Türkiye’de İnsanlar Nasıl Aç Bırakılabilir?
Dr. Mustafa Şahbaz
İnsan yaşlandıkça anıların çağrışımı yaşamında daha çok mu yer ediyor ya da bana mı öyle geliyor; bilmiyorum. Ama bu ayki yazıya da bir anımla başlamak istiyorum.
1974 Yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin o zamanki adıyla “Toplum Hekimliği Bölümü”nde asistanım. Geçen yazımda da söz ettiğim gibi saygın Tıp Doktoru Nusret Fişek Hoca’nın asistanlarından biri de benim.
Tıp eğitimimi-diplomamı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden aldım. 1967 yılında girdiğim okulumdan 1974 yılında, 6 yıl olması gereken okulu 7 yıllık bir eğitim sonucunda (çünkü o yıl 110 kişi Anatomi dersinden geçememişti ve ben de yalnızca bir dersten-Anatomiden geçemediğim için eğitimim bir yıl uzamıştı) bitirerek mezun oldum.
Tıbbiyeyi Sağlık Bakanlığından aldığım bursla okudum. 12 çocuklu bir ailenin bireyi olarak burslu okumak dışında bir seçeneğim de yoktu zaten. O günlerde burslar ve krediler 250 TL idi. Ve ben bu parayla bir ay geçinebiliyordum. Demek ki, Demirel hükümetleri bile AKP’giller kadar batıramamıştı ülkemizi, halkımızı.
Burs aldığım sürenin üçte ikisi oranında mecburi hizmet yapmam gerekiyordu. Yani altı yıllık eğitime (gerçi benim eğitimim yedi yılı bulmuştu) karşılık, dört yıl (benim özelimde dört yıl sekiz ay) mecburi hizmet yapmak zorundaydım.
Okul bitince Sağlık Bakanlığınca doğrudan Sosyalizasyon Bölgesine yani Doğu ya da Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinin herhangi bir Sağlık Ocağına atanmam gerekiyordu. Tıpta Uzmanlık Sınavına ise ancak mecburi hizmet süresinin bitiminden sonra girebilecektim.
Bütün bunlar bir tarafa, 1971 yılında Kıvılcımlı Usta’yı kaybetmiştik ve birden bire kendimizi nöbeti devralmak göreviyle karşı karşıya bulmuştuk. O aşamada arkadaşların isteği (tabiî benim de isteğimdi), Ankara’da devrimci görevimin başında kalmam yani mecburi hizmeti elden geldiğince ertelemem yönündeydi.
Burslu okuyan doktorların doğrudan atanmasının ertelenmesinin tek yolu vardı: Tıbbın eleman sıkıntısı çekilen; Patoloji, Biyokimya, Adli Tıp Uzmanlığı gibi birkaç branşında uzmanlık için sınava girmek ve kazanmak. Bu durumda mecburi hizmet, uzmanlık sonrasına erteleniyordu. Tabiî mecburi hizmet, o durumda uzman olarak yerine getiriliyordu. Bu branşlardan biri de Toplum Hekimliğiydi. Ve o yıl Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Toplum Hekimliği Bölümü, önemli bir sayıda asistan almak için sınav açmıştı. Bu benim için Ankara’da kalmamı sağlayacak büyük bir fırsattı. Birkaç sınıf arkadaşımla birlikte bu sınav için müracaat ettik. Ve yanlış hatırlamıyorsam hepimiz de bu sınavı kazandık. Hacettepe’den mezun olmuş ve sayıları aşağı yukarı bize eşit olan arkadaşlarla birlikte atanmayı beklemeye başladık.
Kadın meslektaşlar için bir sorun yoktu; onların atanması hemen yapıldı.
