Hikmet Kıvılcımlı: Kuvayimilliyeciliğimiz (Gerekçe) Vatan Partisi “Gerekçe”nin Önsözü

12.09.2022
A+
A-

Kuvayimilliyeciliğimiz/Vatan Partisi Gerekçe”si 1954 yılı yazılmış, 1957 yılı basılı olarak yayımlanmıştır.

Metin 3 Bölüm halinde yayımlanacaktır.

Köşeli parantezler ve dipnotlar bize aittir. (Halkın Kurtuluş Yolu)

 

Bu kitapçık 1954 yılı, pratik bir maksatla kaleme alındı. Maksat: Birinci Kuvayimilliye hareketinden çıkacak derslerle, ikinci bir ekonomik Kuvayimilliye gerekliliğini belirtmekti. Birinci Kuvayimilliye Seferi: Topluluğumuzu boğan iç ve dış tesirli TEFECİ-BEZİRGÂN kâbusuna karşı idi. İkinci Kuvayimilliye Seferi: Aynı kâbusa karşı toprak reformu ve ağır sanayi temelleri üzerinde, modern halk teşebbüs, örgüt ve kontrolü altında ekonomik, toplumsal kalkınmamızı millete mal etmekti…

Eser, Vatan Partisi’ne fikir zemini oldu. Vatan Partisi en derebeyice tepkilere uğradı. Şaşmadık, sabırla bekledik… Bugün, Sayın Başvekilimiz Adnan Menderes aynen şöyle buyuruyor:

“İçte ve dıştaki siyaset bezirgânları, el ele vermek suretiyle, Türk Milletini bu itilâ [yükselme] yolundan saptırarak, onu ekonomik ve dolayısı ile de siyasi bağımsızlığından kısmen olsun mahrum etmek istemektedirler.” (9 Ağustos 1957, İnebolu)

Demek, Birinci Kuvayimilliye Savaşı’mızdan 38 yıl sonra, çok partili demokrasi denemelerimizden 12 yıl sonra, Vatan Partisi “GEREKÇE”sinden 4 yıl sonra “ekonomik ve dolayısı ile siyasi bağımsızlığımıza” kastedebilecek kuvvetler vardır. Başvekil devam ediyor:

“Memleketin ekonomik gelişmesini önlemek suretiyle, onu dış pazarlara açık bir istismar [sömürü] sahası halinde teslim etmek ve siyasi bağımsızlığımızı bu yoldan baskılara maruz bırakmak yönünde içli dışlı çalışanları, Türk Milleti mutlaka mağlup edecektir.” (İnebolu Nutku)

Vatan Partisi o tehlikeye karşı, bu ümitle kurulmuştu. O zaman açtığımız kutsal milli davamızı feci bir telaş içinde lekelemeye çabalayanların hangi iç ve dış millet düşmanları olduklarını çok iyi tanıyorduk. Bunlar gayet sinsice, DP’nin iyi niyetlerini “açık bir istismar”a uğratmak istiyorlardı. Fakat idealist ve gerçek vatansever DP’lilerin er geç tepki gösterecekleri muhakkaktı.

Menderes’in son hamlesini, yaklaşan seçimlerin demagojisi zannedenlere hak verdirmeyecek sebepler var. Menderes Hükümetleri, (CHP’nin hazırladığı ve övünme vesilesi yaptığı) LİBERASYON tuzağını atlatır atlatmaz, her ne pahasına olursa olsun sanayileşme gayreti güttü. Bu uğurda TEFECİ-BEZİRGÂN şebekelerine kaptırılan fırsatları herkesten iyi gördü. 1955’ten beri, olumlu ne yaptıysa, toptan hepsini çamura bulamak isteyenleri bizzat teşhis etti. Menderes’e göre o Tefeci-Bezirgânlar şimdi:

“Ne diye Anadolu’nun köylerine ve köylülerine su getiriyorsunuz, bent yapıyorsunuz, fabrika kuruyorsunuz? Ne diye bu işlere bu kadar masraf ediyorsunuz?” demektedirler. “Onlar size yaptıklarımızı çok görüyorlar. Çünkü onlar, sizin nafakanıza göz dikmişlerdir.”

Menderes: “Beynelmilel siyaset karaborsacılarının müseccel simsarlarını [tescilli komisyoncularını] teşhir ederken diyor ki: “Demokrat Parti köylünün ve halkın ve aziz Türk Milletinin menfaatlerini en üstün tutan ve onu koruyan partidir.”

İnşallah köylünün kitlece örgütlenip topraklandırılması ve cihazlandırılması [donatılması] zirai kalkınmamıza temel yapılır.

Menderes: “Ağır Sanayi İşçileri Sendikası Başkanı” seçiliyor. İnşallah ağır sanayi maddesi ile demokratik işçi ruhu sınai kalkınmamıza temel yapılır.

