (s. 363 yayın) fakat bültende aynı yıl 35.670 traktör sayılır (s. 142). Acep aynı İstatistik Müdürlüğünün iki rakamı neden birbirini tutmaz? Yanlışlık mı? Yoksa ithal edilmiş görünmeyen 17.106 traktör gökten mi yağmur yerine tarlalarımıza yağdı?

Daha sayıları bu kadar birbirini tutmaz traktörlerin, köyümüze nasıl girdiği ve ne olduğu üzerinde durmayalım. Çünkü asıl mesele ne alettir ne bilgidir.  Her şeyden önce tarımın temeli olan Toprak Düzeni ile o toprağı işlerken aletten ve bilgiden faydalanacak insanın yani Köylünün Toplumsal Durumudur.

Danimarka örneğini bir daha hatırlayalım. Bu memleketçik, 19’uncu Yüzyıl ortasına kadar iyi kötü buğday yetiştirirdi. O tarihte Birleşik Amerika ile Kanada’nın ucuz buğdayları Avrupa piyasasına dolunca, Danimarka köylüsü artık ekinciliğinin para etmediğini gördü. Bütün çiftçiler dernekler halinde kümeleştiler. “Ekinciler Federasyonu”nu kurdular. Kooperatif örgütü sayesinde işletmelerini topluca ipotek edip, Amerika’dan ucuza gelen zahireyi [tahılı] yem gibi kullanarak hayvan yetiştiriciliğine başladılar. 15 ila 20 yıl içinde dünyanın en modern davar, süt, yumurta, yağ vs. ihracatçısı oldular.

Ne sayede?

Önce eşit ve hür toprak sahipleri olmak, ondan sonra da tüm köylülerin en demokratik ve bütün köyleri kaplayan kooperatiflerde örgütlenmeleri sayesinde. Eğer Toprak adaleti ile gerçekten Demokratik köylü kooperatifleri olmasaydı, dünyanın en son sistem makineleri ve tarım biliminin en yüksek uzmanları da bulunsaydı, köyde Prusya hacıağaları, Yunkerler, çağdaş ağalar yetiştirmekten öteye geçilemezdi.

Nitekim Danimarka’ya, uzman yetişmek için yabancılar gönderilir. Onlara dair bir Danimarkalı tarım danışmanı şöyle der:

“Birçok her memleketten ve her ırktan (Hint’ten bile) gelen gençler oluyor; bunlar birçok yıllarını Danimarka’da, bizim için tarım olan şu sanayinin çeşitli kollarını etüt etmekle geçirirler. Bundan herhangi bir fayda edinmelerini can ve yürekten dilerim. Fakat bazen kendi kendime epeyce endişeyle sorarım: Şu bilgi ve tecrübe edinmelerinden kendi memleketleri için acep nasıl bir faydalı sonuç çıkabilecek? Danimarka’daki tarımsal ve ekonomik gelişmenin zembereği esas itibari ile bizim örgütümüzün yapısından ileri gelir. Bu gençler, kendi memleketlerine döndükleri vakit, Danimarka usullerini, kendi milletlerinin o kadar bambaşka olan örgütüne, örf ve adetlerine “ruh”una uydurabilecekler mi? Maalesef buna emin değilim.”

Türkiye’mizin genellikle ekonomisini ve özellikle tarımını geliştirmek isterken, o danışman sözünü hiç unutmayız. Ecnebilerden binbir çeşit güzel tarım makineleri getirtebiliriz. Amerika’ya, şuraya, buraya yüzlerce, binlerce genç, ihtiyar, alim, fenci gönderebiliriz… Eğer köyümüzde toprağa ve çalışana adaletli bir düzen ve hür bir örgüt ve tam aşağıdan gelme bir halk kontrolü veremezsek, su üstüne yazı yazmışa döneriz.

Onun için, 1937 yılı çıkan “Demokrasi: Türkiye Ekonomi Politikası” adlı risalemizde [broşürümüzde] şöyle yazmıştık:

“Klasik manası ile demokrasi demek, umumiyetle köyde ve şehirde her türlü derebeyi artıklarını temizlemek, özellikle köylüyü toprak sahibi etmektir.” (s. 16)

Fakat bu bizde ne tecelliler gösterdi?

