Pratik Devrim Orijinalliğimiz: Gençlik

30.09.2025
1.564
A+
A-

Hikmet Kıvılcımlı

“Her yiğidin” bir yoğurt yiyişi, her ülkenin Teorice ve Pratikçe bir Devrim yapışı olur. Pratik’ten başlayalım. Türkiye’nin devrim orijinalitesinde Pratik bakımdan başlıca iki taktik gelenek ağır basıyor.

1- Gençlik orijinalliği,

2- Ordu orijinalliği…

Dünyanın her yerinde Gençlik de vardır, Ordu da. Ama, diyebiliriz ki, dünyanın hiçbir yerinde Sosyal Devrim olayları Türkiye’deki denli genel olarak Gençlik ve özellikle Ordu ile içli dışlı değildir.

 

“Genç Türkler” Ünü

Bugün yeryüzünün Asya olsun, Afrika olsun, Amerika, Avrupa olsun hangi kesiminde ileri bir harekete gözü karaca atılmış sivil asker insanlar görülürse, onlara, hiç düşünmeden herkes;

“Genç Türkler!”

diyor.

Bir zaman Batı dünyasının en velveleli sosyal çalkantılar ülkesi Fransa idi. Avrupa’nın en ilk uygar dili, dolayısı ile diploması dili Fransızca idi. Onun için, “Genç Türkler” deyimi en çok Fransızca söylendi: “Jön Türkler” denildi. Onu bizim Türk ağzımız “Con Türk” yaptı.

“Con”, “Coni” İngiliz’in “Mehmetçik”i sayılırdı… Gericiler, Genç Türkleri halk gözünde yadırgı düşürmek için, Genç Türklere “Con Türk” deyip yabancılaştırmak isterlerdi.

Her ne olursa olsun, ilericisi de gericisi de yerlisi de yabancısı da dostu da düşmanı da herhangi bir ülkenin atılgan, uçkun Sosyal Devrimcilerine verilecek ad olarak “Genç Türkler”den daha uygununu bulamıyor. Hangi milletten olursa olsun, uçkun bir Sosyal Devrimciler hareketi görüldü mü, o harekete katılanlara “Genç Türkler” deniveriyor. Başka denmiyor.

 

Biz Bize Benzedik

Demek bu, biz Türkiyelilerin imtiyazımız, ayrıcalığımız. Türkiye’de icat, ihtira (buluş), yaratış kıtlığından herkes çok tedirgindir. Hele Sosyal Devrim ve hareketlerde, hep başkalarını, yabancıları, hele Avrupalıları, Batılıları maymunca taklit edişimiz en büyük hastalığımızdır. Gene de devrimcilikte kendimizin bile farkına varmadığımız bir orijinal yanımız olmuş. Dünya Devrimciliğinde Ruslar Nihilizmi tekellerine almışlar, biz Genç Türkler davranışını yaratmışız.

İlk defa bizden çıkmış; çoluk, çocuk, okul hatta medrese öğrencileri, egemen iktidara karşı kafa tutup ayaklanmaya girişmişler. Bu uğurda okullarından, işlerinden, yerlerinden, ülkelerinden kovulmuşlar, sürülmüşler, zindanlara atılmışlar. Kaçmışlar, göçmüşler. “Hürriyet” istemişler…

Nedir o Hürriyet?

En âlâsı Paris’te, bilemedin Londra’da bulunan bir nesne. “Genç Türkler” en çok Fransa’ya, biraz da İngiltere’ye ve başka Avrupa topraklarına konmuşlar.

 

Hürriyet Ne İdi?

