Site rengi

Tasarım

Büyük Zafer, Büyük Komutan, Diyalektik Materyalizm ve Cesaret

12.09.2022
668
A+
A-

Hüseyin Ali

“Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve utkuyla sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk Ordusu’nun, Türk subaylarının ve komuta kurulunun yüksek güçlerini ve yiğitliklerini tarihte bir daha saptayan ulu bir yapıttır.

Bu yapıt, Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu yapıtı yaratan bir ulusun çocuğu, bir ordunun Başkomutanı olduğum için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur.”

Mustafa Kemal Paşa (Nutuk)

 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 100. Yıldönümünü kutladık. Kime karşı bir zaferdi 30 Ağustos?

İç ve dış gericiliğe karşı: İçeride Antika Tefeci-Bezirgân Sınıf, dışarıda Modern Emperyalizm. Bu iki gerici güç, işbirliği halinde Türkiye’yi parçalamışlardı. Osmanlı’ya İç Anadolu’nun bir kısmı ile Batı Karadeniz’i bırakmışlardı. Büyük ihtimalle bir süre sonra bu bölgeyi de yutacaklardı. Ordu silahsızlandırılmış, Türkiye toprakları emperyalistler ve uşaklarının ordularıyla işgal edilmişti.

Bugün hem iç gericilik, hem dış gericilik aynı stratejik planın peşinde: Türkiye’yi parçalamak!

Fesli Kadir ne diyordu?

“Keşke Yunan galip gelseydi.”

Bugün İsmail Kahraman adlı gerici de aynı çizgide… 30 Ağustos’u, Büyük Taarruz’u yok sayıyor bir bakıma. Fesli Kadir’in kaldığı yerden devam ediyor. Peki neden, denilecek.

Tefeci-Bezirgân Sermayenin ulusal bilinci yoktur çünkü. Tefeci-Bezirgân Sermaye Ümmetçidir. Ortaçağcıdır. Şeriatçıdır. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’ne karşıdır, laikliğe düşmandır. Bu yüzden ASSAM gibi gerici, dinci, yobaz örgütlenmeler ASRİKA adlı ortak İslam din devletinin peşindeler.

Emperyalizm ise bu dincilerle etle tırnak gibi kaynaşabilir. Tayyip Diktatörlüğünün 20 yılı aşkındır bütün pisliklerine rağmen ayakta kalmasının nedenlerinden birisi de bu emperyalist desteğidir.

Bundan yüz yıl önce de bu iki gerici güç Emperyalizm ve Tefeci-Bezirgân Sermaye güç birliği etmişlerdi. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde halkımızın direnişi karşısında tutunamadılar.

Bu bize neyi gösteriyor?

Eğer doğru önderlik yapılırsa, dünyanın en güçlü ordularını bile yenmek, emperyalist oyunlarını boşa çıkarmak mümkündür. 30 Ağustos Zaferi’miz buna en iyi örnektir.

30 Ağustos’un önderi kuşkusuz ki Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal’in gerçekçi, diyalektik ve cesur önderliği zaferi getirmiştir.

Aslında diyalektik materyalizmi iyi kullanan ve cesur hemen her önder başarılıdır. Diyalektik materyalizm gerçekçi, olayları zaman ve mekân içinde neden sonuç ilişkileriyle değerlendiren, akıcı bir bakış sağlar. Bunu yapabilen önderler başarılı olurlar. Örneğin Lenin…

Lenin, kapitalizmin 20. Yüzyıl ile birlikte kalıp değiştirdiğini, gericileştiğini tespit etmiş ve tek ülkede sosyalizmin kurulabilmesinin mümkün olduğunu savunmuş ve bunu mücadelesiyle kanıtlamıştır. Benzer şekilde 1917 Ekim Devrimi de Lenin’in sayesinde mümkün olmuştur. Lenin iktidarın bocaladığını, Moskova ve Petrograd Sovyetlerinde Bolşeviklerin çoğunluğu aldığını ve halk yığınlarının Bolşeviklerin etkisinde olduğunu görmüş, iktidarı almanın zamanıdır, tespitinde bulunmuştur. Gecikmenin, oyalanmanın İşçi Sınıfına ve dünya sosyalizmine ihanet olduğunu belirtmiştir.

