Bilal Oğlan’ın İri Lafları
Hüseyin Ali
Tayyip oğlu, Emine’den doğma Bilal Oğlan son zamanlarda pek aktif. Hemen her yerde konuşuyor. Babasının izinde gibi… Daha doğrusu, Tayyip siyasete ısındırıyor gibi…
Son konuşmalarından biri İlim Yayma Vakfı Bilim Ödülleri Töreni’nde oldu. Orada esas oğlan Tayyip’ti ama Bilal de konuştu. Çünkü İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı kendileri. Konuşmasında Bilal Oğlan, Batılılaşma ve Aydın üzerine iri laflar etti. Şöyle dedi:
“Topraklarımız işgal edilmeden önce aydınlarımızın, entelektüel sınıflarımızın adeta kafalarının içi işgal edilmişti. Dolayısıyla Batı karşısında aşağılık kompleksiyle ‘Biz yapamayız. Biz artık yenildik. Biz kaybettik. Bu medeniyet yarışında bizim artık yerimiz olamaz. Ancak biz Batı’ya benzeyerek bu yerlere gelebiliriz…’ Şimdi söyleyince ne kadar absürt geliyor, değil mi? Benzeyerek nereye geliyorsun? Bir şeyin bir de özü var. Yani sadece dıştan benzeyerek o gelişmişliğe erişemeyeceğimizi şu anda çok net anlıyoruz. Kıyafet itibarıyla da göreceğiniz gibi bu kıyafeti giydin diye teknolojide gelişemiyorsun, ilerleyemiyorsun.”
Buraya kadar doğru sözler etmiş görünüyor. Ama devamına bakalım. Bu söylediklerinin nedenini söylüyor mu Bilal Oğlan?
Bazı sağcı yazarların sözlerini aktararak, Osmanlı’nın “demografik patlama” yapamayıp, “demografik çöküş” yaşadığını belirtiyor. Demografik patlama veya çöküş nüfus ile ilgili olsa gerek, yani nüfus artışı veya azalışı, özellikle genç nüfusun artışı veya azalışı anlamına gelse gerek. Bilal Oğlan şöyle açıklıyor:
“Düşünün ki 1699’a kadar pek savaş kaybetmemiş bir millet. ‘Biz savaşı nasıl kaybettik?’ sorgulamaları içerisinde Batı’nın ilerlemesini tam analiz edememe, belki onun gerisinde kalmanın verdiği şey ve tabiî ki Batı’nın yaşadığı demografik patlama… Merhum iktisat tarihçisi Mehmet Genç Hocamızın çalışmalarında görüyoruz. Osmanlı’nın yüzlerce yıl ekonomik büyüklüğü hiç değişmemiş. Ne demek bu? Nüfus da değişmemiş demek. Yani üretim aynı, satış aynı, dağıtım aynı, hâsıla aynı. Öbür tarafta Rusya’nın, Avrupa’nın nüfusunun kaç kat büyüdüğüne bakıyorsunuz. İşte Prof. Dr. Erhan Afyoncu çok net söylüyor, ‘Osmanlı’nın çöküşünün merkezinde demografik çöküş vardı’ diyor.” (https://www.aa.com.tr/tr/gundem/bilal-erdogan-asil-mesele-kimligimizin-kulturumuzun-ihya-edilerek-yeni-nesillere-aktarilmasini-basarmak/3780675)
Görüldüğü gibi Bilal Oğlan’ın söylediği doğru sözler de var ama sorunun temeline inemiyor. Çünkü ilişkileri ters koyuyor. “Osmanlı’nın yüzlerce yıl ekonomik büyüklüğü hiç değişmemiş. Ne demek bu? Nüfus da değişmemiş demek”, diyerek işi demografik çöküşe bağlayınca, sorunu baş aşağı koymuş oluyor. Oysa, belirleyici olan maddi temeldir, maddi ilişkilerdir, ekonomidir. Demografik bilgiler üstyapı kurumudur, belirleyici değildir.