Derebeyi artığı tefecilerle et-tırnak olan komprador bezirgânlar, inşallah bilinçli ticaret ve ucuz devlet ihtiyacımız önünde imana getirilirler. İnşallah Menderes, köylülerin Başbakanı, işçilerin Sendika Başkanı kalır. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olur.[1]

Vatan Partisi’ne göre: Olayların kendiliğinden gelişimi ile İkinci Kuvayimilliye Seferberliğimiz, istesek de, istemesek de günün meselesidir. Bu meseleyi bir köşeciğinden de “GEREKÇE”miz aydınlatacaktır sanıyoruz. Sözlerin buruk ve ekşi tarafları, ilk hamlığına bağışlansın. Bir partinin klasik edebiyatı arasına girmiş ve ana çizgileri doğru çıkmış bir yazının kusurlarını rötuş etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız, 1954’ten sonra ele geçip de açıklamaya yarayacak olayları sayfa altlarına “Not” etmekten kendimizi alamadık.

Kutsal ekonomik ve toplumsal Kuvayimilliye Seferimiz, sevgili milletimize uğurlu olsun.

15 Ağustos 1957

Sultanahmet

 

Program Gerekçesi

“Vazifeye atılmak için, içinde bulunduğun

vaziyetin imkân ve şeraitini [koşullarını] düşünmeyeceksin!”

(Mustafa Kemal, Nutuk, s. 646)

 

Korku, hiçbir hastalığa ilaç değildir. Bilakis, her illetin başı korkudur. Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense, ölmek daha iyidir.

Mustafa Kemal diyor ki:

“İstikbalde dahi seni (İstiklal ve Cumhuriyet) hazinenden mahrum etmek isteyecek dahilî ve haricî bedhahların [kötülük isteyenlerin] olacaktır… Düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren veya hile ile vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhit edebilirler. Millet fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

“Ey Türk İstikbalinin Evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır.”

Vatan Partisi, kulaklarında bu öğüt çınlayarak doğdu.

Bir insan sevdiğinden maaş alırsa, aşkında samimi olur mu?..

Belki… Fakat aynı insan, aşkından ötürü kahır çektiği, süründüğü halde gene sevdiğine bağlı kalırsa, onu hislerinde samimi saymak elbet daha caizdir.

İktidardan faydalanmış partileri, sevgili Türkiye’mizin nân ü nimetiyle perverde [bağışıyla beslenmiş] oldukları için vatan aşklarında mutlaka şüpheli görmek haksızlıktır. Lakin Vatan Partisi kurucuları içinde, fisebililillah [hiçbir karşılık beklemeden] halk ve memleket aşkları yüzünden kahır çekmiş kimseler çıkarsa, hiçbiri maaşlı vatanperver değillerdir diye, onların vatan aşklarını belirtmeleri çok görülecek midir?.. Bu, insafsızlık olduğu kadar büyük bir samimiyetsizliktir de.

Vatan Partisi, inançlarında iliklerine kadar samimi insanların topluluğudur.

Siyasette “YAPTIKLARIM” ile konuşulmaz, “YAPACAKLARIM” aranır. Vatan Partisi, yapılanlar üzerinde, yapılacak şeylere pratik faydası bakımından duracaktır. Olanlar olmuştur, yapacaklarımıza bakalım.

TÜRKİYE vatanımız, dünyanın ilk büyük medeniyetlerine beşik olmuş bereketli topraktır. Fakat acıyla biliyoruz: Modern Medeniyette en geri kalmış yerlerdeniz. Bu gerçeği görmekten korkmuyoruz. Suları, havası, güneşi, toprağı ile sahici bir cennet iklimi yaşayan ülkemizin, en ileri dünya memleketleri ile atbaşı gidebileceğine güveniyoruz. Selim III’ten Meşrutiyet Devrimi’ne kadar geçmiş bütün ıslahatlar [reformlar] en güzel miraslarımızdır. Kuvayimilliye geleneğimiz, vatanın cennetleşmesi yolunda en yakın temelimizdir. Kuvayimilliyeci Kurtuluş Hareketimiz, yurdumuzu İSTİKLAL’e kavuşturmuştu. Atatürk: “Ey Türk Genci!..” diyordu, “birinci vazifen Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza etmektir [sonsuza kadar korumaktır].”

Yani Kuvayimilliyeci ruhu, VATAN, İSTİKLAL ve CUMHURİYET’i şartsız kayıtsız gençliğe emanet etti. 1919’dan beri 36 yıl geçti. O zamanki çocuklar bugünün gençleri, o zamanki gençler bu günün olgun insanları haline geldiler. Cumhuriyet’le beraber doğarak büyümüş, yalnız istiklal [bağımsızlık] havasıyla teneffüs etmiş olan o yeni nesiller, vatanın her işinde, Kuvayimilliyeci atalarımızın geleneğine dayanarak söz ve iş sahibi olmakla kalmamalı, teşebbüsü [girişimi] de ele almalıdırlar. Vatanı, yeni bir Kuvayimilliyeci mukaddes hamlesi cennetleştirmelidir.

