Heyecan ve umut dolu yüreklerimizle geliyoruz!

Heyecan ve umut dolu yüreklerimizle geliyoruz!

Eğitim-İş Sendikamız 2005 yılında bir iddiayla kuruldu.  

Ülkemizin kurucu değerlerini, bilimi, laikliği ne pahasına olursa olsun savunacağız ve koruyacağız. Aynı zamanda demokratik bir sendikacılık anlayışını oturtup, özlük ve hukuki hak mücadelesini temel alan bir strateji belirleyeceğiz.  

Kısmen yol da alındı. Ama yeterli mi?  

Örneğin ülkemizin kurucu değerlerini, bilimi, laikliği ne pahasına olursa olsun koruyabiliyor muyuz?

Okullarda NUTUK’un yasaklandığını duyuyoruz. Öğrencilerin “Referandumda Evet” mitingine götürüldüğünü izliyoruz. Ensar Vakfı’nın  yurtlarında küçücük bedenlere tecavüze, Aladağ’da yanan kız çocuklarına yüreğimiz yanarak şahit oluyoruz. 657’yi, iş güvencemizi tartıştırmayacağız derken fiiliyatta güvencenin kaldırıldığını görüyoruz. Yeni atanan tüm öğretmenlerin sözlü mülakattan geçebilmesi halinde (“Reis kimdir?” sorusuna “Doğru cevabı” verirse) sözleşmeli olarak atanması, her ile açılan üniversiteler ve eğitim fakülteleri sonucu katlanan işsiz öğretmen ordusu ve yıllarca ataması yapılmadığı için intihar eden onlarca öğretmen sorunu gün gibi ortada. Her gün hepimizin bildiği, gördüğü, yaşadığı gelişmeler karşısında ne kadar CESUR olabiliyoruz? Ne yapabiliyoruz?    

İşte biz cesur adımlar atmak için adayız. Bizler Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın destanlar yaratan kadınlarından olan Şerife Bacı’nın dediği gibi, “Bebeğim anasız büyür ama vatansız büyümez” şiarını içimize işliyoruz.

Eğitim Emekçilerinin; en son yapılan Eğitim-İş Başkanlar Kurulu’nda asılan pankartta; “Eğitim İş yaşamın bir parçasıdır. Tehlike yaratmaz. Kahraman olmak gerekmez.” sözüyle pasifleştirilmek, mücadeleden kopartılmak, siyasi-toplumsal olaylara gözünün kapatılmak istenmesine inat, Eğitim-İş’li olmak Kahraman olmayı gerektirir.

Mustafa Kemal Atatürk ve Kuvayimilliyeciler kahraman olmayı, emperyalistler ve yerli işbirlikçileri için tehlike yaratmayı göze almasaydı, bugün bir Cumhuriyet’ten, Laiklikten ya da Özgürlüklerden bahsedemeyecektik.

Her Eğitim-İş’linin kahraman olması gereken, yani Mustafa Kemal olması gereken günlerden geçiyoruz. 2014 yılında en güzel eylemimizi yaptık: Laiklik için Ankara’da yürüdük ve sonrasında yargılandık.

Peki, sendikamız bu davalar süresince üzerine düşeni yaptı mı?

Laikliği ve bu eylemi gerçekten savunmaya devam edebildi mi?

Ne yazık ki HAYIR!

Peki, sınıf ve kitle sendikası olma iddiasındaki sendikamız bunun gereklerini yerine getirilebildi mi?

Ne yazık ki HAYIR!

Sendikamız ve konfederasyonumuzda kurumsal işleyişle ilgili çok önemli sorunlar yaşanmaktadır:

Organlar düzenli bir şekilde işlememekte/işletilmemektedir. Sendikamızın başta tüzük olmak üzere hukukuna uyulmamaktadır. Mücadeleye/örgütlenmeye yönlendirilmesi gereken enerji iç çekişmelere, kişisel sürtüşmelere aktarılmaktadır. Bu tür kariyerist, bencil tutum ve davranışlar sendikamızdaki yoldaşlık, dayanışma, birlik ve mücadele duygusunu yok etmektedir. Bu durum üyelerin hızla sendikalarına küsmelerine kırılmalarına ve sendikalarından uzaklaşmalarına neden olmaktadır; dolayısıyla da eylem ve etkinliklere katılım beklenenin çok altında kalarak moralsizliğe neden olmaktadır.

