Milleti kandırmayın! Ekonomik ve Sosyal Adalet olmadan olmaz!

14.12.2022
A+
A-

Av. Tacettin Çolak

Altılı Masa denilen “çevrimiçi muhalefet”, aylardır toplantı yapıp dağılmakta. Oluşturdukları “alt komisyonlar” da toplanıp dağılıyor.

Halka somut bir hedef göstermedikleri gibi, alt düzeylerde “cumhurbaşkanı adayı kim olsun, şu olsun bu olmasın” türünden tartışmalarla geçti günleri.

Geçtiğimiz günlerde ise “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi”ni büyük bir tantana ile açıkladılar. Tabiî her zaman olduğu gibi yandaş ya da muhalif bütün TV kanallarındaki “herbokologlar” sündüre sündüre tartışmaya başladılar, güzellemeler yapanlar da eleştirenler de oldu.

Bu Anayasa değişiklikleri, adı üstünde öneri ve ilk seçimde yaşama geçmeleri mümkün değil. Mecliste nitelikli çoğunluk sağlandıktan sonra gündeme getirilip sonuç alınabilecek düzenlemeler.

Ancak bu haliyle bile altılı masadakilerin yarın iktidara geldiklerinde uygulayacakları sistemin yine yerli-yabancı Finans-Kapitalistlerin (Parababalarının) sömürü ve soygun düzeninden başka bir şey olmayacağı açıktır.

“Anayasa Değişikliği Önerisi”nden sonra açıkladıkları “Ekonomi Vizyon Belgesi”nin mimarları arasında; Daron Acemoğlu, Jeremy Rifkin, Refet Gürkaynak, Hakan Kara, Ufuk Akçiğit gibi burjuva ekonomistlerinin bulunması bunu göstermektedir.

Yani bunların vizyonu da ABD Emperyalizminin yetiştirmesi; Dünya Bankası, IMF, DTÖ gibi emperyalist örgütlerin, dolayısıyla Batılı Finans-Kapitalistlerin sözcüleri ve yine içeride AKP’nin vurgun politikalarının uygulayıcıları tarafından belirleniyor.

Örneğin; Daron Acemoğlu’nun kim olduğuna kısaca bir göz atalım.

Acemoğlu, Türkiye’nin “2002-2007 dönemi AKP’siyle altın çağını yaşadığını ve bu dönemin Devri-Saadet dönemi olduğunu” söyleyen eski bir AKP yandaşı.

Devlet-Toplum karşıtlığına dayanan çelişkiyi koalisyonlarla, uzlaşmalarla bağdaştırmayı, dengelemeyi savunuyor. Sınıfların, çıkar çatışmalarının bulunmadığı, mülkiyet ilişkilerinin sorgulanmadığı bir yönetim biçimini modelliyor.

Yerli-yabancı tekellerin çıkarlarını koruyan bir ekonomide, başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere tüm emekçi halkımıza; yeni borçlar, yeni açlıklar-yoksulluklar, işsizlik-pahalılık, zam, zulümden başka bir şey çıkar mı?

Akademik bir toplantı şeklinde saatlerce süren İstanbul’daki “Ekonomik Vizyon” sunumunda özetçe Kemal Derviş politikalarının revize edilmiş hali vardı. Örneğin, özelleştirme vb. yollarla yerli-yabancı Parababalarına yeyim ettirilen kamu mallarının tekrardan kamuya döndürüleceğine ilişkin tek bir cümle yok sunumda.

Peki ne var?

Mesela, “Temiz fonlar ülkemize gelecek. Temiz parayla yeni yatırımların önünü açacağız” şeklinde Selin Sayek Böke’nin ağzından dökülen Uluslararası Finans Örgütlerine teslimiyet var.

Yine Kılıçdaroğlu’nun; “Ne derlerse desinler inandığım vizyon yolculuğundan asla geri adım atmayacağım. Çünkü ne istediğimi ve bu yolun nereye varacağını daha başlarken biliyordum. Hepiniz şuna inanın Bay Kemal çıktığı yoldan asla geri adım atmaz.” gibi birinci tekil şahıslı cümlelerle kendisini öne çıkarması var.

Kılıçdaroğlu bunu hep yapıyor. Bunu yaparken de kendisinin Tayyip’ten farklı olduğunu, demokrat olduğunu da yutturmaya çalışıyor.

Elbette yalan söylüyor.

Çünkü, nasıl ki AKP’de Tayyip’in sözünün üstüne söz söylenemiyorsa CHP’de de Kılıçdaroğlu’nun sözüne karşı çıkan kişi anında örgüt dışına atılıyor.

Hikmet Kıvılcımlı, Hukuk Fakültesinin çağrısıyla hazırlanan ve 15 Haziran 1956’da İstanbul Üniversitesine sunulan Anayasa Teklifi’nin Önsöz’ünde bu tür siyasileri, bakın nasıl teşhir ediyor:

“(…) tek kişi kahramanların yüce idealistliklerine (ülkücü iyi niyetliliklerine) bırakılmış bulunan yürütme yetkisinin -ister iyi ister kötü niyetle olsun- en sonunda Diktatörlüğe dökülmekten kurtulamadığını bugün artık Türkiye’de kabul etmeyen sağır sultan kalmamış gibidir.”

Kıvılcımlı, bu tespiti 66 yıl önce yapar. Ancak aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiş ve Tayyip örneği capcanlı önümüzde dururken tekrar, yine “tek kişi kahramanların” kurtarıcılığını topluma dayatıyorlar.