Bu sorumluluğu almak aynı zamanda büyük cesaret gerektirir. Lenin cesur bir önderdir. Sonuç olarak bu özellikleri sayesinde, yüksek ikna gücünü de kullanarak Sovyetlerdeki bocalamaları savuşturmuş ve devrimi başarıya ulaştırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın başarıları da aynı bakış açısına sahip olmasına dayanır. Mustafa Kemal Paşa da gerçekçidir, diyalektik düşünür ve cesurdur. (Cesareti zaten ortadadır. Mustafa Kemal için kelle koltuktadır. Hakkında idam fermanı vardır. Öncesinde özveriyle cephe cephe dolaşması da ne kadar cesur ve yurtsever olduğunun göstergesidir.)

Kurtuluş Savaşı sürecinde olaylarla bu durumu ortaya koymaya çalışalım.

Kurtuluş Savaşı sürecinde örneğin ders niteliğinde bir Gediz Yenilgisi vardır. İyice hazırlanılmadan düşman kuvvetlerine saldırılmış, önce kısmen başarılı olunmuş ama sonra çok daha büyük bir yenilgi gelmiştir.

Mustafa Kemal’in kendi sözleriyle Nutuk’tan aktaralım:

“Gediz Saldırısı

“Batı Cephesi Komutanı, iki piyade tümeni ile Ethem Bey’in Gezici Kuvvetlerini Gediz’deki Yunan tümeninin üzerine gönderebilecekti. Bundan parlak bir sonuç alacağını kuvvetle umuyordu.

“Genelkurmay Başkanlığı Batı Cephesi Komutanlığının bu önerisini kabul etmedi. Çünkü düşman ordusu bütünü ile bizim ordumuzdan kuvvetli idi. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokmuş değildik. Cephanemizin azlığı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Düşmana karşı, Gediz’de bütün cephe kuvvetlerimize başvurarak belki oldukça üstün bir kuvvet toplayıp çabucak bir başarı elde edebilirdik. Ama kuvvetimiz ve hazırlığımız böyle bir başarıyı, genel ve sonuçlu bir başarıya çevirmeye elverişli değildi. Böyle olunca, bütün işe yarayan kuvvetlerimizi, bölgesel ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Buna karşı düşman bütün kuvvetleriyle karşı saldırıya geçerse bizim için her yanda yenilgi kesin olurdu. Bunun için, cephenin ve hükümetin şimdilik yalnız ordu kuruluşunu genişletip artırarak cepheyi güçlendirmek için çalışması gerekiyordu. Ülkenin ölüm kalım yeri olan Batı Cephesinde, özel ve sınırlı düşüncelere kapılmak uygun görülmüyordu.

“Genelkurmay Başkanı, bu Gediz saldırısının yapılmamasında diretti. Batı Cephesi Komutanlığıyla, yazışma yolu ile anlaşamadı. Ankara’dan Eskişehir’deki Batı Cephesi Karargâhına kendisi gitti. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın bu buluşmaları sonucunda Ali Fuat Paşa, durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, saldırıyı geri bırakmıştı. Ama birkaç gün sonra saldırıya karar verildiği anlaşılmıştır.

“Baylar, o günlerde bu saldırının yararlı olacağı üzerine her yerde ve Mecliste ateşli bir propaganda yapılıyordu:

“Düşman tümeni Gediz’de ayrı olarak bulunuyor. Biz, onu orada yok ederiz. Parlak bir durum elde ederiz. Gerçekte düşman ordusu da kaçmaya hazırdır.” sözleriyle Gediz saldırısının gerekliliği nerdeyse genel bir kanı durumuna getirilmek isteniyordu.

