Aşiret Devleti mi? Tayyipgiller’in Faşist Din Devleti mi?

05.08.2021
A+
A-

Mustafa Şahbaz

Tayyipgiller’in Faşist Din Devletini tanımlamak ya da deşifre etmek, kötülemek için kullanılan bir söz var, yazılı ve sözlü “muhalif” medyada: “Böyle bir uygulama aşiret ya da kabile devletinde bile olmaz.”

Bu sözle, sözüm ona Tayyip’in tek kişilik yönetim biçimi (Faşist Din Devleti) eleştirilmiş oluyor.

Aşiretin Devleti olur mu ki Tayyip diktatörlüğü onunla kıyaslansın?..

Bu sorunun cevabını sonraya bırakalım; günümüz kapitalist dünyasında devlet biçimleri ve demokrasi (akademik yaklaşımları bir kenara bırakarak) ne anlama gelir, kısaca değinelim.

 

Her burjuva demokrasisi, özünde burjuva diktatörlüğüdür

Yalnızca burjuva iktidarları değil, devlet doğduğundan beri egemen sınıfın ezilen sınıflar üzerindeki diktatörlüğünün adıdır devlet. Yani bir yerde bir devletten söz ettik mi, orada egemen bir sınıfın ezilen sınıf ve tabakalar üzerinde tahakkümünden, diktatoryasından söz etmiş oluruz. Çünkü Devlet denilen zor makinesi (asker, polis, mahkemeler, hapishanelere dayanan zor gücü), toplumda büyük çoğunluğu oluşturan ezilen üretici sınıf ve tabakaların, bu sömürüye tahammül etmesini, katlanmasını sağlayan, zorunluluk haline getiren, onu meşrulaştıran güçtür.

Ve devlet denilen aygıt insanlık var olduğundan beri var olagelmiş değildir. Tanımından da ortaya çıktığı gibi Sınıflı Toplumla birlikte ortaya çıkmıştır. Bir diğer deyişle sınıflı toplumu belirleyen Yazı ve Parayla birlikte doğmuştur Devlet.

Ondan öncesi sınıfsız toplumdur: İlkel Sosyalist ya da İlkel Komünal Toplumdur.

 

Demokrasi nedir?

En kısa tanımıyla; halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesidir.

Pekiyi sınıflı toplumlarda bu mümkün olmuş mudur? Yani halk, halk için halk tarafından yönetilebilmiş midir?

Hayır.

Örneğin Atina ve Roma Kentleri ve benzerlerinde Demokrasi ve Özgürlük köle sahipleri için geçerlidir. Köleler içinse koyu bir Diktatörlük söz konusudur. Feodal devlette derebeyiler özgür ve demokrasiden yararlanan kesim iken serfler için bu düzen diktatörlüktür.

Kapitalizmle birlikte artık Burjuva Demokrasisi yani Burjuva Diktatörlüğü dönemi başlar. Fakat insanlık artık Tarihsel Devrimler sürecinden çıkmış Sosyal Devrimler Çağı’na geçmiştir. Biliyoruz; Tarihsel Devrimlerde bir Medeniyet yıkılıyor yerine ya yeni bir Medeniyet kuruluyor ya da yıkılan Medeniyetin bir rönesansı başlıyordu. Fakat Sosyal Devrimlerle birlikte artık bir Medeniyet tümden yok olmuyor, sadece bir sınıfın egemenliği yıkılıyor; yerine yeni bir sınıf, egemen sınıf konumuna geçiyordu. O Toplum ya da Medeniyet toptan yok olmuyordu. Yani burjuvazi, derebeylerin saltanatını yıkıyor, yerine kendi düzenini kuruyordu.