Fakat 1974 mezunu erkek doktorlar için bu mümkün değildi. Çünkü 1974’ün 15 Mayıs tarihine kadar üniversitelerden mezun olanlar için 4 Aylık kısa askerlik yapmalarını sağlayan bir yasa çıkmıştı. Ve bu yasa, Anayasanın eşitlik ilkesi gereği doktorları da kapsıyordu. O yıl tüm hekimler kısa dönem askerlik yapacaklarından dolayı ordunun hekim ihtiyacı karşılanamıyordu. Dolayısıyla 15 Mayıs 1974 tarihinden yalnızca bir buçuk ay sonra mezun olan bizlere askerlik tecil belgesi verilmiyor; mezun olur olmaz askere alınıyorduk. Değil uzmanlık eğitimine başlamak, Sosyalizasyon bölgesine mecburi hizmetimizi yapmak üzere atanmamız bile yapılamıyordu. Önce askere gidilecekti!..
Bu sorunumuzu da Nusret Hoca bizzat Sağlık Bakanıyla görüşerek çözdü.
Hepimizin ataması yapıldı.
AKP’nin
“Sağlıkta Dönüşüm” Diyerek Yok Ettiği
“Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine”
Kısa Bir Değinme
Asistan kadrosunun bu kadar geniş olmasının çok önemli bir sebebi vardı: Geçen yazımda da söz ettiğim gibi, Prof. Dr. Nusret Fişek Hoca, 224 Sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun”un mimarıdır. Ve bu kanun, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin yasama yetkisini bünyesinde taşıyan Milli Birlik Komitesi’nin (MBK’nin) kabul ettiği son kanundur (5 Ocak 1961).
Bu kanunun uygulanmasına 1963 yılında Muş ilinden başlanmıştı. Nusret Hoca, hem tıp fakültelerinde toplum hekimliği eğitimi vermek hem de tüm Türkiye’de uygulanacak bu sistemi akademik çalışmalarla desteklemek için o zaman Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde yer alan Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsünü kurmuştur. Ve 1964 yılında Ankara’nın o zaman bir beldesi olan Etimesgut’ta (köylerini de içerecek şekilde) Sosyalizasyonu, daha tam söylersek Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’nu uygulamaya sokar.
Aynı amaçla 1967’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Toplum Hekimliği Bölümü, Ankara Abidinpaşa’yı uygulama alanı olarak seçer ve aynı biçimde örgütleyip uygulamaya sokar. Bunları 1968’de İzmir Selçuk-Torbalı uygulama alanları izler.
Ve 1975’te de Yine Hacettepe Üniversitesi bünyesinde ve Nusret Hoca’nın önderliğinde Ankara-Çubuk Eğitim ve Araştırma Bölgesi hizmete girer.
Hacettepe Üniversitesi Toplum Hekimliği Bölümünün ikinci bir uygulama alanı (Çubuk Bölgesini) oluşturmasının bir gerekçesi vardır:
1964’te faaliyete geçen Etimesgut uygulamasında, sağlıkta başarı göstergeleri olan Bebek Ölüm Hızı, Anne Ölüm Hızı, 0-5 Yaş Çocuk Ölümleri gibi değerler, her yıl daha iyiye doğru gider ve Türkiye ortalamasına göre de hep daha iyidir. Başta Demirel iktidarı olmak üzere tüm sermaye örgütleri, Sosyalizasyon kelimesinin adına bile tahammül edemedikleri ve yürürlükten kaldırmak istedikleri için bulundukları her platformda bu sistemi eleştirirler ve başarısız olduğunu iddia ederler. Etimesgut’taki başarıyı ise Ankara’ya çok yakın olmasına bağlarlar. Bu bölgenin klasik Anadolu köyleriyle kıyaslanamayacağını; o yüzden oradaki başarının Türkiye geneli için bir ölçüt olamayacağını dillendirirler. İşte bu yüzden yine Ankara’nın bir ilçesi olan ve merkeze uzaklığı 40 km’den ibaret olan Çubuk ilçesi, Anadolu köylük bölgelerine çok benzediği için pilot bölge olarak seçilmiştir.
Gerçekten de hizmete başladığımız ilk aylarda Sağlık Evlerinin ve Sağlık Ocaklarının kurulması gereken en uygun köylerin belirlenmesi için yaptığımız incelemeler sırasında Çubuk’un, tüm ova ve dağ köylerini (yanlış hatırlamıyorsam 104 köydü) karış karış gezdik ve gördük ki, Ankara’ya bu kadar yakın olmasına rağmen ekonomik ve kültürel bakımdan Anadolu kırsalından zerre farkı yoktu Çubuk’un.