“En sonu, Batı Cephesi Komutanı Altmış Bir ve On Birinci Tümenler ve Kuvayi Seyyare (Gezici Kuvvet) ile 24 Ekim 1920’de Gediz’deki düşmana saldırdı.

“Baylar, dalgalı, düzensiz ve komutasız bazı savaşlardan sonra, bildiğiniz üzere, Gediz’de yenildik.

“Yunan ordusu, bu saldırıya karşılık olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden saldırıya geçti. Yenişehir’i, İnegöl’ü ele geçirdi. Uşak’tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birliklerimiz, Dumlupınar sırtlarına dek çekildi.

“Böylece baylar, cephenin her yanında yeniden genel bir yenilgiye uğradık.”

Şartlar henüz olgunlaşmamışken, güçleri yeterince toplayıp sürekli kılacak yetkinliğe ulaştırmadan yapılacak saldırı yarardan çok zarar getirir, diyor Mustafa Kemal Paşa. Ve öyle de oluyor.

Mustafa Kemal Paşa o dönemde henüz Başkomutan değildir, bu harekâtı yanlış bulsa da önleyemez. Çerkez Ethem’in Kuvayı Seyyare’sinin etkisinde kalan o günkü Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa yanlış karar verir. Kalıcı olmayacak küçük bir başarı için bütünü tehlikeye atar. Oysa bütün önceliklidir. Ormanı görmeyip ağaçları tanımlamak metafizik düşüncedir.

Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Savaşı öncesinde de çok yerinde bir durum tespitiyle düşman saldırılarını boşa çıkarmış ve daha sonra da yenmiştir. Oysa muhalifleri gene yeterli olgunluğa ulaşmadan saldırı görüşündedir. Ama saldırı için henüz erkendir.

Gene Nutuk’tan Mustafa Kemal Paşa’nın sözleriyle durumu nasıl değerlendirdiğini, nasıl akılcı düşündüğünü görelim:

“İkinci İnönü Savaşından sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan Ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda Yunan ordusu saldırıya başladığı zaman ulusal hükümetin ve savaşımın gelişimi, bizim daha genel seferberlik yapmamıza ve böylece ulusun bütün kaynaklarını ve araçlarını, başka hiçbir şey düşünmeksizin, düşman karşısında toplamaya uygun ve elverişli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, araç ve koşullar oransızlığının elle tutulur başlıca nedeni budur. Bunun sonucu olarak tümenlerimizin özellikle taşıtlarını daha sağlayıp tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu saldırı karşısında bizim askerlik yönünden temel ödevimiz, ulusal savaşımın başından beri izlediğimiz ödevdi ki; o da: “Her Yunan saldırısı karşısında kaldıkça bu saldırıyı, direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurmak ve boşa çıkartmak, yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak” diye özetlenebilir. Son düşman saldırısı karşısında da bu temel ödevi gözden uzak tutmamak gerekliydi. Bu düşünce ile 18 Temmuz 1921 günü İsmet Paşa’nın Eskişehir güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargâhına giderek durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu yönergeyi vermiştim: “Orduyu, Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya büyük aralık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna değin çekilebilirsiniz. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri (menzil hatları-lojistik) kurmak zorunda kalacak; her halde ummadığı birçok zorluklarla karşılaşacaktır. Buna karşılık, bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde olacaktır. Bu yolda hareketlerimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Ama az zamanda, elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyarız.”“

Mustafa Kemal’in bu kayıp vermeden Sakarya Nehri’nin doğusuna geri çekilişi önermesi belki Kütahya, Eskişehir gibi merkezlerin düşman eline geçmesine yol açmış ama ordunun yenilgisini önlemiş, güç kazanmasını sağlamış ve sonrasında Sakarya Zaferini getirmiştir. Muhalefetin ve goygoycularının baskısına rağmen cesaretle askeri açıdan doğru olanı yapmış ve başarılı olmuştur.