Tabiî, “Hürriyet”in ne olduğunu, Batılılar biliyor değil, yaşıyorlar. Hürriyet, Ekonomide: “Bırak yapsın, bırak geçsin”, Üstyapıda: “Bırak düşünsün bırak konuşsun” idi. Batı kapitalizmi “Bırak yapsın, bırak geçsin”i kendilerine saklamışlar: Onlar türlü matahları [metaları] yapacak ve Türkiye sınırlarından geçirecekler. Bizimkilere de: “Bırak düşünsün, bırak söylesin”i öğretmişler. Bilmişler ki, Genç Türkler, Batı çapıyla düşünüp söyleştikçe: Ekonomik açıdan “Yapmak” ve “Geçmek” Avrupalıların tekelinde kalacak.

O çağ için bu tutum iki yanın da işine gelmiş. “Genç Türk”, Avrupalıyı örnek alınacak Uygarlık saymış. Avrupalı bizi “Genç Türk” bilmiş… Giderek, Genç Türklük Avrupa’da bir terim olmuş. Avrupa, üstün Kapitalizm düzeni olduğu için, ne icat ederse, dünyaya onu satmış. Genç Türklüğü biz icat etmişiz, ama satışımız kıt. Hangi malımızı bir Levanten komprador veya Avrupalı firma aracılığı olmaksızın sergileyip sürümlendirebilmişiz? Genç Türklük matahımızı da, Avrupalı Kapitalizm, standart bir [biçimde]  terimleştirip evrene sürmüş ve kabul ettirmiş.

 

Devrimci Sınıfsızlık

Bu neden böyle olmuş?

Dünyanın her yerinde Sosyal Devrimlere Gençler katılır, öncü olurlar… Niçin Türkiye’de, Sosyal Devrimci der demez akla hemen “Genç Türkler” gelmiş? Avrupa’da genç mi yoktu Sosyal Devrimler sırasında? Danton’lar, Marat’lar, Robespierre’ler, Saint-Just’ler 25-35 yaşlarında giyotinden ölüme geçmediler mi? Neden başka milletlerin devrimci gençlerine “Genç Fransız”, “Genç Alman”, “Genç İngiliz”, vb. denmemiş de, yalnız bizimkiler “Genç Türk” olmuşlar? Ondan sonra gelen her milletin genç, uçkun devrimcilerine: “Genç Türk” denilmiş?

Şundan: Avrupa’da Sosyal Devrimi, kendi ekonomik varlığı ve politik tutumu ile benimseyen Modern Kapitalist adlı bir sınıf gerçekleştirdi… Ve gerçekleştirdiği şeye açıkça: Sosyal Devrim, onu yapanlara kısaca “Devrimci” (Osmanlıcada: İhtilâlci) denildi. Türkiye’de öyle bir Modern Batı Kapitalistleri Sınıfı yoktu. Kapitalizm, Batı’dan ithal edilen maldı. Bu Avrupa malının yerli malımıza üstünlüğü su götürmüyordu. Şimdi ne olacaktı?

Türkiye’nin Bâbil Kulesini andıran “yetmiş yedi buçuk” dil, din, ırk, mezhep mozaiği Osmanlı Toplumunda yaşlılar: Fâtih Mehmed’lerin, Yavuz Selim’lerin, Kanuni Süleyman’ların geçim, yaşantı, düşünce ve davranışlarıyla şartlanmışlardı. Hatta gepgencecik okuryazar, ulema bile: Devlet Kapıkulluğunda bir “fodla” (yumuşak ekmek) bulur bulmaz, Osmanlı tarihinin derinliklerine dalıp gidiyordu. Ayıktırabilirsen aşkolsun. Hâlâ sayıları milyona yaklaşan memur kapıkullarımız ve Apeci-Depeci [AP’ci-DP’ci] kara halk yığınlarımız başka türlü mü kendi kendisine yadlanmıştır.

Beride, o tapınak Osmanlı Tarihi kubbesi çöken camiye dönmüştü… Kapıkullarını fodlalayan Devlet de Memleket de sapır sapır dökülüyordu. “Vatanın bağrına düşman dayamıştı hançerini”. Genç Türk: “Yok imiş kurtaracak bahtı kara mâderini” diye yas bağlayıp sızıldanıyordu.

Neden “yok imiş?”

