Ellerinde kir pas Dillerinde nas

05.01.2022
A+
A-

Mustafa Şahbaz

Proletarya yani İşçi Sınıfı, üretim araçları üzerinde hiçbir mülkiyeti bulunmayan yalnızca işgücünü satarak yaşamını sürdürebilen Modern bir Sınıftır.

Modernden kasıt Kapitalizmdir. Kapitalist üretim biçiminde dolaysızca görev alan iki kesim insan vardır: Kapitalistler ve Proletarya. Modern üretimde dolaysızca yer alan insan kümelerine “Sınıf” denir.

Kapitalist üretimin yaratığı olan bu iki sınıf, durumca ve çıkarca uzlaşmaz bir biçimde karşı karşıya gelmiştir.

İşveren Sınıfı: Üstte, yöneten, egemen sınıftır.

İşçi Sınıfı: Altta, yönetilen, ezilen sınıftır.

Bu iki sınıfı karşı karşıya getiren ise durum ve çıkarlarının karşıtlığıdır.

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, durumları başka başkadır: Biri durumca ezen, sömüren; diğeri ezilen sömürülen sınıftır.

Bir de bu sınıfların çıkarları başka başkadır: İşveren Sınıfı, İşçi Sınıfının yarattığı değeri sömürmekten çıkarlıdır; İşçi Sınıfı ise yarattığı değeri sömürtmemekten çıkarlıdır.

Tabiî kapitalist üretim yordamı içinde, İşçi Sınıfının yarattığı değeri tümüyle kapitalistlerin sömürüsünden kurtarması olası değildir. Kapitalistler de yaratılan değerin tamamını sömüremezler. Çünkü o zaman İşçi Sınıfının varlığı devam edemez. Fabrikalarında çalıştıracak işçi bulunamaz. O yüzden işçilerin kendi varlıklarını sürdürebilecekleri ve gelecekte İşçi Sınıfını oluşturacak çocuklarının yaşamlarını sağlayabilecekleri kadar bir ücret almaları zorunluluk olur. Bu ücretten sonraki değer, artıdeğerdir ve kapitalist tarafından buna el konur. İşçi Sınıfı ise ücretini arttırmak, yarattığı değerin daha büyük bölümünü kendine almak; daha az sömürülüp daha iyi bir yaşam sürmek ister. Bu ise kapitalistin sömürüsünün (artıdeğer sömürüsünün) küçülmesi anlamına gelir. Bu yüzden bu iki sınıf, uzlaşmaz bir çelişki içinde bulunurlar.

Ücretin ne kadar olacağını, sömürünün derecesini ise İşçi Sınıfının kapitalistlere karşı vereceği mücadele belirler.

İşveren Sınıfının sömürüsünü katmerlendirmek için kullanacağı sonsuz olanakları vardır:

Ekonomik güç ondadır,

Siyasi gücü o belirler,

Devlet erki onun elindedir,

Din,

Felsefe,

Kültür,

Sanat,

Medya vb. vb. bütün üstyapı kurumlarını, ekonomik altyapıyı elinde bulunduran Kapitalistler belirler.

İşçi Sınıfının bu devasa örgütlü Sermaye gücüne karşı en büyük silahı sayısıdır. Sayısal üstünlüğüdür. Fakat bu sayısal üstünlük örgütsüz ise hiçbir varlık gösteremez.

Lenin Usta’nın deyimiyle; “İşçi Sınıfı örgütsüzse hiçtir ya da sıfırdır.”

Hikmet Kıvılcımlı’nin söyleyişiyle; “Örgütsüz halk, köle halktır!”

Fakat yine Lenin Usta’nın sözleriyle; “İşçi Sınıfı örgütlüyse heptir!”

Kıvılcımlı Usta’nın söylemiyle; “Örgütlü halk yenilmez!”

Ya da Latin Amerikalı Yoldaşların şiarıyla; “El pueblo unido jamás será vencido!”

Yani “Birleşmiş Halk Asla Yenilmez!”

 

Emperyalizm çağında sınıflar

Hep egemen sınıf olarak kapitalistlerden ve ezilen sınıf olarak da Proletaryadan söz ettik. Bu tanımlama birçok anlam daralmasını içerir. Şöyle ki:

20’nci Yüzyıl’la birlikte kapitalizm, en yüksek aşaması olan Emperyalizme, bir başka deyişle, Tekelci Kapitalizme atlamıştır.