Fakat gelgelelim artık Tarihin çarkı başka bir ivmeyle dönmeye başlamıştı. Burjuvazi, iktidarı, Din (Kilise) ve Dünya Derebeylerinden alırken ve alabilmek için işçileri ve köylüleri yedek güç olarak yanına almak zorundaydı. Din ve Dünya Derebeyleri birinci ve ikinci sınıfı oluşturuyordu; burjuvazi de dahil olmak üzere diğer halk kesimleri (işçiler, köylüler başta olmak üzere) Tiers État’yı (Üçüncü Sınıfı) oluşturuyorlardı. Burjuvazi devrim sonucunda derebeylerden iktidarı almış, kendi düzenini kurmuştu ama işçilerin ve köylülerin ve diğer halk kesimlerinin istekleri karşılanamamıştı. Köylüler ve diğer küçükburjuva katmanlar, önceki üretim biçimlerinden arta kalmış toplum katmanlarıydı ve istekleri geriye özlemle inmelenmişti. Ve sosyal yapıları gereği bireyciydiler ve kolektif aksiyondan yoksundular.

Fakat kapitalizm daha doğarken, onu yaratan burjuvazi, kendi eliyle kendi mezar kazıcısı olan İşçi Sınıfını-Proletaryayı yarattı. İşçi Sınıfı hem Modern bir sınıftı yani kapitalist üretimle dolaysızca ilişkiliydi hem de Kolektif Aksiyon bakımından o güne kadarki bütün sınıflardan bambaşka bir sınıftı. Güneşin altındaki yerini istiyordu. Burjuva düzen, onun istediği özgürlüğü ve eşitliği sağlamamıştı. İşçi Sınıfı Sosyalizm istiyordu. Sınıf yapısından gelen güçle örgütleniyor; sendikalar kurarak ekonomik ve sosyal mücadeleler veriyor; bununla da yetinmeyerek kendi Sınıf Partisini kurarak iktidar mücadelesi veriyordu. Fransız Devrimi 1789 tarihlidir. İlk Sosyalist İktidar özelliğini taşıyan ve ne yazık ki, 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e kadar, yalnızca 71 gün yaşayabilmiş olan Paris Komünü ile Fransız Burjuva Devrimi arası 82 yıldır. Dediğimiz gibi Tarihin akış hızı, artık Ortaçağ’daki gibi kaplumbağa hızı değildir; muazzam bir ivme kazanmıştır.

İşte bu gerçeklik, burjuva iktidarlarının ne kadar demokrat ya da totaliter olacaklarını belirlemiştir. Yani İşçi Sınıfı ne kadar örgütlü ve iktidarı talep eder konumdaysa burjuva iktidarının totaliterliği de o oranda azalmış; demokrat görünümü artmıştır. Hemen anlaşılacağı üzere bu, dümdüz bir çizgide gider gibi olmamıştır. Mücadelenin ülke ve dünya çapında alçalıp yükselmesine paralel olarak iniş çıkışlar göstermiştir. (Tabiî kapitalizmin metropollerinde, dünya çapulundan İşçi Sınıfına aktarılan -kırıntı kabilinden de olsa- değerler sayesinde, burjuva diktatörlükleri, daha bir demokrat görünme olanağına erişmişlerdir. Bizim gibi kapitalizmce geri ülkelerde Parababalarının böyle bir lüksü hiçbir zaman olmamıştır.)

Hele Büyük Ekim Devrimi’nden sonra Proletarya Heyulasından iyice ürken burjuva iktidarlar için “Sosyal Devlet”, “Sosyal Demokrasi” demagojilerine sarılmak; böylece halktan gelen sosyalizm talebini amortize etmek kaçınılmaz olmuştur. Türkiye’mizde bile 1960 sonrası Sosyalist Kültürün hızla gelişmesi karşısında panikleyen Parababaları, aynı demagojik politikayı “Ortanın Solu” biçimiyle piyasaya sürmek gereğini-zorunluluğunu duymuştu.

Burjuva demokrasisi, bir diktatörlük olmakla birlikte, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde, yine de görece bir demokrasi getirmiştir. Çünkü rekabetçi kapitalizmin iki olmazsa olmazı vardır:

1- Kapitalistler arası rekabet,

2- Burjuvazi ile Proletarya arasında rekabet yani ekonomik ve politik mücadele; Sınıflar Savaşı.