Türkiye’de başka partiler de var. VATAN PARTİSİ’ne ne lüzum var mı idi?

Evvela parti demek, taraf demektir. Partilerden her biri vatanı yükseltmeye çalıştığından bahseder. Her partinin muradı birdir. Yurttaşları saadete [mutluluğa] kavuşturmak…

Ama rivayetler muhteliftir. Memleketi bir vücut sayarsak, bu vücuda hangi vatandaşlar topluluğunu kanat yapacağımıza göre parti kurulur.

Gerçi, yükseltilmek istenen şey, daima milletin bütünüdür. Millet bütünü dışında kalan parti, kötü bir tarikattır. Ona siyasi parti sıfatını takmak siyasete iftira yahut gülünç bir iddiadır. Bununla beraber, millet bütünü içinde hangi kanadı başa geçirmek istiyorsak, o kanadın partisiyiz. Bütün modern milletlerde bilimsel particilik böyle olur. Aksini düşünmek veya söylemek, başkalarına karşı aldatma demagojisi, kendi vicdanına karşı da samimiyetsizliktir.

Cumhuriyet’imiz, Modern Batı Medeniyeti’ni kendisine örnek tutmakla işe başladı. Çünkü memleketin alnına vurulmuş derebey artığı Asyalılık damgasını silmek baş hedefti.

Batı ülkelerinde modernleşme, sermayedarlar kanadının millete önderlik etmesi ile yürüdü. Çünkü sermayedarlar, şahsen girişkin kimselerdir. Bireyi yüz misli, bin misli kuvvetlendiren SERMAYE adlı sosyal bir cihaza sahiptirler. Devamlı ticari ilişkileri sayesinde hem yurtlarını hem dünyayı daha yakından tanırlar. Sermayedarların kültür satın alacak nakitleri ve siyasetle uğraşacak vakitleri vardır vb. vb… Bütün bu sebeplerle, bizim dahi bugüne kadar gelmiş geçmiş Reform ve Devrim hareketlerimiz hep işverenlerin kanadı ve ruhu ile çırpındı. Gene aynı sebeplerle, Türkiye’mizde mevcut partilerin hemen hepsi, o kanadın ve o ruhun ana fikir ve eğilimlerine dayanırlar.

İşverenler kanadıyla Türkiye’yi ilerletmek isteyen partilerin, memleketi sahiden ilerletmek gayelerinde samimi olmalarından başka bir şey istemiyoruz. Ancak, Vatan Partisi, o kanadın Türkiye’yi cennete çevireceğine inanmıyor. Bu kanaat, kuru iddia değildir. Saltanat devrinin reformlarından, son yarım demokrasi denemelerine kadar geçmiş uzun tecrübeler kanaatimize durmadan hak vermiştir.

Şöyle ki, bizim bir felaketimiz var. Avrupa’da modern yükselişi sanayi sermayesi başardı. Sanayi sermayesi orada hem medeniyeti hem vatanı yaratan, benimseyen ve koruyan bir kudret oldu… Osmanlı İmparatorluğu’nda Sermaye, Tefeci-Bezirgân şekli ile öylesine azmıştı ki, en sonunda, tıpkı batan kadim medeniyetlerde olduğu gibi, mütegallibeliğe [zorbalığa-derebeyliğe] doğru soysuzlaşarak, memleketi boğdu ve köleleştirdi ve bir türlü sanayileşme derecesine ulaşamadı. Onun için, bizde VATAN, daha ziyade dış tecavüzlere karşı halk yığınlarının nefsini koruma içgüdüsünden doğdu, daha ziyade dış ilişkiler konjonktürü altında göze çarptı. İlk reformlar savaş bozgunlarından ilham aldı. “Düveli Muazzama”nın topları önünde Kanun-i Esasiler [Anayasalar]  ilan edildi. Hâlâ “Ecnebilere karşı ayıp” korkusu, kendi kendimize karşı saygısızlığı mubah görmek manasında bol bol kullanılmaktadır.