Bu da şu demektir:

Bir ülkede, bir üretim alanında şirket sayısı 20’ler civarına inmişse artık o ülkede, o üretim dalında rekabet yürütülmez ya da yürütülemez. Bu şirketler kendi aralarında anlaşarak tekelleri oluştururlar. Artık Serbest Rekabetçi Kapitalizm gitmiş, yerine Tekelci Kapitalizm gelmiştir.

Serbest rekabet çağında iki türlü rekabet vardır:

1- Kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabet,

2- Kapitalistler ile İşçi Sınıfı arasındaki rekabet.

Bu yüzden Lenin der ki: “Serbest Rekabetçi Kapitalizm, demokrasiye tekabül eder.”

Tekelci Kapitalizmde (Emperyalizmde), kapitalistler arasındaki rekabet biter. Bu rekabetin yarattığı toplumsal yararlar (fiyatların belli bir dengede durması gibi) ortadan kalkar. Tekel kârı, tekel vurgunu egemen olur. Ülke ve dünya hegemonyasına çıkmış tekeller her türlü demokrasi kırıntısını ortadan kaldırmak, dünyaya egemen olmak isterler. Sömürge, yarısömürge halklarına, neredeyse Ortaçağ’ı aratacak, zulümler uygularlar. Kendi ülkelerinde İşçi Sınıfının haklarını budamak için her türlü gericiliğe girişirler. Faşizmler tezgâhlarlar. Dünya Savaşlarını kışkırtırlar.

Bu yüzden yine Lenin der ki: “Emperyalizm gericiliğe tekabül eder.”

Bu tekelleşme sonucunda artık iktidar tüm kapitalistler tarafından yürütülmez. Para, Ticaret, Sanayi Kapitalistlerinin içinden en kodamanlarının Büyük Toprak Sahipleriyle bankalar kubbesi altında birleşmesinden doğan Finans-Kapitalistler (Modern Parababaları) yönetir artık ülkeleri ve dünyayı.

Türkiye özelinde söylersek, 30-40 aileyi geçmeyen; 300-500 kişiden oluşan bir zümredir Finans-Kapitalistler. İşte Türkiye’yi bu azınlığın azınlığı Modern Parababaları yönetir.

Bu yönetme işinde yalnız değillerdir. Bu topraklarda bundan 4000 yıl önce Asurlu tüccarların gelmesiyle başlayan Tefeci-Bezirgân Sermaye tahakkümü-sömürüsü hiç ara vermeden yurdumuzda capcanlı varlığını sürdürmektedir. Bu sermaye ilk Medeniyetle birlikte Sümer’de ortaya çıkmıştır. Üretimle hiçbir ilgisi olmayan; küçük üretmenleri Tefecilik (Faizcilik) ve Bezirgânlık (Ticaret) yoluyla binlerce yıldan beri soyup soğana çeviren, Ortaçağ’ın hâkim sınıfıdır. Ümmetçilik Konağında yaşar ve ideolojisi Şeriattır. Sayısı 3000-5000’i geçmeyen Antika Parababalarıdır.

İşte AKP’giller bu sınıfın temsilcisidirler. Sınıf dediğimize bakılmasın. Tefeci-Bezirgânlık modern bir sınıf değildir. Kapitalizmöncesi üretim biçimlerinden yadigâr kalmış bir gerici sömürgen tabakadır. (Her ne kadar kapitalist bir toplumda Tefeci-Bezirgân Sermaye bir sınıf değilse de günlük dilde sınıf demek bir anlatım kolaylığı sağlamaktadır. Fakat onun modern bir sınıf olmadığı hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.) İşte bu bin yılların sömürü deneyimiyle donanmış Tefeci-Bezirgânlık, tüm Anadolu’nun köylerini, kasabalarını örümcek ağı gibi sarmıştır. Finans-Kapitalin egemenliğini kasabalara, köylere kadar yayan, gericiliğin belkemiğini oluşturan bu sınıftır.

Emperyalist tekeller ülkemize tebelleş olduğunda onların distribütörlüğünü alan Finans-Kapitalistlerin bayiliklerini alarak ilçelerde, kasabalarda hemen, “doğal olarak”  benzin istasyonlarını kuran ve bu mekanizmayla da küçük üretmenin ümüğüne bir kez daha yapışan bu Tefeci-Bezirgân Sermayedir.