Doğu toplumlarının kahredici kaderi bu ne yazık ki…

Öte yandan, altılı masa bileşenlerinden ikisi (Davutoğlu ve Babacan), AKP’giller iktidarının suçlarına ortak olanlardır. Bugüne kadar uygulanan zulüm politikaları hakkında kendi dönemleri için herhangi bir özeleştirileri de yapmadılar. Değiştirmek istedikleri “sistem”in, ülkenin başına bela edilmesindeki sorumluluklarını kabul etmiş değiller.

İşte bu yirmi yıllık vurgun, talan ve yıkım politikalarının mimarları şimdi de kalkmış halkımızın karşısına “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” projeleri koyuyorlar. Önerdikleri ise 12 Eylül Faşizminin ürünü Anayasada bugüne kadar yapılan değişikliklere bir yenisini eklemek.

Elbette, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diye dayatılan Tayyibistan Diktatörlüğü’nün Anayasal dayanaklarının ortadan kaldırılması gerekir.

Elbette bugün itibariyle tamamen sembolik hale getirilmiş olan TBMM’nin işlevinin artırılması, Meclis içinden çıkmış başbakan ve bakanlar kurulu, soru-gensoru vb. denetleme sistemlerinin getirilmesi gerekir. Yüksek yargı üyelerinin seçimi ve bileşimini değiştirmek, savunma mesleğini güçlendirici düzenlemeler eksik de olsa olumludur.

Ne var ki, bütün bunları statükoyu koruyarak yapma peşindeler.

Örneğin, ısrarla ve inatla 1961 Anayasasından uzak durmaktalar. İkili Meclis ellerini yakıyor.

Oysa Senato; yasama faaliyetinin kalitesini artıran bir kurumdur.

Yirmi yıllık AKP iktidarında; “Yok kanun, yap kanun. Yaparım olur, bozarım olmaz!” (*) oldubittileriyle çıkartılan, daha yürürlüğe girmeden yeni kanunlarla değişiklikler yapılan binlerce kanunun sadeleştirilmesi, yenilerinin de kanun yapma tekniğine uygun olmasını sağlayan kurumlardan birisidir Senato.

Yine 600 milletvekili ne işe yarıyor? Meclisin kalitesini mi artırıyor?

Hayır!

Tam tersine, büyük çoğunluğu grup başkanvekillerinin işaretine bakan otomatlar durumunda.

Ama bu sayıyı koruyorlar.

Niçin?

Çünkü bunlar da “Ucuz Devlet” ilkesini benimsemiyorlar. Milletvekilliğini vurgun kapısı olarak görüyorlar. Hal böyle olunca Siyasi Partiler Yasasındaki, Seçim yasalarındaki statükoya hiç dokunmuyorlar. Yani başta Genel Başkanlar olmak üzere, siyasi parti genel merkezlerinin aday belirlemelerdeki hâkimiyetlerini aynen koruyorlar.

Özgür toplupazarlık, sendikalaşma ve örgütlenme hakkına hiç gelmiyorlar. Sendikal alandaki işkolu-işyeri barajı ve kaynaktan aidat kesme gibi sarı sendikacılığın en önemli besi kaynaklarına hiç dokunmuyorlar.

Dolayısıyla “ekonomik adalet” konusunda tek kelime etmiyorlar.

Topluma umut pompalamak için hazırlanan bu metni; Hikmet Kıvılcımlı tarafından hazırlanan Anayasa Teklifi ile karşılaştırınca aradaki uçurumu netçe görebiliriz.

Örneğin Kıvılcımlı Usta, Teklifin Önsöz’ünde, “Ekonomik ve Sosyal Adalet”i şöyle tanımlar:

“Türkiye’mizde ve dolayısıyla Anayasa’mızda eksikliği en çok duyulan, hatta adı anılmayan hak: Ekonomik ve Sosyal Adalet’tir. Bazı kesimler, son günlerde sık sık Sosyal Adalet sözünü ele alıyorlar. Fakat tek başına Sosyal Adalet oldukça soyuttur ve kolayca silikleştirilebilir. Sosyal Adaletin elle tutulur, gözle görülür karşılığı, yani maddi temeli Ekonomik Adalet’tir.

“Birbirinden ayrılmaması gereken ikiz kardeşler, Ekonomik ve Sosyal Adalet, milli ekonomimizin gelişimi ile milli gelirimizin paylaşımını birbirinden asla ayırt edilemez iki kutup saymaktır. Buradaki iki kutup: (Ekonomik gelişim) ile (Ekonomik paylaşım) birbirinden ayrıldı mı, yalnız Adalet değil, aynı zamanda Ekonomi de kısırlaşır. Türkiye’mizin bugünkü tarihi durumunda Ekonomik güçlük ve geriliklerimizin Sosyal haksızlık ve adaletsizliklerimizle atbaşı beraber gitmesi, bir kör tesadüf değil, bu sebebin kaçınılmaz sonucudur.

Sonuç olarak; “Ekonomik ve Sosyal Adalet prensibini ciddiye alan bir demokrasi, Fransız filozofu Marquis de Condorcet’nin iki yüz yıl önce söylediği kelimelerle: “En kalabalık, en fakir sınıfın, maddi, manevi, sosyal, ruhi iyileşmesi” olmalıdır.”

Gerisi lâfı güzaftır…

 

(*) Enver Paşa’ya atfedilen bir sözdür.