Sakarya Meydan Savaşı’nda söylediği ünlü; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır”, sözü de bu durumla uyumludur. Düşman saldırıları güçlüdür. Cephede yer yer gedikler açılmaktadır. Ama mücadele kayıp vermeden biraz daha geride gene sürdürülmektedir. Bazen cephenin yönünün değişmesi gerekse de… Bu yenilmek değildir, düşmana en çok zararı vererek ve en az kayıpla savaşmaktır. Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta şöyle devam eder:

“Ondan sonra baylar, 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’da cephe karargâhına gittim.

“Düşman ordusunun cephemize doğru ilerleyerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak hiç çekinmeden gerekli önlemleri aldırdım ve düzenlemeleri yaptırdım. Olaylar görüşümüzün yerinde olduğunu gösterdi. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921 günü gerçekten cephemize doğru ilerlemeye ve saldırıya başladı. Birçok kanlı ve bunalımlı evreler ve dalgalar oldu, Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman gruplarının karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.

“Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız Ankara’nın elli kilometre güneyine değin çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası Ankara’ya iken kuzeye verildi. Yön değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma hatlarımız yer yer kırılıyordu. Ama kırılan yerin hemen en yakınında çarçabuk yeni bir savunma hattı kurduruluyordu. Savunma hattına çok umut bağlamak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek kuramını çürütmek için yurt savunmasını başka türlü anlatmayı ve bu anlatımda direnmeyi ve üstelemeyi yararlı ve etkin buldum.

“Dedim ki:

“Savunma hattı yoktur. Savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu dayangadan atılabilir; ama küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. Bulunduğu dayangada sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.

“İşte ordumuzun her bireyi, bu kurala göre her adımda en büyük özveriyi gösterip düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneğinden yoksun bir duruma getirdi.

“Savaş durumunun bu evresini sezinler sezinlemez hemen, özellikle sağ kanadımızla, Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe değin, bugünler de içinde olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız süren Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı (Sakarya meydan kûbrası) yeni Türk Devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan savaşı örneği yazdı.”

Daha önceki Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilme ve bu sırada güç toplama taktiği başarıyla sonuçlanmış ve Sakarya Zaferi ile taçlanmıştır.

Sakarya Savaşı sonrasında da muhalefetin yanlış yönlendirmeleri karşısında Mustafa Kemal Paşa hep doğru olanı yakalar. Sakarya Savaşı sonrasında amaç güç toplayarak düşmana son darbeyi indirmektir. Ancak muhalifler hem yanlış yönlendirmeler yaparlar, hem de ordunun gücünün ve komutasının yetersiz olduğunu, bir an önce saldırıya geçilmesi gerektiğini vurgulayarak bozgunculuk diyebileceğimiz eylemlere girişirler.

Mustafa Kemal Paşa bu gelişmeleri Nutuk’ta şöyle açıklar:

“Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki: “Sakarya Savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!” Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuçlu bir saldırı yapmak olduğu için sınırlı saldırıya geçme görüşünü tutamazdık; bunda bir yarar yoktu.

“Karşıcılların kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplanıyordu. Bunun üzerine, ordunun saldırıya geçirilmesiyle ilgili akımı durdurdular. Saldırış biçimini değiştirerek başka bir kuram ortaya attılar. Bu kez dediler ki: “Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilâf Devletlerini, özellikle İngilizleri eylemli olarak yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek görüşü izliyorsak yapılacak iş budur…”

Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine, karşıcılların başında bulunanlar yeni bir propaganda çıkardılar: “Nereye gidiyoruz? Bizi kim, nereye sürüklüyor? Karanlıklara… Koskoca bir ulus belirsiz, karanlık ereklere serserice sürüklenir mi?”

“Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasa çevrelerinden ordu birliklerine dek yaydırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu.

“Rauf Bey, sık sık ve gizlice diyordu ki: “Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?”