Bakın atadan dededen Tefeci-Bezirgân olan Nurettin Nebati bunu nasıl dile getiriyor, Ahmet Hakan’la söyleşisinde:

“Çok yoğun piyasadan geliyorum zaten. Piyasadan geliyorum demek şu: Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğmuşsunuz. Viranşehir’de bir defa çiftçilik yapıyorsunuz. DOĞAL OLARAK BENZİN İSTASYONUNUZ OLUR. (Biz majüskülledik. – M. Şahbaz) Çocukluğunuzdan itibaren işin içerisindesiniz. Daha ilkokulda iş yerinde çalışmaya başladım. İstanbul’da ağabeylerim var, piyasa ile her alanda iletişim kurma imkânınız var.” (En Son Haber, 30.12.2021)

Yani Tefeci-Bezirgân iseniz, bir benzin istasyonu kurup küçük üretmenlerin sırtına binmek; “DOĞAL OLARAK” yapmanız gereken bir iş oluyor. Bu, birebir Türkiye gerçeğidir. Ve ancak bu kadar veciz bir şekilde dile getirilebilir. E, adam bunu çocukluğundan beri yaşamış, deneyimlemiş. O anlatmayacak da kim anlatacak?..

Bu Ortaçağcı sınıfı daha iyi tanımak için Hikmet Kıvılcımlı Usta’ya kulak verelim:

“(…) Burnunun ucunu şalgam diye ısırmaya ve bindiği dalı her zaman keyif için kesmeye hazır olan Tefeci-Bezirgân sınıfından her şey beklenir. Halk çoğunluğunu bugün hâlâ OY DAVARI biçimine sokan odur. Bu şartlanmış zavallı yığınları tuza koşan kurbanlık koyun saflığıyla Finans-Kapital peşinde sürüleştirip sürükleyen odur. (…) Kasabalarda örümcek ağlarını kurmuş bulunan TEFECİ-BEZİRGÂN hacıağalar sınıfı tekelci Finans-Kapital sayesinde kendi vurguncu ve soygunculuğunu yürütmekte ve halka soluk aldırmamakta çıkarlıdır.

“Taşranın Tefeci-Bezirgân sınıfı, dünkü bugünkü acemi çaylak sömürgenleri değildir. Binlerce yıllar tortulaşmış ve milletin ciğerine iliğine işlemiş GERİCİLİĞİN en ağır değirmen taşıdır. Bu sınıf Türkiye KÖYLERİNİ Sümerler çağından beri SÖMÜRGE’leştirmiştir. Türkiye köylülerimizi dünya yüzüne çıkartmayan “Köy Enstitüsü” kadar basit modern tekniğe ve kültüre bile kavuşturtmayan ve her gün biraz daha halkımızı hep öbür dünyaya, “AHİRETE” ısmarlayan yolsuz güç, Tefeci-Bezirgân Sınıfıdır. Bu sınıf köydeki kentteki mutlak ve zalim ve müstebit SOYGUNUNU ve ETKİSİNİ yürütmek için gerekli en şeytanca domuzuna yolları yüzyıllar boyu, baba mirası olarak benimsemiş ve büyük bir bilinçle uygulamıştır, uygulamaktadır da.

“Demokrat Parti gibi Türkiye yığınları için anlaşılmaz yabancı bir terimi yüzde yüz öztürkçe “DEMİR-KIR-AT” biçiminde somutlaştırıp popülarize eden ve en ücra köylere dek dev petrol şirketlerinin BENZİN İSTASYONLARI (biz majaskülledik. – M. Şahbaz) ile sokan sınıf odur.”