Fakat 20’nci Yüzyıl’la birlikte kapitalizm, en yüksek aşaması olan Emperyalizm aşamasına geçer. Bir diğer deyişle Tekelci Kapitalizm dönemi başlar. Hem ülke çapında hem de dünya çapında bir avuç tekelci sermayenin (Finans-Kapitalistlerin) iktidarı demektir bu. Artık siyasi gericilik dönemi başlar. Lenin’in özlü söylemiyle:

Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder.” (Emperyalist Ekonomizm, Marksizmin Bir Karikatürü, s. 42)

Lenin’in bu tanımından anlaşılacağı üzere, serbest rekabetçi kapitalizmi kaçıran Osmanlı ve onun devamı olan Cumhuriyet Türkiye’si, kapitalizme ancak tekelci çağında yani emperyalizm çağında geçebilmiştir. Bu yüzden de gerçek anlamda burjuva demokrasisiyle hiç tanışamamıştır. Siyasi anlamda Türkiye’de kapitalizm, daha doğrusu tekelci kapitalizm, “siyasi gericilik”e tekabül etmiştir.

Emperyalist metropollerde bu siyasi gericilik, Finans-Kapitalin en gerici, en şoven, en kanlı diktatörlüğü demek olan faşizme dek varır. Bu gidiş Hitler’leri, Mussolini’leri, Franko’ları yaratır. Emperyalistler, bu faşistleri ülkelerinde Sosyalizmi ve dünyada Sovyetler Birliği’ni yok etmekle görevlendirirler. İkinci Emperyalist Dünya Savaşı’nı kışkırtırlar. Fakat bu savaşın sonunda dünyanın üçte biri Sosyalist olur.

Ama bizim ülkemiz de dahil olmak üzere kapitalizmce geri kalmış ülkelerde ise emperyalistlerin ve yerli ortaklarının faşist eğilimleri hiç bitmez. İkinci Emperyalist Evren Savaşı’ndan sonra dünyada Emperyalizm Kenefinin Jandarması olan ABD, çıkarını tehlikede gördüğü uydu ülkelerde faşizmler tezgâhlamakta hiç tereddüt etmez. Endonezya’da 600.000 insanın canına kıymakta gözünü bile kırpmaz. İran’da Musaddık’a, Şili’de Allende’ye karşı faşist darbeler düzenlemekte, Vietnam’a, Irak’a, Afganistan’a savaş makinesini göndermekte ve oraları havadan, karadan ve denizden cehenneme çevirmekte hiçbir sakınca görmez. Ve işin en acı tarafı da bütün bunları demokrasi adına, insan hakları adına yaptığını söyler.

Türkiye de 12 Mart, 12 Eylül Faşist Darbeleriyle bu gericilikten nasibini alır.

ABD Emperyalizmi daha doğrusu emperyalizm, gittiği her ülkede en gerici sınıf ve tabakalarla işbirliği yapar. 1950’den sonra Türkiye’de kendine en uygun gerici sınıfla, yerli Finans-Kapitalistlerle ittifak kurar. Yerli Finans-Kapitalistlerin müttefiki ise Tefeci-Bezirgân Sermayedir. Böylece Yabancı Parababaları + Yerli Parababaları + Tefeci-Bezirgân Sermaye üçlüsünden oluşan gericiliğin sacayağı kurulmuştur.

Bu gericiliğin zirvesi Türkiye’yi NATO’ya sokmak olmuştur. Artık Türkiye, Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın geleneklerinden ve kazanımlarından hızla uzaklaştırılır; Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın en büyük müttefiki, destekçisi olan Sovyetler Birliği’ne düşman konuma sürüklenir. ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”nin bir parçası haline getirilir.

Bir taraftan Süper NATO, Türkiye’deki adıyla Kontrgerilla örgütlenmesi sürdürülür. Diğer taraftan “Yeşil Kuşak Projesi”nin zehirli meyveleri olan ve bugün Tayyipgiller’le en somut biçimini alan (Tabiî Fetocular ve diğer tarikatlar da aynı babanın uşaklarıdır) Dinci Gericilik örgütlenir.

