Neşet Ertaş ve Halk Sanatçılığı

01.09.2015
A+
A-

 

İnsanlar kendini bilebilseydik

Dünyada haksızlık kavga olmazdı

İnsan doğan yine insan ölseydi

Belki de dünyada havyan kalmazdı

Söze Neşet Usta’nın bir eseri ile başlayayım istedim. Bir efsane geçti dünyamızdan. Şöhreti sınır, dil, ırk dinlememiş bir efsane. 1938 yılında Kırşehir Çiçekdağı’nda dünyaya gelen, ülkemizde yaşayan tüm halkların ortak acılarına, sevinçlerine eşlik etmiş, onları sazı ve sözüyle dile getirmiş bir efsane.

Küçük yaşta tanışmış yoklukla, acılarla. Küçük yaşta çalışmanın ne olduğunu öğrenmiş. Para kazanmaya başlamıştı. Daha küçük bir çocukken, babası Muharrem Ertaş ile birlikte ekmek peşinde yörenin düğünlerine gitmiş, türkü söylemiş, bozlak söylemiş, oyun havaları eşliğinde köçeklik yapmıştır. Söylediği eserlerdeki tavırların ya da kendi yazdığı fazlaca eserin sözlerinin çok güçlü bir kitleye etki etmesi ve o kitlenin sorunlarını yansıtmasın da bu çocukluk dönemi anılarının da etkisi vardır. Sürekli halk karşısına çıkmakla, insanların farklı sevinçlerini, farklı acılarını görüp kendi yaşadığı acılarla harmanlayınca da içten ve insanlara bunu en içten göstermesine olanak sağlamıştır. İlk plağını 1957 yılında İstanbul’a gelerek Şen Çalar Plak’ta çıkardı büyük usta. Babası Muharrem Ertaş’ın “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül’’ isimli türküsünü seslendirdi bu plakta. Orta Anadolu Abdalları’nın  sanat geleneği içerisinde özellikle babası olmak üzere, kendisinden önceki bütün ustaların çalış ve söyleyiş tavırları Neşet Ertaş’ın da zaman içinde yorumlama yeteneğiyle birleşip ortaya harikulade bir tını, bir yorum, bir farklılık çıkardı. Yaşar Kemal’in nitelendirdiği gibi “Bozkırın Tezenesi’’ Neşet ustanın bu kültür mirasçılığı ve aktarıcılığı sayesinde,  bu ilk plağı halk tarafından çok ilgi görmüş, beğenilmiştir. Daha sonraki plaklarda, albümlerde ve konserlerde de o ilginin azalmadan devam ettiğini görüyoruz. Halkımızın ezbere bildiği Neşet Ertaş’a ait sevda türkülerinin yanı sıra sosyal olayları ya da farklı acıları konu almış birçok türküsü de vardır ustanın. “Hapishanelere Güneş Doğmuyor” , “İnsanlar Kendini Bilebilseydi’’, “Gine mi Gurbete Düştü yolumuz’’, “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm’’ vb. türküleri yüzlerce eserinin sadece çok küçük bir bölümünün örneğidir. Hapishanelerdeki acılara, ayrılığa, gurbete, açlığa, sevdaya değinmiştir hep. İlk notayı vuruşundan itibaren, dinleyenin gönlünde onun tabiriyle, ‘aha şurasında’ bir titreşim-vibrasyon oluşur.

İnsanlar sevdiğinden, sevdiği insanlardan ayrılmak zorunda kalır onu dinler; sevdiği birini kaybeder onu dinler; insanların kötülüğünden şikâyetçi olur onu dinler; sevdalanıp dinler, onu dinleyip sevdalanabilir… Her sorunu dile getirmiştir. Özellikle emekçi insanlarımızın, Neşet Usta’nın dediği gibi ‘dertlendiğinde bir cigara yakıp’ dinlediği eserler olma şerefine erişmiştir onun türküleri, bozlakları.

O hep halk sanatçısı oldu. Eskiden veya şimdi gözünü para hırsı bürümüş saray soytarıları gibi lüks salonlardaki lüks sofralarda, ‘Sarayların sanatçısı olmadı.’ Hatta Süleyman Demirel’in döneminde ona verilen ‘Devlet Sanatçısı’ ünvanını reddedip; ‘Ben halkın sanatçısı kalayım daha iyidir benim için.’ dedi. Bağlamadaki ve sesindeki icra ustalığı; saz virtüözlüğü; kullandığı yöresel ağız ve hançereleri ve çalış tavrı eskiden de olduğu gibi şuan hala halk müziğiyle uğraşan müzisyenlerin, müzik öğrencilerinin ayrı bir uğraş alanı olmuştur. Hatta UNESCO tarafından ‘Yaşayan İnsan Mirası’ kabul edilmiş; 2011 yılında İTÜ Devlet Konservatuarı fahri doktora ünvanına layık görülmüş, tavrı ve türküleri ders olarak okutulmuştur. Tabiri caizse bu kadar iyi yerlere gelmek, bu kadar büyük başarılara imza atmak; dört bir yana yayılan bir üne sahip olmak onda ‘Büyüklüğün kadar küçül’ ilkesini hayata geçirmiştir. Çok fazla para kazanabilme olanağına sahip olmasına rağmen her zaman mütevazı evinde, mütevazı yemekleriyle yani mütevazı yaşamıyla sürmüştür ömrü. Ta ki 25 Eylül 2012 gününe kadar…

O gün tüm televizyonlar, gazeteler, internet siteleri Bozkırın Tezenesi‘nin ölümünü haber yapmış, insanlara duyurmuştur. Devlet erkânından bazı isimlerin de cenazeye katılıyor olmasından kaynaklı ‘Cenazenin Cami’den mi yoksa Cem Evi’nden mi kaldırılacağı’’ türü tartışmalar açılmış ve bu tartışmalar akıllara ‘Neşet Ertaş Alevi miydi?’ sorusu getirmiştir. Oysa insanların etnik ve dini kökenlere göre ayrılmasını eleştirirdi Neşet Ertaş. O’nun tek derdi ‘sadece gerçek insan’’ olabilmekti. İnsanlar onun mezhebini, ırkını bilmemiş ve merak etmemişti hiç. Onun yaptığı gibi… Bütün bu tartışmalara rağmen, tam da Usta’nın istediği gibi; şarkıcısı, heykeltıraşı, ressamı, oyuncusu, yazarı, şairi, sporcusu, ateisti, Müslüman’ı, Alevi’si, öğrencisi, fakiri, emekçisi yani halkın her kesiminden insan cenazesinde yan yana saf tuttu. Ve böyle uğurlandı büyük usta…