 

II. Harp Sonrası: Çifte Parti

 

1- İkinci Cihan Savaşı’na Kadar

Saltanat devrinde Türkiye bir yarısömürge idi. “Allah’ın yeryüzünde gölgesiyim” diyen Halife-Padişah’ın bütün kahrı [baskısı] Türkiye tebaasına idi. Memleketin ekonomi politikası tamamen ecnebi sermayenin emrinde idi.

Cumhuriyet devri “Memleketin efendisi köylüdür” şiarı ile açıldı. Ama Cumhuriyet 1923’te resmen ilan edildi; Köylü Meselesi ancak 15 yıl sonra Büyük Millet Meclisi’nin kapısına 1937 yılı “Toprak Kanunu” ile geldi. O zaman CHP adına İsmet İnönü Tek Partili Meclise diyordu ki;

“En ziyade toprağı taksim edilmiş en mamur yerlerimizde bile köylünün yarısına yakın bir miktarı topraksızdır. Başkalarına ait topraklar üzerinde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz olarak çalışmak mecburiyetindedir.”

Fakat “yeni aletlerin harmanların makineleri, sürme ve sulama tertipleri” aşkı ile coşan İnönü, bir prensibine bir daha sadık kalıyor, kitle işini kitle dışında koyuyor; gene İNSANI UNUTUYOR’du.

Toprak Kanunu nutuklarının üzerinden çok geçmedi, Tarım Bakanı çekildi. Çok geçmedi: “Bu husustaki düşüncelerini Meclise bir ikinci defa anlatmadan başbakan İ. İnönü çekiliyor.” (Hikmet Kıvılcımlı, Demokrasi: Türkiye ve Ekonomi Politikası, s. 17-18)

Ve düştü. Çünkü mesele, büyüklüğü ile ölçülemeyecek derecede küçük şekilde ve yukarıdan konmuştu. Halkın, ekinci köylünün girişim, örgüt ve kontrolü dışında konmuştu. Sadakayla tutunamazdı.

İnönü’nün yerine Celal Bayar geçti. Fakat Atatürk’ün ölümü “Ordu-Millet”imizin başına tekrar İsmet Paşa’yı getirdi. İkinci Cihan Savaşı CHP içinde çatlamalara meydan vermemenin adına “Milli Birlik” denmesini ve ahbap çavuşlar birliğinin bozulmaması uğruna, hiç tekin olmayan Toprak Meselesine dokunulmamasını gerektirdi. Yalnız, milyonlarca üretici asker olarak hazır erzak beklerken, kıtlığa meydan vermeyecek bir sürü gelgeç ve zoraki tarım tedbirleriyle memleketin bütün bünyesi gibi, köy ekonomisi de allak bullak edildi.

 

2- CHP’nin İntiharı

Harp ekonomisinde, devlet satış kurumları gibi tarım kombinalarına da politika tekelcilerimiz ancak zorunlu tahammül göstermişlerdi. Daha savaş bitmeden mırıltılar açık eleştiri şekline girmişti. İ. İnönü İkinci defa olarak Toprak Kanununu Büyük Meclise getirip kabul ettirince, Menderes-Koraltan-Köprülü muhalefetine CHP dışarısı gösterildi. Bayar onları takip etti. İnönü’nün “Değişmez Şef” sıfatı kaldırıldı. Birleşik Amerika Devletleri’nin “Yirminci Asır Vakfı” denilen akıl hocaları güruhundan Mister Thornburg, bu olaylarda hangi kuvvetlerin rol oynadığını şu satırlarla açıkladı:

“CHP liderliğinden fiilen çekilmiş bulunan İnönü’den çifte parti sisteminin desteği olmak niyetinde bulunduğu”na dair söz aldığını” Vatan gazetesinde Ahmet Emin Yalman Türklere de müjdeledi.

Esasen İnönü’nün son kabul ettirdiği Toprak Kanunu kısa zamanda modern anlamını kaybetmişti. Kanunun ilk şeklinde en büyük çiftlik 500 dönüm iken, sonradan bir maddenin “tadili” ile 5000 dönüme çıkarılmıştı. Kanunun kitaptan hayata geçirilmesi ise, adeta sonu gelmez şartlara bırakılmıştı. Mecliste Kadastro için söylendiği gibi, iş 500 yılda ancak sona ererdi. Yani, Toprak Reformu için bir Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrü kadar beklemek lazımdı!