“4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi denetlemek üzere Ankara’dan ayrılmaya karar vermiştim. Bu nedenle o gün Mecliste, gizli oturumda, kimi açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Anlattım ki, Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra düşman ordusunu Eskişehir-Seyitgazi-Afyonkarahisar kesimine dek kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp, yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen birkaç tümenimizdi.

“Ordumuzun kararı saldırıya geçmektir. Ama bu saldırıyı geciktiriyoruz, Çünkü hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekir. Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür. Durmamızı, saldırı kararından vazgeçtiğimiz ya da bu gücünü kazanmaktan umut kestiğimiz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir.

“Daha sonra şunları söyledim: “Osmanlılar, göze aldıkları savaşın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve önlemli davranmadıklarından ve daha çok, duygularıyla tutkularının etkisi altında iş gördüklerinden, Viyana’ya dek gitmişken geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra, Budapeşte’de de duramadılar, geri çekildiler; Belgrat’ta da yenilip geri çekilmek zorunda bırakıldılar. Balkanları bıraktılar. Rumeli’den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu yurdu kalıt bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun, tutkularımızdan, duygularımızdan vazgeçerek düşünceli olalım. Kurtuluş için, bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!

“Sinir gevşetici sözlere, aşılamalara önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasasının yarattığı bu türlü anlayış kötü görülmelidir. ‘Orduyla, savaşla, direnmeyle bu işin içinden çıkılmaz’ biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir yurt ve bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih, böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek iş göreceklerin acılı sonuçlarla karşılaşacaklarına kuşku yoktur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş, ahlaki ve manevi değerlerini de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen, bu olmuştur.”

“Baylar, bilirsiniz ki, Mecliste bu anlattığım dönemde, en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış olan kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir. Onun için, düşüncelerime şunları da ekledim. Dedim ki: “Baylar, maddi ve özellikle manevi çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da çalışamaz ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: ‘Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız! Biz varlığımızı, sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım.’ Balkan Savaşından sonra ulusun, özellikle ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.

“Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma çukuruna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur; “Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün ulusa sağlam bir içgücü vermek.”“

Görüldüğü gibi gericilik hem metafizik düşünür hem cesaretsizdir. Onların sığınağı emperyalizmdir. Ama iyi bozgunculuk yaparlar. Osmanlı’nın yenilgisi de ekonomik nedenleri bir tarafa bırakırsak, böylesi yanlışlara dayanır.

Şimdi Tayyip Diktatörlüğü de aynı yolun yolcusu. Emperyalizmin kucağında halkımıza ihanet ediyor.

Mustafa Kemal Paşa durumu “İç Cephe” ve “Dış Cephe” olarak sınıflandırır ve asıl önemli olan iç cephedir, der. Emperyalizmin iç cepheyi ayarttığını belirtir. Mustafa Kemal Paşa, Meclis konuşmasında, saldırı ve düşmanı yok etmek için üç unsurun gerekli olduğunu vurgular. Bunlar (1) ulusun varlığı, bilinci, dileği; (2) ulusu temsil eden Meclisin kararlılığı, direnci ve yiğitliği; (3) ordudur. Sonra şöyle devam eder:

“(…) Baylar, dedim, bu üç türlü araç ya da kuvvetin düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: İç cephe, görünürdeki cephe. Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun, bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum, hiçbir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne dek başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, “kaleyi içinden almak” dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize dek sokulabilen arabozucu mikropların, araçların bulunduğunu ileri sürmek yersiz değildir.” (Nutuk)

Bugün emperyalizm iç cepheyi çökertmek için gene güdümündeki “arabozucu mikropları, araçları” bulmuştur ve kullanmaktadır.

Bu hainler dün Vahdettin’ler, Damat Ferit’ler, Nemrut Mustafa Paşa’lar, Şeyhülislam Dürrizade’lerdi. Bugün kısaca onların devamcısı Tayyip Diktatörlüğüdür. Yüz yıl önce Kuvayimilliyeciler nasıl bu hainleri paçavraya çevirip attıysa, bugün İkinci Kuvayimilliyecilerin önündeki en önemli hedeflerden birisi de budur.