“(…)

“Türkiye’de “kozmopolit” olma bakımından Finans Kapitale tıpatıp uygun ve çarkla dişli gibi iç içe gelen tek bilinçli ve kasıtlı sosyal sınıf Tefeci-Bezirgân Sınıfıdır. Çünkü bu sınıf oldu olasıya modern “MİLLET” karakterini bilmemiş ve tanımamıştır. İlk Mekke ve Medine kentlerinden beri Antika Toplumun kutsal “ÜMMET” düzeyini yaşamaktadır. Ümmetçiliği aşamadığı için, kendiliğinden “VATANSIZ” ve “MİLLETSİZ” olan Tefeci-Bezirgân sınıfı, ister istemez 1300 yıllık Hilafet ve Saltanat düşkünlüğüne bağlıdır. Saltanatı kendi toprağının devletçiliğinde bulamadığı gün, Finans-Kapitalin uluslararası yapısına giren yerli şubesini başına taç etmekte sakınca bulmaz. O zaman gözünü kırpmaksızın bütün kasaba eşraf ve agavatını Türkiye devrimci güçlerine karşı, Sen Bartelmi katliamlarına taş çıkartan, kana susamış eğilimiyle Haçlılar Seferi açmış durumda buluruz.” (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Sınıflar ve Politika, Derleniş Yayınları, s. 17-20 )

Tayyip, Berat, Nebati, Cengiz vb. vb. kişiliklerin AKP’de yuvalanması bir tesadüf değildir. Bunların hepsi Tefeci-Bezirgân Sermayenin siyasi temsilcileridir.

Türkiye’nin üretimden bu kadar kopartılması, Kuvayimilliye yadigârı üretken (Sümerbank, Etibank, Demir Çelik, Alüminyum, Şeker, Kağıt Fabrikaları, Türk Telekom vb. vb. gibi) kurumlarının yerli-yabancı Parababalarına peşkeş çekilmesi, Tank-Palet Fabrikasının Katarlılara yiyim edilmesi tesadüf eseri değildir. Vatan, millet kavramlarını bilmeyen Finans-Kapitalistler ile yine vatan millet kavramlarını hiç tanımamış olan Ortaçağ’ın Ümmetçilik Konağında yaşayan, bu Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcilerinin ele ele vererek yaptıkları ihanetin sonucudur.

Finans-Kapitalistler, Tefeci-Bezirgân Sermayeyle azınlığın azınlığı Karşıdevrim Cephesini oluştururken Devrim Cephesinde de İşçi Sınıfını (köylülük başta olmak üzere küçükburjuvaları mülksüzleştirerek), gittikçe çoğaltır ve uyguladığı ekonomik ve siyasi zulümle tüm halk kesimlerini, onun yanına, müttefiki olmaya iteler.

Demek istediğimiz, Karşıdevrim Cephesinin bu iki bileşenini netçe görmemiz gerekir. Bu gerçekliğimizi görmezsek Devrim Cephesini de doğru tanımlayamayız. Türkiye Devrimi’nin rotasını doğru çizemeyiz.

 

Nebati’nin eğrisi, doğrusu

Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati, Haber Türk yazarı Sevilay Yılman’la yaptığı telefon söyleşisinde Yılman’ın; “Umarım düzelir Sayın Bakan. Nihayetinde hepimiz bu gemideyiz!”, sözü üzerine şunları söylüyor:

“Bravo! Öyleyiz işte. Bitersek hep beraber biteceğiz. Kazanırsak hep beraber. Karamsar tablo çizenler var. Hiçbir şekilde bize inanmayanlar. Onlara diyorum ki; “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım? Bu iş ya düzelecek ya düzelecek! Yeter ki bize güvenilsin, inanılsın!” (Sevilay Yılman, Haber Türk, 13.12.2021)

Nebati bu sözleri, uyguladıkları “Model”i değerlendirirken söylüyor. Yani bundan anlıyoruz ve de biliyoruz ki, Nebatigiller, daha doğrusu Tayyipgiller bir “model uyguluyor”lar.

Bu model neydi?

“Faiz sebep, enflasyon sonuçtur. Zaten Nas da faizi haram kılıyor. Biz Allah’tan daha mı iyi bileceğiz. Demek ki faizi kaldırırsak her şey düzelir kendiliğinden.”, diye özetleyebileceğimiz bir üfürükten ibaretti “model” dedikleri şey. Hatta bir ad bile bulamadılar. “Reiz”leri önce “Çin Modeli” dedi. O sözün pek bir komünist-dinsiz çağrışım yarattığını görünce hemen tornistan edip “Türk Ekonomi Modeli (TEM)”, diyecek oldular, o da tutmadı; en iyi adı buldular; “Yeni Ekonomi Modeli (YEM)”. Kısaltma tam cuk oturdu. Türkiye Halklarının alınterini, adına faiz demedikleri faizle bir avuç yerli-yabancı Parababasına “YEM” etmenin yeni bir yolunu bulmuşlardı. E, bu işi din adına takdis etmek için Tefeci-Bezirgân Sermayenin fetvacıları da alesta bekliyorlardı. Mademki “Reiz”leri minareyi çalmıştı bu fetvacılar da hemen kılıfını hazırlayıverdiler: “Kur Garantili Mevduata” verilecek kurdan doğan fark, dinen “faiz” sayılmazdı, bu “hibe” idi. Böyle olunca da dinen bir sakınca kalmıyordu(!)