Hepsi o kadarla kalsa gene şükür: Kanun aynı ile tatbik edilse köy ekonomimiz 500 yıl evvelki Osmanlı toprak düzeninden gerilere çevrilmiş olacaktı. Çünkü toprağın satılmazlığı prensibi konmuştu. Bu, kırtasiyeci bir derebeyi artığı ülkede, devlet toprakbentliğini diriltmek olurdu. Rusya’da Çarların 100 yıl önce aldıkları sonuç; köylünün tarlalarını bırakıp kaçması beklenebilirdi. Borç gırtlağı aşınca köylü başka türlü davranamazdı.

Demek CHP, demokrasimizin temel davasını: Toprak Meselesini belki ortaya bir daha atmış, fakat asla halledememişti. Darmadağın ve borca gömülü orta köylüyü, “Kadroculuk” denilen cılk “ideolok”ların yazdıkları gibi: “Memleketin rasîn [sağlam] temeli” sayıyordu. Bu, Türkiye’de Ortaçağ geriliğini ebedileştirip üzerine yan gelip yatma gericiliğini sözde devrimci laflarla maskelemekti. Hele bu çürük temel üzerine kurulmak istenen “Köylücülük” ütopisi, CHP’nin en iyi niyetlerini cinayet derecesine çıkardı: Köyde “ilkokul seferberliği” savaş içinde kurulan “Subaşı” teşkilatını da geçti. Dul kadına keçisini sattırıp, fakir köylüye ilim ve irfan namına, meydan dayağı attırdı. Ortaçağ artığı polisçi kırtasiye cihazı ile köye başka rahmet götüremezdi.

Halkın örgütüne dayanmayan, köylüye borç ve çağdaş toprak köleliği vaat eden, toprak beyleriyle tefeci hacıağaların ise beyhude yere yüreklerini hörpüldedip ayranlarını kabartan Toprak Kanunu, CHP’nin kendi idam urganını kendi boynuna geçirmesiydi. Jandarmayla “İlkokul Seferberliği”, CHP’nin ayakları altındaki iskemleye kendi kendisinin tekme atması oldu. On milyonlarca köylü, en korkunç yılana bile sarılmaya hazır denize düşmüş mazlumlar yığını haline geldi. CHP iktidarı böyle intihar etti.

 

3- DP’nin İktidarı

Halkın güvenin kaybeden CHP’yi millet önünde taşa tutmak için, herkesin anlayacağı cinsten iki üç suiistimal skandalını, üç beş kodaman gazeteyle tefe koymak yeterdi. Bütün mesele, en yüksek perdeden çalacak bir davulla, azgın hoşnutsuzlukları bir şey etrafında toplamaktan ibaretti. Ses çıkarma imkânlı tek davul DP oldu. Geri kalan partilerin zaten küçücük olan çanlarına kolayca ot tıkandı.

Çünkü yalnız, Amerika’daki gibi: “Çifte Parti” için söz verilmişti. Amerika’da, tahterevalli gibi, biri inip ötekisi çıkan iki partiden biri: Cumhuriyetçi, öbürü Demokrat parti idi. Bizde Cumhuriyetçi HP iktidarda idi. Ona karşı Demokrat parti gerekti. Hesap tamamdı. DP davulu, muazzam bir seferberliğin Osmanlı Nakkaresi gibi “Güm! Güm!” çalınmaya başlandı. O kadar ki, “muvazaa” (yani: danışıklı dövüş) çığlıklarına bile aldırmadan, bizzat CHP, gizli el ile DP davulunun tokmağını dövdü.