Hem Genel Merkez düzeyinde hem de şubelerde yetkiler keyfi olarak uygulanmakta; hatta bu yetkiler kötüye kullanılarak hoşa gidilmediği düşünülen üye, yönetici ve şubelere karşı cezalandırmanın bir aracı olmaya kadar götürülmektedir.

Sendikamızın üyelerini örgütlü üye haline getirebilmesi ve örgütlülüğünü güçlendirmesi, kurumsallaşmasıyla doğrudan bağlantılı bir meseledir. Aşağı yukarı tüm bölgelerde yaşanan bir sorundur kurumsallaşamama. Bunun temel nedeni olarak da sınıf ve kitle sendikacılığının temel ilkelerinden olan Demokratik Merkeziyetçiliğin bir türlü söylemden eyleme geçirilemeyişini görmekteyiz.

Demokratik Merkeziyetçilik ilkesinin demokratik yönü yok sayılarak, aşırı merkeziyetçi, despotik bir yönetim tarzı örgüte hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Bu merkezi ve baskıcı yönetim tarzı bazen öyle noktalara kadar götürülmektedir ki; sarı gangster sendikalara bile taş çıkartacak durumlara ulaşmaktadır. Bu konu sendikamız için hayati derecede önemlidir.

Şube yönetimleri, sendikal çalışmanın olmazsa olmazı olan ve üyeyi de örgütlü üye yapacak olan çalışma komisyonlarını (eğitim, örgütlenme, eylem ve etkinlikler, vb)  ya hiç oluşturmamakta ya da oluşturulan komisyonlar hiç çalıştırılmamaktadır. Sendikamıza hakim olan genel anlayış, tüm çalışmaları yönetim kurulu üyelerinin (hatta kimi zaman yönetim içindeki belli üyelerin) yapması oluyor. Bu tür bir anlayış kariyerizm hastalığını körüklerken, üyenin de pasifleşmesine yol açmaktadır. Ayrıca birlikte iş yaparak, üyelerin birbirlerini tanıması ve gerçek- sarsılmaz yoldaşlık ilişkilerinin oluşması fırsatı da kaçırılmış olmaktadır. Unutmayalım ki hiçbir şey, insanları birlikte iş yapmak kadar yakınlaştıramaz.

Sendikamızda; kadın emekçilerin sendikal çalışmalara en etkin bir biçimde katılmalarını sağlayacak, kadının kendi sorununa sahip çıkmasının gerekliliğini bilince çıkarmasına yardımcı olacak politikalar oluşturulmamaktadır.

Sendikamızın Üniversite örgütlenmesi hâlâ oldukça zayıftır, bunun için de atılan somut bir adım hâlâ yok, ne Genel Merkezimizde, ne Şubelerimizde…

Eğitim Fakültelerini kazanan öğrenciler, zaten Ortaçağcı eğitimden nasiplerini alarak gelmektedirler. Cemaat-tarikat evlerinden yetişenler bilinçli olarak Eğitim Fakültelerine yönlendirilmektedir. Kısacası hiçbir şeyi tesadüflere bırakmamaktadır, Ortaçağcı Gericiler. Tüm bunları dikkate aldığımızda, sendikamızın Eğitim Fakültesi öğrencilerine yönelik çalışmalarının önemi ortaya çıkmaktadır. Ama bu alanda atılan somut bir adım yok.

Sık sık disipline verme işlemleriyle anılmaktadır Eğitim-İş’in adı. Şube Başkanıyla aynı düşünceyi paylaşmıyorsan, Başkanın dediğine itiraz ediyorsan, üstüne üstlük bir de eleştiriyorsan, disiplin mekanizmaları uyduruk gerekçelerle hemen harekete geçirilmektedir.

Yönetim Kurullarının işleyişinde Başkanlar, geniş yetkilerini okullardaki bir müdür gibi, kurumlardaki Daire Başkanı, Genel Müdür gibi kullanmaktadırlar. Diğer Yönetim Kurulu üyelerinin söz ve karar hakkına saygı gösterilmemekte, eylem ve etkinliklerden üyeler çoğu zaman haberdar edilmemektedir. Yönetim Kurulu Üyeleri olmadan kararlar alınmakta, hatta onlara görevler verilmemekte, ne eylemlerden ne etkinliklerden haberdar edilmemektedir.

Başkanlar Kuruluna veya Genel Merkez bünyesindeki diğer mekanizmalara Şube Yönetim Kurulu Üyelerinin ve ilgili şubenin üyelerinin görüşleri sağlıklı iletilmemekte hatta bazen hiçbir şekilde iletilmemektedir. Başkanın görüşü, sendikanın görüşü haline gelmektedir.

