“Paranın Tanrısallığı” ve Kaçak Saray’ın sanatçı müsveddeleri üzerine

05.01.2022
A+
A-

AB-D Emperyalistleri ve Siyonist İsrail tarafından devşirilen, projelendirilip partileştirilen ve iktidar koltuğuna oturtulan AKP’giller’in 19 yıldır bekçiliğini yaptığı sömürü ve vurgun düzeninde halkımız, ekonomik anlamda tam bir cehennem yaşıyor. İşsizlik, pahalılık, zam, zulüm düzeninde geçinemeyen, evine ekmek götüremeyen kimi insanlarımız iki, hatta üç işte birden çalışmak zorunda kalıyor; yine geçinemiyor. Temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan kimi insanlarımız ise hissettikleri ağır psikolojik baskıya katlanamayarak çareyi ne yazık ki kendi varoluşlarına ilişkin en son ve en acı sözü söylemekte buluyorlar; intihar ediyorlar.

Ülkemizin bütün kaynakları, zenginlikleri ve halkımızın alınteri; Kaçak Saray’a ve bu düzenden nemalanan; her fırsatta ve her durumda kârlarına kâr katan Parababalarının kasalarına akıyor. Bu durumun bir numaralı müsebbibi olan AKP’giller İktidarının temsilcileri ise halkımızı bu cehenneme mahkûm etmekle kalmıyor, aynı zamanda yaptıkları açıklamalarla halkımızla düpedüz alay ediyorlar. Bu konudaki en çarpıcı örnekleri, Gazetemizin bir önceki sayısında M. Gürdal Çıngı imzasıyla yayımlanan; “Aynı toptan kesme bunlar: Vatan ve Halk düşmanı hepsi…” başlıklı makalede görmek mümkündür. (https://kurtulusyolu.org/ayni-toptan-kesme-bunlar-vatan-ve-halk-dusmani-hepsi/)

Bu halk düşmanları, kuşkusuz temsilcisi oldukları Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin düşünce ve davranış kalıplarına uygun davranıyorlar. Milyonlarca insanımız kendileri yüzünden açlık ve sefaletle yüz yüze gelirken, bu insani değerlerden nasibini almamış kişilerin halkımızla alay etmeleri kendileri açısından doğaldır, bunda şaşılacak bir yön yoktur.

Fakat son zamanlarda bir de çilekeş halkımıza “şükretmeyi” telkin ederken bir taraftan da sırtını Kaçak Saray’a dayayarak zevk-ü sefa içinde yaşayan sanatçı müsveddeleri medyada boy göstermeye başladı, bildiğimiz gibi. HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’un “İhanet Yılları” olarak nitelendirdiği bu kara günlerde, bu ahlâk yoksunlarını bir bir saymaya, sözlerini hatırlatmaya gerek duymuyoruz; yalnızca güncel bir iki örnekle yetinelim.

Uçkur peşkir medyasının on yıllardır vazgeçemediği, bedenini metalaştırdığı, ahlâk nedir bilmez Hülya Avşar, sanki AKP’giller’in yarattığı cehennemde kendisi yanıyormuş gibi halkımıza “simit” yemeyi telkin ediyor:

“Şarkıcı Hülya Avşar, magazin muhabirlerinin ‘ekonomi’ sorusu üzerine ‘Bu saatten sonra simit mi yiyeceğiz falan diyorlar. Gerekirse yenecek ama bu günler de biraz kolay atlatılacak’ yanıtını verdi.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/hulya-avsar-gerekirse-simit-yenecek-ama-bu-gunleri-atlatacagiz-1894047)

Yine sözde “tasavvuf müziği sanatçısı” Ahmet Özhan,  Audi marka son model aracıyla soluğu Sabah Gazetesi’nde alıyor ve “Türkiye siyaseti ve ekonomisine dair” görüşlerini açıklarken halkımıza, zar zor alabildiği bir ekmeği dahi yarıma düşürme telkininde bulunuyor. En ufak bir utanma sıkılma belirtisi göstermeden ağzından şu sözler dökülüyor:

“Bugün içinde olduğumuz ekonomik döngüde gerekirse bir ekmek yerken bunu yarım ekmeğe düşüreceğiz. Bunun mükâfatını alırız. Bakın Cumhurbaşkanımız Amerikan hegemonyasıyla birlikte dolara da ‘one minute’ dedi. Bu bir tam bağımsızlık mücadelesidir. Muhalifler bunu anlamak istemiyorlar. Yumuşak huylu bir adamımdır. Ama biri dinime, milletime, devletime laf söylerse ağzını yırtarım.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/ahmet-ozhan-tepki-ceken-kriz-aciklamasi-gerekirse-bir-ekmek-yerken-bunu-yarim-ekmege-dusurecegiz-1895611)

Gerçekten de her satırını okurken midemiz bulanıyor, insanlığımızdan utanıyoruz. Özhan’ın sözlerinde Tayyip ve Kaçak Saray’a yaranma kaygısı, hamaset, yalan, iftira, din sömürüsü, ne ararsanız var…

Gördüğümüz gibi İşçi Sınıfımıza reva görülen “Asgari Ücret” adını verdikleri sefalet ücretinin birkaç katını, işkembelerine götürdükleri lüks ve pahalı menüler için bir öğünde masaya bırakan bu ahlâksızlar; insanlarımıza “simit”, “yarım ekmek” yemelerini öğütlüyor.