Osmanlı kuruluşunda ilericiydi. Sınıfsız bir toplumdan geldiğinden ve başlıca üretim aracı olan toprağın mülkiyeti olmadığından, elde ettiği toprakları çok demokratik, eşit bir şekilde halka paylaştırdı. Başlarına da dirlik düzeni korumak için bir Dirlikçi atadı. Toprağın bu demokratik paylaşımı elbette ki üretimi artırdı. Ancak bu topraklarda altı-yedi bin yıldan beri kök salmış olan Tefeci-Bezirgân Sermaye bu demokratik sistemi yozlaştırdı, bozdu. Ekonomi derebeyleşti, toprakta Tefeci-Bezirgân sömürüsü yeniden arttı. Fatih ile yapılan reform ekonomiyi bir nebze doğrultsa da, derebeyi sömürüsü kısa sürede yeniden hâkim oldu. Bu da üretimi durağanlaştırdı.
Osmanlı tebaası derebeyi sömürüsü altında inlerken, tam da Bilal Oğlan’ın dediği tarihlerde, 17. Yüzyıl’ın ortalarında İngiltere’de başlayan Burjuva Devrimleri kara Avrupası’na da yayıldı. Özellikle uzak deniz aşırı ticaret ve kapitalist üretim burjuvaziyi güçlendirdi. Kısa sürede Burjuvazi, Tefeci-Bezirgân Sermayeyi ve onun başlıca dayanağı Kiliseyi (Dini) etkisiz kıldı. Kapitalist üretim de işçi sömürüsüne dayanmakla birlikte, serbest rekabetin verdiği dürtüyle üretim büyük artış gösterdi, teknoloji büyük ilerleme kaydetti. İşte Avrupa’da üretim böyle gelişirken Osmanlı’da Tefeci-Bezirgân soygunu devam ediyordu, adaletli Dirlik Düzeni gitmiş, yerini sömürüye dayanan Kesim Düzeni gelmiş, bu yüzden ekonomi durağanlaşmıştı. Ekonomi çökünce er geç bütün üstyapı kurumları da yozlaşır. Ordu da yozlaşır ve savaşma gücünü yitirir. Osmanlı artık halkın gözünde sömürgendir. Bu yüzden halkımız şu dörtlüğü yaratmıştır:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eyeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yemede ortak Osmanlı
Özetle, Osmanlı’nın gelişememesi, savaşları kaybetmesi, Batı’da üretimin artışı, demografik çöküş veya patlama değil ekonomik çöküş veya patlamaya dayanır. Nüfus burada edilgendir. Etken, maddi ilişkilerdir, ekonomidir.
Bilal artık eski Bilal değil. Kaşları kaldırmış!
Bilal Oğlan’ın aynı konuşmada diğer bir çıkışı ise şöyle:
“O demografik çöküşün bizi bu Batılılaşma hezeyanlarına sürüklediğini, bizim aslında kimliksizleşmemize yol açtığını, ciddi bir kültürel yozlaşmanın bütün toplumda egemen olduğunu görüyoruz. Geldiğimiz noktada hamdolsun, o aydın sınıf tasfiye oldu, oluyor. Orada bir transformasyon, geçiş dönemini yaşıyoruz. Ama yeni bir aydın sınıfımız henüz ortaya çıkmış değil. Toplumun saygı duyduğu, sözüne itibar ettiği ama aynı zamanda yerli ve milli olan yeni bir aydın sınıfının yükselmesine de çok ciddi ihtiyacımız var.”
Osmanlı’daki çöküşün bizi Batılılaşma hezeyanlarına soktuğu, kimliksizleştirdiği, kültürel yozlaşmaya yol açtığını belirttikten sonra “hamdolsun o aydın sınıfı tasfiye oldu” ama yerine yeni aydın sınıfı gelmedi, yerli ve milli bir aydın sınıfının oluşması gerekir, diyor.