Çubuk’taki uygulamanın bir diğer orijinal-kendine özgü yönü daha vardı: Bölgede henüz ne Sağlık Ocakları ne de Sağlık Evleri yapı olarak inşa edilmemişti, yoktu.
Bu bölgede hizmet verecek ebeler de özel olarak atanmamış, bölgede hizmet vermekte olan kadrolu köy ebeleri Sağlık Evi Ebesi olarak atanmışlardı. Yani ebeler bakımından Çubuk, Anadolu’daki şartlarla bire bir aynı tutulmuştu.
Biz hekimler ise her gün Sıhhiye’deki Hacettepe Tıp Fakültesi yerleşkesinden sabahları servis otobüsüyle Çubuk’a 40 kilometrelik bir yolculukla gidiyor; akşam 40 kilometrelik bir yolculukla aynı durağa dönüyorduk. Yani günlük 80 kilometre yol katetmemiz gerekiyordu, yalnızca Çubuk merkeze gidiş geliş için. Kaldı ki bu gidiş gelişler günlük yolculuğumuzun en konforlu kısmıydı. Çünkü Çubuk’ta servisten indikten sonra her birimizin, bölgemizde çalışmak üzere arazi tipi araçlarımızla sorumluluk bölgemize kadar şose köy yollarında ikinci bir yolculuk daha yapmamız gerekiyordu.
Henüz Sağlık Ocaklarımız olmadığı için her bir ebeyi, geçici olarak kullanılmak üzere köylülerden temin ettiğimiz derme çatma köy evlerinden oluşan, “Sağlık Evleri”ne yerleştirmiştik. İşte bu Sağlık Evlerine giderek hem ebeleri eğitme görevimizi yerine getiriyorduk hem de ebenin davet ettiği ya da o gün için muayene olmak isteyen hastaların muayenelerini yapıyor, reçetelerini yazıyor ya da elimizin altındaki ilaçlarla tedavilerini yapıyorduk. Tabiî aşıların yapılması, köylülere sağlık eğitimlerinin verilmesi vb. hizmetleri hatta adli tıp görevini de yerine getiriyorduk.
Kısacası seyyar hekimlerdik. Bu durumumuzdan dolayı hoş bir benzetmeyle Çin’in “Çıplak Ayaklı Doktorlar”ına benzetiliyorduk.
Ayrıca yasa gereği 4 Uzman Hekimin (İç Hastalıkları, Çocuk Hastalıkları, Genel Cerrahi ve Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanının) görev yaptığı Bölge Hastanesinde her akşam mesai bitiminden başlayarak ertesi gün mesai başlangıcına kadar hem hastanede yatan hastaların takibini yapıyor hem de acil nöbeti tutuyorduk. Ve tabiî hafta sonları 24 saat nöbet tutmak da biz Sağlık Ocağı Hekimlerinin görevleri arasındaydı. Bu nöbetler ikişer hekimle yürütülüyordu.
Sözü fazla uzattık.
Tarım ve Hayvancılığımızın
Baş Düşmanları
Asıl sözünü etmek istediğim anıma gelecek olursak:
Çubuk’ta biz asistan hekimler bizzat sahada olduğumuz için üniversitenin diğer kimi bölümlerinin saha çalışması gerektiren doktora tezleri için akademik personel tarafından yardımımız talep edilirdi. Örneklerin alınmasında, verilerin paylaşılmasında ya da anket vb. çalışmalarında istenen bu yardımı seve seve yerine getirirdik.