Bunu görünce, Kur’an’ın 1400 yıl önce yasak ettiği faizle ve aşırı kârla, vurgunla geçinen Tefeci-Bezirgân Sermayenin, bu açık-net yasağa rağmen, Kur’an’ın buyruklarına göre yönetildiği iddia edilen İslam coğrafyasında, yüzyıllardır varlığını nasıl olup da sürdürebildiğini anlayıverdik, vesselam…

Gelelim önce Nebati’nin yanlışına, daha doğrusu saptırmasına:

“Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım?”, diyor.

Evet 1000 çalışan; işini, her şeyini kaybeder, işsizliğe, açlığa mahkum olur. Ama Nebati ondan söz etmiyor. Tıpkı bir köle sahibi gibi konuşuyor. Ben varlığımla birlikte 1000 çalışanımı da kaybederim, diyor. Kölelerimi kaybederim, der gibi.

Bir de; “Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım?”, diyor.

Hayır, Bay Nurettin, Parababaları hiçbir zaman her şeylerini kaybetmezler. Onlar yedi sülalelerini geçindirecek kadar bir serveti, özellikle İsviçre bankaları başta olmak üzere, yabancı ülkelerde çoktan garantiye almışlardır. Yakın örnek, Özal döneminde yürü ya kulum denilerek süper zengin bir hanedana dönüştürülmüş olan Uzan Ailesidir. Bu ailenin şefi konumundaki Cem Uzan ile Tayyip’in çıkarları çatışınca, düz mantıkla söylersek, Uzan Ailesinin tüm servetine el konuldu. Kendisi ülke dışına kaçtı. Ama kendisinden önce ülke dışına kaçmış paraları sayesinde Paris’in en lüks otellerinin kral dairesinde günlüğüne bir asgari ücretlinin 5 yılda belki 10 yılda kazanamayacağı kadar yüksek ücret ödeyerek ailesiyle birlikte yaşadı, belki hâlâ yaşıyor.

Şüphesiz ki, senin için de durum budur.

Şimdi de gelelim Bay Nebati’nin doğrusuna:

Evet emekçilerin, özellikle de İşçi Sınıfının kaybedecek hiçbir şeyi yoktur, zincirlerinden başka. Yeter ki yukarıda değindiğimiz gibi örgütlü olsun…

Bunu Marks-Engels Ustalar, 1848’de kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”da şöyle veciz bir şekilde dile getirirler:

“Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var.

“BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİNİZ!”

İşte işin püf noktası da bu son cümlede yatar. İşçiler önce ülke içinde birleşip, örgütlenip “hep” olduklarında, sonrasında bütün ülkeler düzeyinde birleşip sel olduklarında tüm sömürgen sınıflar ortadan kalkacak; birilerini sömürmekten hiçbir çıkarı olmayan Proletarya öncülüğünde insanlık tüm zincirlerinden kurtulacaktır. İnsanlık tek bir aile olacaktır.

Sözün burasında bir de şaire-Nazım’a kulak vermemek olmazdı. Onun dizeleriyle bitirelim:

Demir,

kömür

ve şeker

ve kırmızı bakır

ve mensucat

ve sevda ve zulüm ve hayat

ve bilcümle sanayi kollarının

ve gökyüzü

ve sahra

ve mavi okyanus

ve kederli nehir yollarının,

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı

bir şafak vakti değişmiş olur,

bir şafak vakti karanlığın kenarından

onlar ağır ellerini toprağa basıp,

doğruldukları zaman.

 

En bilgin aynalara,

en renkli şekilleri aksettiren onlardır.

Asırda onlar yendi, onlar yenildi.

Çok sözler edildi onlara dair

ve onlar için:

zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,

denildi.