Bilal Oğlan’a göre kendileri gibi düşünmeyen Batı özentisi içindeki aydınlar tasfiye edilmiş, gökten Mehdi bekler gibi, “yerli ve milli aydın sınıfı” bekleniyor. Bir kere, aydınlar sosyal sınıf oluşturmaz, küçükburjuva tabakalardandır. Hadi bunu bir yana bırakalım, gerçek aydınlar hem ulusal, hem uluslararası özellik taşır. Veya şöyle diyelim: Gerçek aydın hem milliyetçidir, hem enternasyonalisttir. Üstelik, iyi milliyetçi aynı zamanda iyi enternasyonalisttir.
Şunu sormak gerek Bilal Oğlan’a: Yaklaşık 25 yıldan beri iktidardasınız, neden aydın yaratamadınız?
Yaratamazsınız, çünkü Ortaçağcı kafayla aydın yetişmez.
Öte yandan bu ülkenin gerçek aydınlarını; köy enstitülerini kapatarak, 12 Mart ve 12 Eylül Faşizmleri ile Kontrgerilla operasyonlarıyla yok ettiniz.
Sizlerse Ortaçağcı, deli Fesli Kadir’i aydın diye bellediniz. Tayyip, Fesli Deli Kadir (Kadir Mısıroğlu) için “ilim ve kültür adamı” demişti.
Tayyip, akıl hocası Fesli Deli Kadir ile.
Bilal Oğlan da babası gibi Fesli Deli Kadir’i pek sever. Şöyle diyor bir konuşmasında:
“Rahmetli Kadir Mısıroğlu bir analiz yapar. Der ki, medeniyetler arasında inişler çıkışlar yaşanır. İslam’ın da inişleri çıkışları olur, olacaktır. Ama biz dibi görmüşüzdür ve artık çıkış trendine girmişizdir, ümmet olarak. Bundan sonra, Allah’ın izniyle hep daha iyi mevsimleri göreceğiz, derdi. … Bize, gençlere derdi ki, gençliğimize tabiî, ben göremeyeceğim, inşallah siz görün. İslam’ın baharını yazını görün, derdi.”
Fesli Deli Kadir için; “Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl-i kubûr”, diyebiliriz.
O Fesli Deli Kadir ki, hiçbir bilimsel yanı olmayan, belgesi bulunmayan yalanlarla Atatürk’e, Cumhuriyet’e saldırır. Fesli Deli Kadir’in hiçbir milli yanı yoktur. Çünkü yukarıda da gördüğümüz gibi kafaları ümmetçidir. Fesli Deli, Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili olarak şöyle diyebilmiştir:
“Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı.”
Evet, bu kadar delidir. Bu kadar Atatürk, Kuvayimilliye, Cumhuriyet düşmanıdır. Yalanlarının bir kısmı deliliğine bağlıdır, sanrıdır (deliliği bir lakap değildir, gerçektir, bunu da belirtelim); bir kısmı ise diğer bir Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Rıza Nur’un Hatıratına dayanır.
1920’lerde Rıza Nur.
Rıza Nur, hem Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında hem TBMM’de milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir. Hatta Milli Eğitim ve Sağlık bakanlıkları yapmıştır, Moskova ve Lozan antlaşmalarına katılan heyettedir. Laik görünse de hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmıştır. Normaldir… Çünkü, Kuvayimilliye öncesinde de “Hürriyet ve İtilafçı”dır. Hatta Mustafa Kemal Ankara’ya vardıktan sonra, Ankara’ya gelerek (1 Nisan 1920) Mustafa Kemal’i İstanbul Hükümeti ile uzlaşmaya ikna etmeye çalışmıştır. Mustafa Kemal reddedince, kös kös geri döner. Rıza Nur’un tuttuğu bu yol için, zamanla Tefeci-Bezirgân Sermayeye dayanan muhalefet tarafından devşirilmiştir de diyebiliriz.
Rıza Nur, Mustafa Kemal’e yapılan İzmir Suikasti (14 Haziran 1926) sonrası yurt dışına kaçar. Fransa’da yaşar. Orada bazı notlar tutar ve bu notları 1935’te British Museum’a “1960 yılına kadar okuyuculara sunulmamak” şartıyla teslim eder.
Bu kitap, İngiliz Emperyalizmi tarafından Türkiye’de Altındağ Yayınevi adlı bir korsan yayınevine bastırılır. Basansa Kadir Mısıroğlu’dur.