İşte bu çalışmaların birinde “Beslenme ve Diyetetik” bölümünden arkadaşlarla birlikte çalıştık. Bir aşamada, adını unuttuğum, bölüm başkanı Profesör Hoca da çalışmaları yerinde görmek üzere birkaç kez gelip gitmişti. Bu ziyaretlerinin birinde konu doğal olarak Türkiye Halkının yeterli ve dengeli beslenemediğinin konuşulduğu bir mecraya girdi. Ben bunun sebebinin yerli-yabancı Parababaları düzeni olduğunu; bu düzende üretimde üreticinin, tüketimde ise tüketicinin sömürüldüğünü anlatıyordum. Ben daha tezimin gerekçelerine geçmemiştim ki sözü alan Prof. Hoca; ben bu düşüncelere katılmıyorum. Mesela Vehbi Koç (malum Koç Holding’in Kurucusu büyük Parababası ve o zaman Türkiye’nin en zengin kişisi) yese yese ne kadar gıda tüketebilir. Bundan dolayı Türkiye’de besin yetersizliği oluşabilir mi?, deyiverdi. Tabiî benim nutkum tutuldu. Halkımızın deyişiyle hiçbir söze kadir olamadım… Böylesine bir titre (Beslenme ve Diyetetik Profesörlüğü unvanına) sahip bir insanın bu kadar naif mi desem, hodükçe mi desem düşüncelerinin olması karşısında lal-ü ebkem kesilip kalmıştım.
Gelelim kıssadan hisseye:
Elbette Profumuzun sandığı gibi Parababaları, milyonlarca insanın yiyeceği miktarda gıdayı tükettikleri için kapitalizmce geri kalmış ülke insanları aç kalmazlar ya da gıda yetersizliğinden dolayı kronik-gizli açlık çekerek sağlıksız bir yaşam sürdürmezler.
Ama o ülkelerdeki yerli Antika ve Modern Parababaları, sırf kendi çıkarları için vatanlarını ve halklarını satarlarsa o ülkenin çalışan, üreten emekçi halkları aç kalırlar.
Nasıl mı?
En belirgin ülke kendi ülkemiz Türkiye’dir.
Türkiye daha yakın zamana kadar dünyada tarımda kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydi.
Bugün tarım ürünlerinin birçoğunu ve eti, hatta samanı ithal eder duruma geldik. Bakın bu konularda hassasiyeti yüksek Cem Seymen nasıl isyan ediyor:
“Türkiye tarımda kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biridir.”
“Geçmişten günümüze dillere pelesenk cümle. Biz bu özgüvenle büyüdük. Bizim kuşak için önemlidir bu özgüven.
“Sonra birer birer küresel şirketler Türk tarımına el atmaya başladı. Fazla güçlü olduğumuz için emperyalist ülkelerin dikkatini çekiyorduk.
“TÜİK’e göre Türkiye’nin üretimde kendine yetmediği ürün gruplarının başında tahıl, bakliyat ve yağlı tohumlar geliyor. Özellikle soyada kendine yeterlilik yüzde 4,7. Soya neden kritik? Çünkü hayvanların yemindeki en önemli protein kaynağı. İthal ediyoruz. Ucuz et yemek mümkün değil anlayacağınız. Niye ithal? Onu hükümetimize sorun.
“‘Paramız var alırız’ diyorlar.
“Gıda enflasyonun ennnnn birinci sebebi buradan başlıyor.
“Ayçiçek yağının hammaddesi ayçiçeğinde bile kendine yeterlilik yüzde 60’larda kalıyor. Yani yüzde 40’lık bölüm ithalatla karşılanıyor.
“Yazık değil mi?
“Biz yurtdışından aldığımız bu ürünlere giden paraları vergilerimizle ödüyoruz.
“Üreten ülkeden ithal eden ülke konumuna geriledik. Bunu kabul etmiyorum. Mücadele etmek zorundayız.
“Kazancı giderek düşen çiftçi, köylü köşeye sıkıştı. İthalat destekçisi bu acayip anlayış olunca Türkiye, “Köylü milletin efendisidir” anlayışından “Ananı da al git” noktasına geldi.
“İsyan ediyorum, yanlışı haykırıyorum.
“GIDA GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE.” (https://www.instagram.com/reel/C32SnnaMxnI/?)
Bu haykırışından sonra kendi çözüm önerisini de sunuyor Cem Seymen. Şöyle diyor:
“Tarımda yeni bir yol haritasına ihtiyaç var. Güçlü kooperatifler kurulacak.