Şimdi bu Kaçak Saray yaltakçılarına sanatçı mı diyeceğiz?

Zinhar…

Bırakalım gerçek sanatçı olmayı, insan olmayı bile başaramamıştır bu sanatçı müsveddeleri. İnsan olabilmek, insanların çektiği acılara sırtını dönmemeyi gerektirir. Ahlâklı olmayı gerektirir. Para pul, makam mevki için halkını satmamayı gerektirir.

Ya sanatçı olmak?

O da her şeyden önce Sınıflı Toplumda, onun günümüzdeki biçimi olan Burjuva Toplumunda ezilen kitlelerden yana tavır koymayı, egemen sınıflara karşı muhalif bir tavır takınmayı gerektirir. Yani halkçı olmayı gerektirir. Ömür boyu dik bir duruş sergilemeyi, bu dik duruşunu, muhalif kimliğini sanatına da yansıtmayı gerektirir.

Ancak yukarıda isimlerini midemiz bulanarak andığımız sanatçı bozuntuları için en önemli şey, tıpkı övgülere boğdukları AKP’giller’de olduğu gibi paradır. Bunlar da tıpkı AKP’giller gibi Para Tanrısı’nın kullarıdır. Ondan başka hiçbir şeye tapınmazlar, isteseler de tapınamazlar.

Bakın, Marks Usta 1844 yılında kaleme aldığı “Elyazmaları”nda “Burjuva Toplumda Paranın Gücü” başlığı altında yaptığı dâhiyane çözümlemelerde bu Para Tanrısı’nın kudretini ne kadar net ve çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:

“Demek ki para, her şeyi satınalma niteliğine sahip olarak, tüm nesneleri sahiplenme niteliğine sahip olarak, üstün eldecilik olarak (posession, tasarruf) olarak nesnedir. Niteliğinin evrenselliği, özünün sonsuz erkidir. Öyleyse sonsuz erk olarak görünür… Para, gereksinme ile nesne arasında, insanın yaşamı ile geçim aracı arasında aracıdır. Ama benim yaşamıma orta terim işini gören şey, benim için öteki insanların varlığına da orta terim işini görür. O, benim için öteki insandır.” (Karl Marks, 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe, Sol Yayınları, Çev: Kenan Somer, 4’üncü Baskı, s. 206)

Açıkça görüldüğü gibi para, sınıflı toplumda insanları hem kendilerine hem de diğer insanlara karşı yabancılaştıran bir araçtır. Marks Usta, 1844 Elyazmaları’nda Shakespeare’in “Atinalı Timon” adlı oyunundan, sınıflı toplumda paranın gücünün anlatıldığı şu benzersiz bölümü aktarır:

“Altın! Sarı, pırıl pırıl değerli altın! Hayır gök tanrıları, ben hafifmeşrep bir âşık değilim… Şu azıcık altın akı kara, güzeli çirkin, haklıyı haksız, soyluyu soysuz, genci yaşlı, yiğidi alçak kılmaya yeter… Bu altın sizin rahip ve hizmetkârlarınızı mihraplarınızdan uzaklaştıracak; can çekişenlerin başı altından baş yastığını çekip alacak; bu sarı köle antları tutturup bozduracak, kargışlıları kutsayacak, cüzamlıya taptıracak, hırsızlara senatörler sırası üzerinde yer, san, saygı ve övgü kazandıracaktır; iki gözü iki çeşme dulu yeniden evlenmeye götüren de odur. Bir iğrenç yaralar hastanesinde memelerini kestirecek kadını, altın güzel kokular sürer, mis gibi yapar, yeni baştan bir nisan gününe çevirir onu. Hadi kargışlı maden, tüm insanlığın orta malı orospu, sen ki uluslar arasına anlaşmazlık sokarsın…” (age, s. 206) 

İşte bu çarpıcı pasajdan sonra Marks Usta, Shakespeare’in “altın” diyerek ifade ettiği paranın “tanrısallığı”nı şu sözlerle ifade eder:

“Shakespeare özellikle paranın iki özgülüğünü vurgular:

“1- Görünür tanrısallık, tüm insanal [insani] ve doğal niteliklerin kendi karşıtlarına dönüşümü, şeylerin karışıklık ve evrensel bozulmasıdır o; olanaksızlıkları bağdaştırır.

“2- Evrensel kibar orospu, insanların ve halkların pezevengidir para.