Çünkü, Avrupa’da 500 yıl birikiminden sonra Sosyal Devrimi icat ederek iktidara gelmiş bulunan Modern Kapitalist Sınıfı Türkiye’de yok idi!

 

Yaşlı Türklerin Ahireti

Yok diye her iş oluruna bırakılır mıydı?

Onu istesek yapamazdık. Kapitalizm Batısı, koca Osmanlı İmparatorluğu’nu yarısömürgeleştirmekle bırakmamıştı; dört bir yanından didik didik ederek “it dalamış keçiye çevirmişti”. Sarayın dört duvarlı zindanında kapalı duran Padişahlık burnunun ucunu göremezdi. Padişah Kapısında Kulluktan daha çıkarlı ve şerefli iş bilmeyen, o saçlı, sakallı, kavuğundan apışına dek “nişân-ı zişan”lar[1] ve renkli sırmalı kurdelâlarla Apukarya Maskarasına[2] çevrilmiş anlı, şanlı, örflü, heybetli Paşalar-Maşalar, Beyler-Meyler, Efendiler-Ağalar, Eşraf ve Âyanlar “dünyalarından geçmiş”lerdi.

Şimdiki benzerlerinin ünlü “Nurlu Kalkınma” felsefelerinden daha çok sınanmış Tarihsel felsefeleri de vardı. İbn’i Haldun: Bir Devletin doğal ömrünü 100-150 yıl kesmemiş miydi? Osmanlılık sürenin kaç katı yaşlıydı?

“Devr-i inhitat” [Gerileme, Çökme Devri] çoktan başlamıştı. Çökecektik. Kader! “El mukadder-Lâ yukadder!” (Alınyazısı değiştirilemez.) Böyle düşünüyorlardı o zaman Türkiye Ulu kişileri. Tıpkı bugünkü Büyük Adam’larımızın: “Özgür Girişimden” (yani dünyada batan Kapitalist sömürüsünden) başka türlü “Nurlu İstikbâl” göremedikleri gibi.

Yaşlılar, nasıl olsa dağarcıklarını bu dünyada doldurmuşlardı. Öbür dünya için Anıtkabir türbeciklerinin de mermerine ve ustalığına harcanacak harçlıkcağızlarını biriktirmişlerdi. Bak her mezar taşının başında ne yazılıdır: “Huvel Hallâk el bâkiy!” (Kalıcı olan o yaratıcıdır.) Yaşlı Türkler hep geçici, gidici. Musalla taşında Sarıklı İmam boşuna konuşmaz: “Gel!” dedi mi, gidilecek. “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş!”

 

Genç Türklerin Dünyası:

Yaşlı Türkiye’nin Türkleri böyle düşünüp davranıyorlardı. Türkiye’nin kendi temelinde bir devrimci üretici güç, Türkiye’nin kendi yapısı içinde bir devrimci sınıf yoksa, onlar ne yapsınlar? Onlar için başka çıkar yol yok. “İşte geldiler. İşte gidiyorlar!” Dedik ya, tıpkı bugünkü Paşa atalarımız, Beyefendilerimiz, Hacıağalarımız gibi. Onlar için, nereden gelmiş olursa olsun, o zaman Entelicens Servis’in, şimdi CIA’nın estirdiği akıntıya kapılmaktan kolayı bulunur muydu?

Ancak, Genç Türkiye’nin Türkleri için iş böyle miydi ya?

Onlar “yüklerini yap”mamışlardı. Üstelik yaşayacaklardı. Avrupa’dan tercüme edilmiş en kötü kitap, ne denli medrese Eflâtun’luğuna[3] boğulup, mızraklı ilmihal tecvidi üzere kaydırılırsa kaydırılsın: yaşamak dövüşmektir, diyordu. Yaşlı başlı toklar, herhangi bir “Ecnebi Şirket”in, yahut “Düyun-u Umumiyye”nin gölgesinde günlerini gün edebilirler, çalınan her havada kalgıyıp [sıçrayıp, zıplayıp, hoplayıp] oynayabilirlerdi. Gençler öyle mi?