Atatürkçü yazarımız Turgut Özakman, Rıza Nur hakkında yazdığı “Rıza Nur Dosyası” adlı kitabında British Museum’a teslim edilen el yazmalarını şöyle aktarır:
***
“1. “Birinci Şiir Kitabıma Dercedilmemiş Olan Şiirlerim”
1936, İskenderiye. 119 yaprak. Bu ciltte 3 eserle 2 ek bulunuyor:
Şiirler, Ziya Paşanın Zafernamesi (1935’te Roma’da yazılmış),
Topal Osman, gülgülü opera (1935’te yazılmış) .
Ekler: Rıza Nur’un vasiyetnamesi
(17 Ocak 1936’da İskenderiye’de yazılmış), (1935’te teslim etmesine rağmen bu nasıl girmiş, tartışmalı – HA).
Rıza Nur’un eserlerinin listesi.
- “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyası ve Fırka Programı”
1929, Paris. 63 yaprak.
Bu ciltte Altındağ adıyla kurmayı tasarladığı “ilmi ve edebi bir cemiyet” hakkında bilgi ve işbirliği yapmayı düşündüğü kişilerin listesi bulunan bir de ek vardır.
- “Şiirlerim ve Nesir ve Makalelerimden Birkaçı”
1935, Paris. 135 yaprak.
Bu ciltte şiirleri, Cehennemde Bir Celse (1932’de yazılmış) adlı iki perdelik manzum bir oyunu, Moskova Türk Büyükelçiliği aleyhinde yazdığı Zühre Mabedi adlı bir manzumesi, bazı makaleleri, N. Kemal’e öykünerek yazdığı Rüya adlı yazısı bulunuyor.
- “Hayat ve Hatıratım”
1929, Paris. 908 yaprak.” (Turgut Özakman: Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, 2. Baskı, 2009, s. 7-8)
***
İşte gericiler, bu delinin hatıratında yazdığı abuk sabuk, tutarsız yalanlara, sözde bilgilere sarılarak Atatürk’e, Cumhuriyet’e saldırırlar. Hatıratında özellikle Atatürk için çok ağır ifadelerin bulunduğu belirtilmektedir.
Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde bu yalanları kısmen özetledi. Şöyle:
“Bir yalanın bir başka yalan tarafından çürütüldüğü, akıl almaz hezeyanlarla dolu bu kitapta, Atatürk’e hem ‘eşcinsel’ diyordu, hem ‘kadın düşkünü’ diyordu, bir sayfada ‘kıza tecavüz ettiğini’ söylerken, bir başka sayfada ‘erkeklerle ağaç altında şehvetle öpüştüğünü’ anlatıyordu, bir başka sayfada ‘Çankaya Köşkü’nü kerhaneye çevirdiğini, 30 kadınla birlikte mum söndü yaptığını’ öne sürüyordu. Atatürk ve arkadaşlarının, ev kiralayıp fuhuş yaptıklarını, milletvekillerinin ‘pezevenklik’ yaptığını, bu fuhuş evinin polis tarafından basılıp, mühürlendiğini anlatıyordu. Bazı milletvekillerinin bakan olabilmek için öz kızlarını Atatürk’e verdiklerini anlatıyordu. Atatürk’ün beğendiği kadın öğretmenleri fahişe yaptığını, kız mekteplerini bu yüzden dolaştığını, nerede kız görüp gözüne kestirse ‘eşkıya gibi omuzlayıp götürdüğünü’ anlatıyordu. Atatürk için ‘ayyaş’ diyordu (Malum Kişi’nin de Atatürk ve İnönü için “iki ayyaş” dediğini hatırlayalım – HA), sabah akşam ‘körkütük’ dolaştığını söylüyordu. Atatürk’ün ‘para canlısı’ olduğunu, ‘şahsi servet’ yaptığını söylüyordu. Zübeyde Hanım’ın ‘fahişe’ olduğunu, ‘Selanik’te kerhanede çalıştığını’ söylüyordu. Babasının Ali Rıza Bey olmadığını, Abdoş diye biri olduğunu, Abdoş’un Sırp veya Bulgar olduğunu söylüyordu. Mübarek annemiz Zübeyde Hanım’ın bu Abdoş’un ‘metresi’ olduğunu söylüyordu. Atatürk’ün ‘piç’ olduğunu söylüyordu.” (Sözcü, 30 Aralık 2025)
Ne yazık ki, Rıza Nur’un bu gerçek dışı saldırıları, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından listelenebilmektedir
(https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?id=619089&materialType=KT&query=Nur%2C+R%C4%B1za%2C+1879-1942.)