“Gençler tarımdan kazanç sağlayacak biçimde teşvik edilecek.
“Yurtdışına bağımlılık hemen bitirilecek.
“İnşaata verilen destek tarıma gidecek. Beton yiyemeyeceğimize göre.
“Bi zahmet elalemin çiftçisini zengin edeceğimize üretim heyecanına geri dönmeliyiz.
“Yoksa mercimeği bile Kanada’dan geldiği için ateş pahasına yeriz.
“Unutmayalım ki yaşadığımız hayat pahalılığının asıl sebebi gıda fiyatlarımızdaki önlenemeyen yükseliş. Enflasyon bu yüzden dizginlenemiyor.
Sevgiyle.” (agy.)
Cem Seymen’in söyledikleri rivayet değil, gerçeğin tâ kendisidir. ABD ve AB’nin istekleri doğrultusunda tarımda ve hayvancılıkta üreticiye verilmekte olan tüm destekler ve teşvikler bir bir ortadan kaldırıldı. Kendi hükümetlerinden her türlü desteği alan emperyalist ülkelerin üreticileriyle köylümüz rekabet edemez hale geldi. Çok yükselmiş olan girdi maliyetleri ve desteklerin kaldırılması yüzünden köylümüz pahalıya üretim yaparken onlar çok daha ucuza ve daha kaliteli ürünler ürettiler. Böylesine bir kıskacın içine hapsedilen köylümüz, giderek üretimden kopmuş; köylerimiz boşalmıştır. Böylece girdi maliyetlerinin artışına bir de üretimin yetersiz kalmasından dolayı arzın talebi karşılayamaması eklenmiş; ürünlerin fiyatları daha da yükselmiştir.
Türkiye’de fiyatların yüksek olması doğrudan AKP hükümetlerinin eseriyken köylümüz hedef alınmış; bu fiyatlarla üretim yaparsanız biz de ülke dışından çok daha ucuz olan ürünleri alarak pazara sürer arz-talep dengesini kurarız, denilmiştir.
Cem Seymen’in dediği gibi; “Paramız var alırız”, denildi.
Var denilen paranın kaynağı neydi?
1- Kuvayimilliye yadigârı kamu iktisadi teşekkülleri (KİT’ler) satılarak elde edilen kaynaklardı. Ki bu satışlar da ayrıca vatana ve halka ihanetti. Çünkü bu teşekküller; iletişim gibi, çimento fabrikaları gibi, şeker fabrikaları gibi, kâğıt fabrikaları gibi, demir çelik kompleksleri gibi hatta Tank-Palet Fabrikası gibi bir ülkenin bağımsızlığı için olmazsa olmaz, satılması düşünülemeyecek kuruluşlardı. Özellikle yabancı sermayeye satılmaları vatana ihanet demekti. Bu ihanetleri yetmezmiş gibi bir de tamamen mafyatik yöntemlerle sattılar bu ulusal değerleri. Devrimci Ozan Âşık İhsani’nin deyişiyle “Bölüştüler memleketin varını”; yerli-yabancı Parababalarına peşkeş çektiler. İhanet üstüne ihanete battılar.
2- İkinci kaynak ise uluslararası bankalardan ve tefecilerden yüksek faizle alınan borç paralardı.
Bir de hiç unutmayalım!.. Bu AKP iktidarı denen iktidarın elemanları, Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının temsilcileridir. Onlar üretimle ilgilenmezler. Üreticilerle tüketiciler arasında aracılık yaparak tatlı kârlar ve yüksek faizler elde etmenin ustalarıdır. Bütün bu satışlardan bu güruh, hep yüksek komisyonlarla keselerini doldurmuşlardır. Yani halkın alınterinden bir de bu vurgunlar karşılanmıştır.
Yani Abdüllatif Şener’in sözünü ettiği; “Tayyip ve ailesinin 300 milyar doları aşkın serveti” gökten yağmamıştır. Bu vurgunlardan oluşmuştur. Bilal’in kanteri dökerek bir türlü “sıfırlayamadım babacığım” dediği dolarlar, avrolar hep bu vurgunların eseridir.