Yaşamak istiyor “Genç Türkler”. Yaşlı başlı Türkler “kader” bildikleri gâvura teslim olmuşlar: Devlet de Memleket de batan gemi gibi delik deşik. Boğulmaktansa dövüşmek gerek. Baksana, Balkandaki domuz çobanı Sırp’a, Bulgar’a, Yunan’a, Ulah’a. Alnının şakına “Ya Hürriyet, Ya Ölüm” yazmış. İnsan çobanlığında (reaya gütmekte) Tarih boyu şan yapmış Türkiye’nin Türk’ü aşağı mı kalacak?

Yaşlı Dedeler, Atalar, Babalar, Amcalar dünyadan el çekmişler. Gayret genç dayıya düşüyor. Hem nerede?
Daha okul sırasında. Padişahlar, şimdiki Efendilerimiz gibi, Devrimci gençleri Beyazıt Meydanı’nda, Kanlı Pazarda, Sokak ortasında, Okul sırasında kurşunlatmak usulünü keşfedememişlerdi. Tutup kulağından, Genç Türkü Fizan’a (şimdiki Libya’ya) sürüyor. Arkasından ölmesin diye bir maaşçık da bağlıyor.

 

Birinci Devrim Geleneğimiz

Ülkücü Genç Türkler’den satın alınamayanlar:

“Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten” (İnsafsız avcıya kulluktan hoşlanan ittir), diyorlar. Erzurum’dan Napoli’ye, Tunus’tan Marsilya’ya göçmen kuşlar gibi “atladı Genç Osman”, gittiler. Bunlar, Kapitalizm bilmiyorlar, “Hürriyet” diyor da bir daha demiyorlardı: Şimdi kimilerin “Sosyalizm” dururken “Demokrasi” dedikleri gibi… “Aaah! Ey didâr-ı Hürriyet” (ey özgürlüğün yüzü gözü) dediler durdular. “Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten”.

Uzundur anlatması. Acı tatlı, Türkiye’nin Devrimci geleneğinde Genç Türklük birinci orijinallik olarak kaldı. Bugün nice tok “Aklıevveller”: bütün yaşları başlarıyla: “Hiç okul sırasında çocuklar da büyüklerin işlerine karışır mı? Kıyamet âlâmeti” deyip, “Toplum” copuna, “Komando” kurşununa sarılıyorlar.

Boşuna zahmet, boşuna cinayettir yaptıkları. İflâh etse, Kızıl Sultan Abdülhamit Hakan ederdi. Gençliğin devrimciliği, Toplumumuzun birinci Modern Gelenek-Göreneği’dir. Gelenek-Görenek: Tarihi temelinde yürüten Üretici Güçtür. Yoktur ona dişini geçirecek güç insanlıkta.

(Sosyalist – 5 Ocak 1971, Sayı: 5)

 

[1] Nişân-ı Zişan: Şeref Madalyası. (K. Yolu)

[2] Apukarya Maskarası: Baklahorani Karnavalında ortaya çıkan figür. Kökeni Bizans’a, hatta daha öncesine, pagan bahar kutlamalarına kadar uzanır. İstanbul’un Rum Ortodokslarına ait gelenekte, paskalya öncesi yapılan şenliklerde görülür. Katılımcılar maskeyle, abartılı kostüm ve tavırlarla sokakta dolaşır. Karnaval her yıl Paskalya’dan önce, perhiz başlamadan yapılır. Apukurya Maskarası da bu kalabalığın içinde en dikkat çeken, en süslü, en gösterişli olan kişidir. Zamanla deyimleşerek bugün çok süslü, gösterişli giyinen ve yapay ya da fazla rol yapan kişiler için mecazen kullanılır. (K. Yolu)

[3] Eflâtun: Platon. (K. Yolu)

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.