“Paranın tüm insanal ve doğal nitelikleri bozup karıştırması, olanaksızlıkları bağdaştırması –tanrısal güç– onun, insanların yabancılaşmış, yabancılaştıran ve kendine yabancılaşan cinsil özü [türsel mahiyeti] olarak özünde içerilmiştir. İnsanlığın yabancılaşmış erkliğidir o.” (age, s. 208)

Bilimsel Sosyalizmin Engels’le birlikte iki kurucusundan biri olan Marks Usta aynı eserinde, aslında bugünün Türkiye’sindeki çürümüşlüğün, “İhanet Yılları”nın neden yaşandığını da şu sözlerle ortaya koyar, tam 178 yıl önce:

“O zaman para, kendi için öz (essences pour soi) olduklarını ileri süren bireye ve toplumsal bağlara vb. karşı, o bozulma erkliği olarak da görünür. Sadakati sadakatsizlik, sevgiyi nefret, nefreti sevgi, erdemi kusur, kusuru erdem, uşağı efendi, efendiyi uşak, aptallığı akıllılık, akıllılığı aptallık durumuna dönüştürür.” (age, s. 209)

AKP’giller avanesi ve Kaçak Saray’a sırtını yaslamış olan tüm gazeteci, yazar, hukukçu, bilim insanı, sporcu, sanatçı müsveddeleri işte Marks Usta’nın eşsiz çözümlemelerinde ifadesini bulan bu “tanrısal gücün” yani paranın, yani Para Tanrısı’nın esiridirler. Türkiye’deki ekonomik felaketi, halkımızın yaşadığı cehennemi bal gibi bilmelerine rağmen H. Avşar, A. Özhan gibi zavallıların “simit” ve “yarım ekmek” edebiyatı yapmaları bundandır. İşte bu sebepten dolayı bu zavallılara ne insan denebilir, ne de sanatçı…

Bütün ahlâki, insani değerlerin egemen sınıflar tarafından çürütüldüğü, yok edildiği günümüz modern toplumunda tüm maddi değerleri yaratan başta İşçi Sınıfı gelmek üzere emekçilerdir. İşçi Sınıfının işgücünü sömürerek, artıdeğer sömürüsü yaparak ceplerini dolduranlar ise bir avuç Parababası ve onların siyasi plandaki temsilcileridir. Toplumumuzdaki tüm eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, haksızlıkların, ahlâki çürümenin temelinde işte bu insancıl olmayan düzen yatmaktadır. Yukarıda isimlerini tiksintiyle andığımız zavallıların içinde bulundukları durum, Burjuva Toplumdaki ahlâki çürümenin sadece küçük bir örneğidir. Esasında Burjuva Toplum biçimi, başlı başına ahlâksızlığın kaynağı, bizzat kendisidir.

O halde Marks Usta’nın da netçe ortaya koyduğu gibi çürümüş bir toplumda sanat da dahil olmak üzere bütün üstyapı kurumlarının kökten değişmesi, parçalanması ancak ve ancak egemen üretim yordamının kökten değişmesi ve parçalanmasıyla; sermayenin yani para sahiplerinin geniş kitleler üzerindeki sultasına son vermekle mümkündür. Yani İşçi Sınıfı İktidarıyla mümkündür.

İşte o zaman insanlar Para Tanrısı’nın esiri olmayacaktır çünkü paranın “tanrısal niteliği” ortadan kalkacaktır. Sanatçılar toplum yararına gerçek sanatsal ürünler ortaya koyacak, bilim insanları halk yararına bilimi geliştirecek, gazeteciler gerçekten gazetecilik yapacak, hâkimler emri vicdanlarından ve yasalardan alarak kararlar verecektir. İşte o zaman “insan, insan olarak görülecektir”. Gerisini Marks Usta’nın şu ölümsüz satırlarından izleyelim:

“Eğer sen insanı insan olarak ve onun dünya ile ilişkisini de [parasal değil de – K. Y.] insanal bir ilişki olarak görürsen, sevgiyi ancak sevgi ile güveni ancak güven ile vb. değiştirebilirsin. Eğer sanattan zevk almak istersen, sanat kültürüne sahip bir insan olman gerekir; eğer öbür insanlar üzerinde etkili olmak istersen, öbür insanlar üzerinde gerçekten yönlendirici ve uyarıcı bir etkisi bulunan bir insan olman gerekir. İnsan ile –ve doğa ile– ilişkilerinin her biri senin gerçek bireysel yaşamının, istencinin nesnesine uygun düşen belirli bir belirtisi olmalıdır.” (age, s. 210)

“İnsanı insan olarak görmek” ancak ve ancak Sosyalist Toplumda başlar, Komünist Toplumda gerçek ifadesini bulur. Görev; paranın egemenliğine, sermaye sahibi bir avuç Parababasının azgın sömürü ve tahakküm düzenine son verecek olan yolda, Sosyalizm yolunda, Komünist Toplumun inşası yolunda aralıksız şekilde mücadele etmektir.

Ülkemiz koşullarında Halkın Kurtuluş Partisi öncülüğünde yürütülen Devrimci Demokratik Halk İktidarı mücadelesi, insanın parasal ilişkilerden bağımsız biçimde sadece insan olarak görüleceği toplum biçimine doğru giden yolda aşılması gereken bir basamaktır. Bu basamak aşılacak, bu mücadele er geç zafer kazanacak, insanlık hak ettiği toplum biçimine mutlaka kavuşacaktır.