Ve CIA’nın büyük becerisiyle, başta Türk Ordusu olmak üzere Kuvayimilliye’den, Laiklikten yana olan güçler, Ergenekon, Balyoz vb. operasyonlarla pasifize edilerek Dinci Gericiliğin temsilcisi Tayyipgiller’in AKP’si ile Türkeş’lerin Kontrgerilla’nın siyasi kanadı olarak örgütledikleri Faşist MHP’si iktidara oturtulur. Bugün bu iki gerici sınıfın (Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirgânlığın) temsilcileri, Türkiye’de Faşist Din Devletini hayata geçirmek için halka her türlü zulmü uygulamaktadırlar. İşin özeti budur.

Başa dönersek:

 

Aşiret Nedir? Aşiretin Devleti olur mu?

Burada sözü fazla uzatmaya gerek yoktur. Sözü doğrudan Engels Usta’ya verelim:

***

1- Her gens, kendi saşem (barış zamanında şef) ve şefini (askeri komutan) seçer. (…) Kadın-erkek, herkes, bu seçime katılıyorlardı. Ama seçimin öbür yedi gens tarafından _onaylanmış olması gerekirdi; seçilen, işte ancak o zaman bütün İrokualar Fedarasyonu’nun ortak konseyi tarafından törenle başkanlık makamına oturtulurdu. Bu olgunun bütün önemini, ileride göreceğiz. Saşem’in gens içindeki gücü ataerkil bir nitelikte, tamamen tinsel bir nitelikteydi; hiçbir zorlama aracına sahip değildi.

2- Gens, istediği zaman, saşemi ve askeri şefi görevinden alır. Bu iş de, erkeklerle kadınların bütünü tarafından kararlaştırılır. Görevden alınan büyükler, artık öbür insanlar gibi, basit savaşçılar haline gelirler. Bundan başka, aşiret konseyi, hatta gensin isteğine karşıt olarak, aynı biçimde, saşemleri görevinden alabilir.

(…)

5- Gens üyeleri karşılıklı yardım ve korumayla, özellikle, yabancılar tarafından yapılan bir sataşmanın öcünü birlikte almakla yükümlüydüler. Her birey, kişisel güvenliği bakımından gense güvenirdi ve gens tarafından da korunurdu; ona saldıran, bütün gense saldırıyor demekti. (…)

6- Gensin belirli adları ya da ad dizileri vardır ki, bütün aşiret içinde bu adları kullanma hakkı yalnızca ona aittir; öyle ki, her kişinin adı aynı zamanda onun hangi gense ait olduğunu gösterir. Gense ait bir ad, gense ait hakları içerir. ·

7- Gens, yabancıları üyeliğe kabul edebilir ve bundan ötürü, onları bütün aşiretin malı yapabilir. Öldürülmeyen savaş tutsakları, böylece, bir gensin üyeliğine kabul edilmekle, Senekalar aşiretinin üyesi durumuna geliyor ve bunun sonucu, gens ve aşiretin bütün haklarına sahip oluyorlardı. Üyeliğe kabul, yabancıyı erkek ya da kız kardeş olarak kabul eden erkek, ya da evlat olarak kabul eden kadın bazı gens üyelerinin önerisi ile oluyordu; kabulün onaylanması için gens içinde gösterişli bir kabul töreni yapılması zorunluydu. ·

(…)

10- Gensin bir konseyi, kadın-erkek, herkesin oy hakkına sahip bulunduğu, bütün ergin gens üyelerinden kurulu demokratik bir meclisi vardır. Saşemleri ve askeri şefleri bu konsey seçer, bu konsey görevden alırdı; öbür “iman koruyucuları” için de durum aynıydı. Bir gens üyesinin öldürülmesi dolayısıyla, kefaret bağışı (wergeld, kan helali) ya da davasını konsey kararlaştırır, yabancıları gens üyeliğine o kabul ederdi. Sözün kısası, konsey, gens içinde en yüce güçtü.

Amerikan yerlilerindeki tipik bir gensin ayırıcı nitelikleri işte bunlardır.