İhanetin Son Örneği:
“Meşruiyet”
Bilindiği gibi Tayyip, 25 Eylül 2025 tarihinde Trump’la Beyaz Saray’da görüştü. Bu görüşmenin Tayyip bakımından ön önemli hatta tek önemli tarafı, Trump’ın kendisine bahşedeceği “Meşruiyet”ti. Yani iktidarda kalmasına müsaade etmesiydi. Tayyip bu muradına erdi. Tabiî Trump’ın tüm isteklerini kabul etmesi karşılığında.
Burada bu “Meşruiyet” karşılığında verilenlerden yalnızca konumuzla ilgili olanına yani tarımımızla ilgili olanına bir bakalım; Odatv’nin 02 Ocak 2026 tarihli haberi:
“Vergiler kalktı, döviz çıktı: Trump’a kıyağın faturası vatandaştan çıktı
“2018’de ABD’ye misilleme olarak getirilen ek gümrük vergileri, 2025’in eylül ayında kaldırıldı. Hemen ardından ithalat artarken ihracat düştü. Türkiye refah kaybına uğradı, döviz çıkışı arttı.
“Yerli üretici ve ihracatçı Türkiye’nin yüksek kur, enflasyon ile faiz sarmalındaki ekonomisine sıkışmışken, iktidar ülkeyi kalkındıracak adımlar atmak yerine, ABD’ye ‘şirin’ gözükmek için ithalatta ek gümrük vergilerini kaldırdı.
“Sözcü gazetesinin bugün manşetinden duyurduğu habere göre 22 Eylül 2025’te yürürlüğe giren düzenlemenin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump görüşmesi öncesinde alınması bu bağlamda eleştirilerin hedefi olmuştu. Kararı takip eden 2 ayda dış ticaret verileri de olumsuz tabloyu gözler önüne serdi. Yüzde 10 ile yüzde 70 arasında değişen ek gümrük vergilerinin karşılıklı müzakereler, diplomatik iyileşme ve ticaret hacmini artırma amaçları doğrultusunda kaldırıldığı öne sürülse de Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) dış ticaret verileri, uygulamanın ABD lehine çalıştığını gösterdi.
“YÜZDE 27.9’LUK ARTIŞ
“2025 yılı ekim-kasım aylarında, 2024’ün aynı dönemine göre ABD’den yapılan ithalat tutarı 724.5 milyon dolar artarken, ihracat tutarı ise 286.2 milyon dolar düştü.
“2022, 2023, 2024 yıllarının ekim aylarında 1.2 milyar dolar civarında olan ithalat hacmi, Ekim 2025’te yaklaşık 550 milyon dolar artarak 1.8 milyar dolara çıktı.
“Kasım ayında da artış sürdü ve 1.5 milyar dolarlık ithalat yapıldı. Ekim ve kasım aylarında yapılan ithalat önceki yıla oranla yüzde 27.9 yükseldi. Aynı dönemler karşılaştırıldığında ihracattaki oransal düşüş ise yüzde 10’u buldu.
“Pirinç, sert kabuklu meyveler, alkollü içecekler, tütün, taşkömürü, otomobil gibi kalemlerde uygulanan ek verginin kaldırılmasıyla Türk çiftçisi, üreticisi ve ihracatçısı üzerindeki olumsuz etkinin önümüzdeki dönemde artacağı tahmin ediliyor.
“TRUMP GÜMRÜK TARİFELERİ GELİRİNİ ÇİFTÇİYE AYIRDI
“ABD’ye uygulanan ek gümrük vergilerinin kaldırılması kararının 22 Eylül 2025’te Resmi Gazete’de yayınlanmasından 3 gün sonra, 25 Eylül’de, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump, bir araya geldi. Erdoğan’ın 6 yıl sonra ziyaret ettiği Beyaz Saray’daki görüşme sırasında Trump’ın, gümrük tarifelerinden elde edilecek gelir ile Amerikalı çiftçilere 12 milyar dolarlık destek paketi hazırladıklarını açıklaması, ironik bir tablo ortaya koydu. Çiftçileri, zarar etmeye dayanamayarak peş peşe üretimi bırakan Türkiye vergilerden vazgeçerken, ABD ise kendi toplumunun refahı için artırdığı gümrük vergilerinin gelirlerini üreticisine ayırdı.” (OdaTV, agy.)