Sendika Yönetimlerinin üyeleriyle, Genel Merkezin Şubeleriyle organik bağları kurulamamış durumdadır. Sadece üye yapmaya, üye sayısını çoğaltamaya, sadece yetki almaya odaklı bir sendikal faaliyet yürütülmektedir. İşyerlerinde Yönetim Kurulu üyelerinin katılımıyla periyodik toplantılar yapılmamakta, dolayısıyla üyelerin görüşleri alınmamakta, işyerlerinde üyelerin sorunlarının öğrenilmesi, sorunların çözümü noktasında ve eylem etkinlik gibi süreçlere katılımının sağlanacağı mekanizmalar kurulmamakta, kurulamamaktadır.

Birleşik Kamu-İş’e bağlı sendikalarla gerçekten organik bağlar kurulup, ortak eylemler planlanmamaktadır. Bağ kurmak sadece Milli Bayramlarda, anmalarda yönetimlerin aklına gelmektedir. O da sadece günü kurtarmak, ele güne karşı biraz sayımız olsun mantığıyla. Yine bu tür etkinliklerde koçbaşlığı da sayı çokluğu dolayısıyla Eğitim-İş’e veriliyor. Yani sayısal güce tapılıyor.

Eğitim-İş’in en başarılı organizasyonları yemek, kahvaltı v.b. gibi organizasyonlar olmaktadır. Bir eyleme, bir etkinliğe, bir hak alma mücadelesine gelmesi gereken sayı sadece bu tür organizasyonlara getirilmektedir.

Şube binaları sendikal çalışmalar için işlevsel olarak kullanılan, üyelerin gelip gittiği, sohbet ettiği, günlük olayları, sorunları, sevinçleri, kazanımlarını paylaştığı mekânlar olmaktan çok uzaktır. Sadece üyeler değil, yöneticiler de uğramamaktadır Sendikalara.

Yukarıda değindiğimiz kangrenleşen sorunları aşmak, sendikamızı nicelik ve niteli olarak büyütmek, yüreklerimizin olanca ateşiyle umut olmak için:

Mustafa Kemaller’in, Denizler’in, Mahirler’in Tam Bağımsızlıkçı, Antiemperyalist, Yurtsever, Devrimci ruhuyla, heyecanımızdan bir an bile kopmadan, çoluk çocuk, ev, iş güç demeden ve sonunu düşünmeden, fedakârca, bilinçlice bu görevi üstlenmeye hazırız.

Biz ABD ve AB Emperyalistlerine, Yerli Satılmışlara karşıyız. İnsanlığı Ortaçağ Karanlığına götürmeye yeminli Ortaçağcı Şeriatçılara karşıyız. Biz Emekçi Halkımızın biricik dostuyuz.

Ve inanıyoruz ki mücadele örgütlenmeden, mücadele yükseltilmeden, kaybettiğimiz Laik Cumhuriyet’in hiçbir kazanımını geri alamayız.

Ve yine inanıyoruz ki mücadele için sonunu düşünmeyen KAHRAMANLAR olmak gerekir. Kongreler, benim ne kadar “adam”ım olacak hesaplarının yapıldığı bir alana dönüşmüşken, biz bu mücadelede Kahramanlığa adayız.

Ülkemizi çok zor günlerin ve çetin mücadelelerin beklediği şu dönemde bilimli, bilinçli, inançlı, kararlı, cesaret vatanına sahip ve bu çetin mücadelenin ağırlığını kaldırabilecek  Devrimcilerle-Eğitim-İş’lilerle bu sürecin üstesinden gelinebilir. Onun için desteğinize ve oylarınıza talibiz.

Bu ilkeler yani; Antiemperyalist, Antifeodal ve Antişovenist ilkeler çerçevesinde dürüstçe samimice yol yürüyeceğimiz herkesle bir araya gelmek, kaderimizi birlikte tayin etmek istiyoruz. 

Sendikal mücadelenin öncüsü olmak ve sendikamızı nitelik ve nicelik olarak büyütmek için güvenimiz, enerjimiz ve inancımız tam. Eğitim ve Bilim Emekçilerini hiçbir şekilde kategorize etmeden;  dil, din, ırk, siyasi görüş farkı gözetmeden, en geniş biçimde kucaklayacak, ekonomik demokratik haklarımızın peşinden koşacağız.

Çocuklarımızdan ödünç aldığımız geleceği gelin ilmek ilmek örelim.

Birlikteysek Güçlüyüz!

                                            

Halkçı Eğitim ve Bilim Emekçileri