İnönü, Thornburg cenaplarına verdiği sözü tuttu. Sahi CHP’den fiilen çekilmiş gibi, açıktan açığa ikinci partinin propaganda turnesine çıktı. Erzurum’dan Karadeniz yalılarına kadar gezdiği yürüdüğü yerde, bütün devletlûlara DP’yi tavsiye etti. Karakol karakol dolaşıp DP’yi salık verdi. Bütün “Hür basın” DP için çıktı. Büyük Millet Meclisi, bir laf üzerine çekilen çok az sayıda DP milletvekilleri önünde uzlaştı. Devlet Başkanı, DP liderlerine vermedik teminat bırakmadı. Her kolaylık ve her şey gibi Devlet Radyosu bile zaman zaman DP emrine verildi. Böylece, ala ala heyle, Millet önünde rakipsiz bırakılan DP, kendi kendini yere seren CHP’nin cesedine basarak iktidara yükseldi.

 

4- Bizim Fizyokratlar

“Şartsız kayıtsız hâkimiyet” şiarı ile iktidara gelen DP ne yaptı?

İktidarı bir Kad+illak otomobiline benzetelim. (Türkiye’ye ağır bir kamyon gibi iktidar lazım ama nasibimize lüks tenezzüh [gezinti] düştü!) Bir çocuk dahi bilir ki, süslü hanım ve beylerin yumuşak koltuklu karoserinde oturmaları, hatta volanı ve pedalları iyi kullanmayı bilmeleri yetmez. Önde, karanlık demir saçlarla kapalı yağlı, kirli çelikten motor işlemezse, dünyanın en şık ve konforlu otomobili on para etmez, çünkü işlemez. İktidar denilen otomobilin de rahat koltuklarında kim oturursa otursun, iktidarın işleyebilmesi için, “yağlı, kirli, karanlık” halk kitlesi denilen motorun çalışması şarttır. Halk motorunu yeni bir iktidara götürecek benzin ise halkın hoşnutsuzluğudur.

DP’yi iktidara getiren hoşnutsuzluğun bütün kuvveti ve hızı Toprak Meselemizden geldi. DP’nin 3-4 milyon oyu, halk ve hele köylü tarafından geldi. Bu geliş, yalnız CHP’nin hayalperestçe baskılarına tepki olarak olumsuz yönden değil, olumlu bakımdan da tesadüf sayılamaz. Tesadüf olsa, 1954 seçimlerinde DP çürük domatesle kovalanırdı. CHP, kendilerini alenen “Nasyonal Sosyalist” (yani: Nazi) ilan edenlerin, Kadrocu (Kırtasiyeci beylik) ukalalıklarını bir şey sanıp, kılı kırka yaran “Eşsiz örneksiz” tedbirler peşinde koştuğu için düştü.

DP, İkinci Cihan Savaşı’nda fiyasko veren eski kapı yoldaşlarının çıkmazları ile kafa yormadı. Gayet malum aşırı derecede alelâde bir yol tuttu. Aslı üç satıra sığacak bir programla sahneye çıktı. Hatta DP programının CHP programından ne farkı bulunduğunu soran bazı muzip gazetecilere, C. Bayar, hemen; programın değil, onu tatbik edişin mühim olduğu cevabını verivermişti. Bundan daha açık konuşulmazdı.

DP nereden alındığını bile, ihtimal, aramaksızın, önüne gelen programın tatbikatına geçti. Biz, iktisat doktrinleri tarihine bakarsak, DP’nin, Seçim Propagandasına değilse bile, Hükümet Programına uyan okulu görmekte gecikmeyiz. Bu doktrin, 200 yıl evvel (1756-1770) bilhassa Fransa’da hâkim olmuş, fazla basitçi, ama kökten yanlışına rağmen bir süre için (10-15 yıl) rol oynamış FİZYOKRATLAR okuludur. Fizyokratlara göre: Toplumda üretimin asıl değer yaratan şekli tarımdır. Sanayi, yaratmaz, ancak var olan şeylerin biçimini değiştirir vb…

 

5- Fikirsizlik-“Akıl Tröstü”

Tabiî, DP -şayet varsa- fikriyatında böyle umumi ve derli toplu bir kanaat teorileşmemişti. Memleketimizin en büyük talihsizliği budur: Teori kıtlığı ve fikir korkusu, yani otomatlar gibi bir şeyler yapmak, fakat çok defa ne yaptığını bilmemek! Nitekim uzun CHP iktidarı da, Batıda MERKANTİLİZM denilen asırdide [eskimiş] doktrinle Nazi ekonomik devletçiliği arasında bocaladığının asla farkında olmadı. O yüzden, CHP’nin hayrülhalefi [hayırlı evladı] DP, onun ameliyeleri [işleri, pratikleri] gibi “nazariyecik”lerine [teoriciklerine] de “çıplak mülkiyet”le tam giyinik mirasçı çıktı. FİZYOKRAT’lığın sarpa sardığı yerde, Colbert Kanunlarını çıkarmaya girişecek ve Mazarin’leri ölmezleştirip, Fouquet’leri ezeli hürriyete kavuşturmakta CHP’ye taş çıkartacaktı.