Alıntının uzun olduğunun farkındayız. Fakat haber o kadar vurucu ki, bir yerlerini kısaltmaya elimiz varmadı.
Emperyalizm budur işte. Senin köylünden aldığını kendi köylüsüne aktarıveriyor. Sömüreceği ülkeye her zaman, Venezuela’da olduğu gibi; topla tüfekle, uçak gemisiyle, uçaklarla, helikopterle, özel timle dalması gerekmiyor. O tür girişimler kendisine teslim olmayı reddeden, uşaklığı kabul etmeyen ülkelere ve onların liderlerine karşı uygulanır.
Ama bizim Tayyipgiller gibi ABD’ye uşaklık etmeyi baştan kabul ettiği için iktidara getirilmiş kuklalar, her türlü tavizi vermeye (gönüllü değillerse bile) mecburdurlar.
Hatta son örnekte görüldüğü gibi, daha görüşmeye gitmeden önce, sinema bileti alır gibi, ziyaretin ücreti peşin olarak ödenir.
Ey, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın zaferi üzerine kurulmuş ve tüm mazlum ülkelere umut olmuş ülkem, sen bu satılmışlar elinde ne hallere düştün böyle!..
Bitirirken
Son günlerde bir sahaftan aldığım, Sabahattin Ali’nin saygıdeğer kızı Filiz Ali’nin “Filiz Hiç Üzülmesin” adlı kitabını okudum.
Kitabın insanın içine dokunan, burnunun direğini sızlatan içeriğinden etkilenmemek mümkün değil. Ama Sabahattin Ali’nin niçin ölümsüz olduğunu bir kez daha kanıtlayan kitabın son bölümünden bir kısmı aktarmaktan kendimi alamadım.
Filiz Ali, babasının “suçunu ve öldürülme sebebini” bizzat babasının kaleminden şöyle koyuyor:
“Sabahattin Ali’nin suçu ne idi? Ali kendi suçunu itiraf ediyor aslında öldürülmeden bir yıl önce:
“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da cefakeş milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’ Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalıydı. Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.” (Filiz Ali, “Filiz Hiç Üzülmesin”, s.156)
Ve Filiz Ali Kitabını şöyle sonlandırıyor:
“(…) tanınmaz haldeki bu cesede bir mezarı bile çok gördüler. Kemikleri bir torbaya konup oradan oraya teşhis için dolaştırıldı. Gömüldüğü yerden çıkarılıp tekrar incelendi. Sabahattin Ali’nin canını almak yetmedi, ölüsünü de bırakmadılar bu gözü dönmüş vampirler ve dünyada hiç iz bırakmasın diye kemiklerini bile yok ettiler.
“Ama Sabahattin Ali, sanki canilerin onu mezarsız bırakacaklarını çok önceden sezmiş gibi, evrendeki mekânını belirlemişti çoktan ve “Benim meskenim dağlardır” diyerek, şiirini yazmıştı.
DAĞLAR
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden uzak,
Benim meskenim dağlardır.
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.
Yârimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin;
Benim meskenim dağlardır.
Bir gün kadrim bilinirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa
Benim meskenim dağlardır.
1931
Filiz Ali, yaralı evlat yüreğiyle; “dünyada hiç iz bırakmasın diye kemiklerini bile yok ettiler”, diyor.
Parababalarının ve cellatların niyeti bu olabilir. Buydu…
Fakat halklar, ömürlerini kendilerine adamış insanları asla unutmaz, unutmamıştır.
Sabahattin Ali’nin dünyada bıraktığı iz, çok az insana nasip olabilecek kadar büyüktür.
O, ölümsüzler kervanına katılmış bir devrim şehididir.
Selam olsun Sabahattin Ali’ye…