Görüldüğü gibi hep bel altı vuruşlar. Çünkü bu Tefeci-Bezirgân Sınıf ilericilere, devrimcilere hep böyle bel altı, yani cinsellik yönünden saldırır. Tabiî dinsizlik veya zındıklık ithamları da bununla birlikte olur. Ekim Devrimi sonrasında bunlara bir de Bolşeviklik-Komünistlik eklenmiştir.
Rıza Nur’un gerek bu bel altı vuruşlarında, gerekse Atatürk, çevresi ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili yazdıklarında tek bir kanıt ya da belge yok. Turgut Özakman, Rıza Nur’un 4 cilt halinde yayımlanan ve 2005 sayfalık hatıratında hemen hiçbir belge bulunmadığını belirtmektedir. Şöyle yazıyor Turgut Özakman:
“Rıza Nur böyle diyor ama bu iddiasını kanıtlayacak hiçbir delil getirmiyor; yeni bir ‘belge’ ileri sürmüyor; değiştirilmiş, düzeltilmiş, ekleme yapılmış tek bir belgeyi belirtmiyor, gösteremiyor. Sadece iddia ediyor.
“Şu genel hukuk kuralı, sanırım, tarih için de geçerlidir: ‘Müddei, iddiasını ispatla mükelleftir.’” (s. 30-31)
Rıza Nur hekimdir ve kendisini “nevrastenik” olarak tanımlar (T. Özakman, s. 68). Yani ruh hastasıdır. Üstelik, Atatürk ve arkadaşlarına bel altı saldırırken kendi sapkınlıklarını da verir. Turgut Özakman, Rıza Nur’un hatıratından şöyle aktarıyor:
“Sürgünlerden biri de Harbiye Mektebi talebesindendi. Henüz on yedi yaşlarında gayet güzel yüzlü (bir delikanlı) idi. Bu çocuğu herkesten ziyade sevmeye başladım. Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde helecan duyuyordum. O bana melek gibi geliyordu. Gündüzün aklımda, keza gece uykumda idi. Uyanıyordum, derhal o aklıma geliyordu. Bir kuş ötse o söz söylüyor zannediyordum. Yerlere sığamıyordum, göklere çıkıyordum. Anladım ki bu çocuğa âşık olmuşum. Bu, tabiî, saf ve pak bir sevgi idi. Kız olsaydı yine bu kadar severdim. İşte bu gayr-i tabiî hal, Türk sosyetesinin eseridir. Böyle bir aşkın sonu livata demektir. [ .. ] Aşk hayatın mühim bir unsurudur. Altın kanatlı hayal ve tasavvurlar ile uçuyordum. [ 92 vd]” (T. Özakman, age, s. 67-68)
İşte Bilal Oğlan’ın, babasının ve çevrelerinin “yerli ve milli” aydın dedikleri böylesine “al Allah delini, zapteyle kulunu” türünden insan müsveddeleridir.
İşte Tefeci-Bezirgân Sınıfa hizmet edenler, dini kullanarak olmadık yalanları fütursuzca söylerler, yazarlar; akılları fikirleri de uçkur peşkirdedir. Bu yüzden kadınlarımız öldürülür, tecavüze uğrar, bu yüzden kız-erkek çocuklarımızın Kur’an kurslarında ırzlarına geçilir.
Bunları aydın diye yutturmaya çalışanlara son söz olarak şunu söyleyebiliriz: “kılavuzu karga olanın burnu b.ktan sıyrılmaz”