Zafer görününce, emperyalistler her zaman olduğu gibi, kesin zaferi önlemek için ateşkes çağrısında bulunurlar. Niyetleri açıkça budur. Ama insani değerleri öne çıkararak gerçek niyetlerini saklarlar. Mustafa Kemal Paşa, emperyalizmin bu oyunlarının farkındadır. Tutumunu şöyle açıklar:

“Baylar, Başkomutan Savaşı’nın sonucuna değin her gün büyük başarılarla gelişen saldırımızı resmi bildirimlerde çok önemsiz eylemler gibi gösteriyorduk. Amacımız, durumu elden geldiğince dünyadan gizlemekti. Çünkü düşman ordusunu tümüyle yok edeceğimize güvenimiz vardı. Bunu anlayıp düşman ordusunu yıkımdan kurtarmak isteyeceklerin yeni girişimlerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten bizim tutumumuzu sezdikleri zaman ve saldırımızdan hemen sonra, başvurmalar olmuştur. Örneğin, saldırıda bulunduğumuz sırada Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, İstanbul’dan ateşkes anlaşması ile ilgili yazı geldiği yolunda, 4 Eylül 1922 günlü bir tel almıştım. Verdiğim yanıt şudur:

“Tel, makama özeldir.

“5.9.1922

“Bakanlar Kurulu Başkanlığı Yüce Başkanlığına

“Y: Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilmiştir. Yunan ordusunun yeniden sağlam bir direnmede bulunması artık düşünülemez. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes anlaşması, ancak, Trakya için söz konusu olabilir. Bunun için, Eylülün onuna değin Yunan Hükümeti, ya doğrudan doğruya, ya da İngiltere aracılığıyla hükümetimize resmi olarak başvurursa, buna yanıt verilirken aşağıdaki koşullar öne sürülmelidir. O günden, yani Eylülün onundan sonra başvurulursa yanıt başka türlü olabilir. Bunun için de durum bana ayrıca bildirilmelidir:

“1. 1-Ateşkes anlaşmasının imzalandığı günden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına dek, hiçbir koşul ileri sürülmeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin sivil görevlilerine ve ordu birliklerine bırakılmış olacaktır.

“2. 2-Yunanistan’da tutsak bulunan yurttaşlarımız on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize verilecektir.

“3. 3-Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta bulunduğu yıkımları ödemeyi Yunan Hükümeti şimdiden üstlenecektir.

“Büyük Millet Meclisi Başkanı

“Başkomutan

“Mustafa Kemal”

 

Bu durumu doğru değerlendirme, emperyalist art niyetleri anlama, kendine güven ve cesareti yansıtan bir cevaptır. Nettir, kıvırma yoktur. Önderlik böyle olur. Başarı da böyle gelir.

Mustafa Kemal Paşa, baştan doğru tespit ettiği bir strateji doğrultusunda, doğru taktik adımlar atarak başarının gelmesini sağlamıştır. Kurtuluş sonrasında atılan adımlar da bu stratejinin parçasıdır. Bunu 1919’dan 1927’ye kadarki dokuz yıl içinde, diyalektik ve gerçekçi bakışı cesaretle yoğurarak, zamanı ve şartları kollayarak sağlamıştır. Şöyle der Nutuk’ta:

“Türk ata yurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve zorunluluklarını ilk gününde açıklamak ve söylemek, elbette yerinde olamazdı. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Ancak dokuz yılda yaptıklarımız bir mantık dizisiyle düşünülürse, ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.”

Bugün İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı yürütmekte olan Gerçek Devrimcilerin stratejik yaklaşımı benzerdir.

İlk taktik hedef Tayyip Diktatörlüğünün alaşağı edilmesidir.