“Bütün üyeleri, karşılıklı özgürlüklerini korumakla yükümlü kişisel haklarda eşit, özgür insanlardır, ne saşemler, ne de askeri şefler herhangi bir üstünlük savında bulunabilirler; hepsi birden, kan bağlarıyla birleşmiş, kardeşçe bir topluluk oluştururlar. Hiçbir zaman formüle edilmiş olmamakla birlikte, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gensin temel ilkeleriydi; gens ise, bütün bir toplumsal sistem birimi, örgütlenmiş Amerikan yerlileri toplumunun temeliydi. Bu durum, Amerikan yerlilerinde herkesçe görülen gemlenmez bağımsızlık ruhunu ve kişisel davranıştaki ağırbaşlılığı açıklar.” (F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, 6’ncı Baskı, s. 115-119)

***

Aşiret ve aşiret düzeni budur. Ve de Sınıfsız Toplumun düzenidir.

Sınıfsız Toplumda adalet kavramı yoktur. Çünkü adaletsizlik yoktur.

Eşitlik kavramı yoktur. Çünkü eşitsizlik yoktur. Vb. Vb…

Ve devlet de yoktur. Çünkü başka bir sınıfa çıkarlarını dayatmak için devlet denen zor gücüne ihtiyaç duyacak bir egemen sınıf da yoktur. Hemen anlaşılacağı üzere ezilen bir sınıf da yoktur.

Tayyipgiller’in yönetim biçimini “Aşiret Devleti” benzetmesiyle nitelemek (teorik yanlışlığı bir yana) onu yermek değil övmektir.

Günümüz dünyasında elbette bu denli saf aşiret düzenleri ancak Amazon Ormanlarında yeni yeni ulaşılan toplumlarda görülebilir. Sınıflı Toplumun ezdiği, çürüttüğü günümüz dünyasında aşiretler de elbette yozlaşmışlardır. Sınıfsız toplum davranışlarının önemlice bir kısmını kaybetmişlerdir. Fakat kalan sınıfsız toplum gelenekleri bile onları farklı kılmaya yeter.

 

Tayyipgiller Devletinin özü nedir?

Günümüz burjuva toplumları, yukarıda değindiğimiz sınıflar savaşının belirlediği duruma bağlı olarak hukuki bakımdan birkaç kategoriye ayrılabilir. Burada amacımız bir hukuk dersi vermek olmadığına göre, çok çeşitli tanımlamaları bir kenara koyabiliriz. Sadeleştirerek şöyle sınıflandırabiliriz:

a) Hukuk Devleti: “En kısa tanımıyla, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukuki güvenlik sağlayan devlettir.” (Ergun Özbudun, Aktaran Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri.)

b) Hazine Teorisi: Bu teoriye göre; “devlet hazinesi, hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel kişilik olarak düşünülüyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayrılıyordu. (Böylece – M. Ş.) idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlal edilen kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkânı tanınmaktadır.” (Kemal Gözler, age.)

c) Polis Devleti: kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine külfetler yükleyebilen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan’ devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi.” (Kemal Gözler, age.)

Kemal Gözler Hoca’nın, sıralaması, bizim koyuşumuzun tersidir. Doğrusu da odur. Çünkü tarihsel evrim, iyiye doğru gidiş, Polis Devletinden Hukuk Devletine doğrudur. Fakat biz Türkiye’deyiz. 1961 Anayasasının getirdiği, kediye göre budu, Burjuva Demokrasisi iyi kötü bir demokrasi içeriyor ve Hukuk Devletini öngörüyordu. Bizde evrim değil karşıevrim oluştu. Tefeci-Bezirgânlığın temsilcileri eliyle ülke, Hukuk Devletinden Polis Devletine doğru (d)evrildi. Biz de bu geriye gidişi göze batırmak için gelişimi tersinden koyduk. Daha da doğrusu Türkiye gerçekliğine uygun bir sıralamayla verdik.

Lakin Polis Devleti demek bile Tayyipgiller iktidarını anlatmaktan acizdir. Onu tam adıyla anmak istersek: Tayyipgiller’in Faşist Din Devleti dememiz gerekir.

Bu Antika-Modern Parababalarının gerici devlet anlayışını ve uygulamalarını; “Aşiret Devletinden bile kötü”, diyerek nitelemeyi de, İlkel Sosyalist-Sınıfsız Toplum demek olan Aşiret adına, hakaret sayarız.