CHP gibi DP için de yalnız hiçbir orijinalite değil, hiçbir güvenilir prensip de aranamaz. Onlar, bu işin fikriyatçısı değil, sâdıkaneliğe aldırmayan basbayağı tatbikatçısıdırlar. Fizyokratlardan beri 200 yıl boşuna geçmemiştir. O zaman insanlar kendi ülkelerine uygun gerçekler bulmakta samimi idiler. Bugün dünya ölçüsünde tesirleri, insanın hoşuna gitmeyen gerçekleri örtbas etmeye bakar. Mesela Thornburg’un tavsiyeleri, gerçekleri aşk ve şevk ile maskeleme şaheserleri olarak yabana atılamaz. Yirmi şu kadar yıl önceki Londra Konferansı’nda Nazi’lerin öne sürdükleri meşhur fikir, dönmüş dolaşmış, Amerika’dan bize “Akıl tröstü”nün “hibe”si kılığında gelmişti: Türkiye’nin büyük sanayi, hatta sanayi nesine gerekmiş? O, temelinden “tarımcı” bir memleketmiş ve öyle kalmalı imiş.

Buradaki “tarımcı” sözünün “geri” manasına geldiği unutulmazsa, bize neyin tavsiye edildiği meydandadır. Ne çare ki, verilen “akıl”, kafa kalıbımıza, yani toplumsal yapımıza tıpatıp uygun düştüğü için galiba, itiraz şöyle dursun alkışla, minnetle kabul edildi.

 

6- Hükümet Programının Özü

Kabul ettirilmekle kalmadı, iktidara getirilen DP Hükümetinin de iş programı oldu. Birinciden dördüncüye kadar değişe değişe gelen Menderes kabinelerinin değişmez programı, “Değişmez Şef”ten daha inatçı bir ömür ile, hep şöyle başladı.

“Madde 1. Tarım milli ekonomimizin temelidir. Bir taraftan milletimizin beslenme ve giyinme ihtiyacını ve sanayimizin hammaddesini temin ve diğer taraftan ihracatımızın da ana kaynağını teşkil eder.”

Bu prensipten yola çıkılınca, artık görünüşe aldanma veya kazı koz görme mantığı, bize beğendiğimiz yanlışı, doğru diye kabul ettirebilir. Şöyle ki:

A- “Nüfusumuzun en büyük kısmının yaşayış seviyesini yükseltecek ve onları nispi bir refaha kavuşturmak suretiyle memleketimizde toplumsal adaleti tahakkuk ettirecek.”

B- “Büyük kitlenin iştira (satın alma) gücünün arttırılması, hem milli sermayenin terakümüne [birikmesine] yol açacak, hem de memleket pazarını harekete getirecek.”

C- “Böylece diğer bütün sahalardaki kalkınma gayret ve hareketlerimiz, ticaretimiz ve sanayileşmemiz, tarımsal kalkınmamızdan en geniş feyzini alacak.”

Aristoteles’ten beri gelen Skolastik usulüne göre, şöyle bakınca, bu programda mantıktan kuvvetli bir şey yok. Ama yalnız görünüş mantığı yani Skolastik düşünce kuvvetli burada. Bu görünüş, küp küp üstüne dizerek bulutlara kadar yükselmeye pek benzer. Dizilen küplerden birisi çürükse, hele en alttaki çekiliverirse, öteki küplerin başlarına geleni çömlekçi olmayan vatandaşlar da pekâlâ kavrayabilir. Biz bu dizinin en altındaki küpün durumunu belirtmeden evvel önce dizişin manasını, sonra da üst üste dizilen küpleri birer birer gözden geçirelim.

(Devam Edecek.)