Meşrutiyet ve Cumhuriyet reformları üzerinde bezirgân sermayemiz ticaret sermayesine, tefecilik Hacıağalığa doğru gelişti. Birinci Dünya Savaşı’nda zorunlu hale gelen sanayileşme hareketi, Cumhuriyet’in Teşviki Sanayi kanunlarına rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nın müthiş kamçısına rağmen ciddi rekabete göğüs gererek başlı başına yaşayacak bir gürbüzlüğe eremedi… Çünkü içeride hâlâ ağır basan, kadim bezirgân gelenekli ticaret sermayesi ile tefecilik temeline dayanan Hacıağalıktı. Beride modernleşmek istendikçe uzman lazım dışarıdan… yol köprü lazım dışarıdan… fabrika lazım dışarıdan… Büyük tüccarın gözü Paris’te, Londra’da, New York’ta… Hacıağanın gözü Mekke’de, Medine’de, Şam’da… Biri ahreti özler, ötekisi yabancı hayranı kozmopolit… Böylece, en yüzde yüz yerli malımız olan bu iki zümrenin vatanımızın içiyle kaygısı ve ilgisi kuvvetlenmedi. Sanayinin keşif, icat ruhunu benimsemeyen, medeniyet ve vatan yaratıcı gerçek kudrete erişemeyen Sermaye, Batı ülkelerinin büyük firmalarına ajanlık yapmaktan daha mühim iş göremedi. Bir sözle Sermayedarımız “Kökü Dışarıda” kaldı.

O kadar içeride ve köklü sanılan şeyin bu derece köksüz ve dışarıda kalışı çelişkisini en yakın olaylarla kısaca göz önüne getirelim.

CHP’nin çeyrek asırlık diktatörlüğünden şikâyet etmeyen kalmamıştı. Lakin onun bu işte -dayandığı toplumsal, sosyal temel bakımından-haklı olduğu taraf daima unutulmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi de, ana fikirlerinde faraza [söz gelişi] bugünkü Demokrat Parti’den kıl kadar ayrılmaz. Onun hedefi de Batı Medeniyeti’ni “şartsız kayıtsız” Türkiye’de geliştirmektir. O da medeni yükselişimiz için “işverenler” kanadını başta tutmak ister. Yalnız Halk Partisi, Kuvayimilliyeci tecrübelerle, daha ilk günden hangi insanlara dayandığını biliyordu.

Bu insanların iç yüzlerini heyecanlı bir roman gibi, Mustafa Kemal’in NUTUK’unda okuyoruz. O insanlar yani eski idareci üst tabakalar, başlıca iki zümre idiler.

1- Kodaman şehir bezirgânlığı

2- Taşra Hacıağalığı

 

1- Kodaman Şehir Bezirgânlığı: Kuvayimilliyecilerin karşılarına daha ilk adımda dikilen birinci güruh, büyük merkez şehirlerin büyük tüccarlarıydılar. Onlar, eski idareci üst tabakalara mensup İttihatçı bakıyyet-üs-süyufu [kılıç artığı] birtakım beylerin, hanımların, paşaların ağızlarıyla Kuvayimilliyecilere tek şey nasihat ediyorlardı: “Türkiye kendi başına yaşayamaz, Amerikan Mandası olalım.”

Onlar, ne bağımsızlık, ne milli şeref, ne insani izzetinefis [onur] tanıyorlardı. Vurgun ve kâr istiyorlardı. Milli mücadelede onbaşılığa çıkan bir hanım, 10 Ağustos 1919’da “Surî olan istiklalimizi [göstermelik olan bağımsızlığımızı] bırakıp, “Filipin” (Amerikan sömürgesi) gibi “parlak refah”(!) bulmak için “izzetinefsimizden epeyce fedakârlık etmemiz lazım geliyor.” diyordu. “İstanbul’daki Amerikalıların “Manda’dan korkmayalım” sözcülüğünü yapan bir bey “Kelimenin ehemmiyeti yoktur…” buyuruyordu. “Manda altına girdik demeyelim de, isterlerse (Devlet-i Ebed Müddet [sonsuza kadar sürecek devlet] olduk) diyelim.”

O zaman düşünüldü. “Amerikan Mandası” lafı yerine “Amerikan Müzahereti” (Amerikan Yardımı) adı takıldı. Böylece Amerikan yardımı, hiç de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra zuhur etmiş [ortaya çıkmış] bir usul [yöntem] olmuyordu.1919 Sivas Kongresi’nde Amerikan Mandasının heyulası, bıçak sırtı kadar bir kelime oyunu farkı ile güç atlatılabildi. Lakin Kuvayimilliyecilik, atlattığı tehlikeyi kolay kolay unutamadı.

Taşra Hacıağalığı: Kuvayimilliyeciliğin karşısına dikilen ikinci güruh Birinci Dünya Savaşı’nda hayli gelişmiş ve İstanbul kozmopolitleriyle kaynaşmış bulunan taşra hacıağalarıydı. Bunlar Anadolu’muzda görülen en basit istiklal hareketine karşı, derhal “Memleketimize takım takım Bolşevikler girdi” (Atatürk’ün Derviş Paşa’ya teli) yahut “Hilafete karşı isyan edildi.” (Diyarbakır Kolordusunun Atatürk’e teli) diye kıyamet koparıyorlardı. Rafet (sonraki paşa) “Sivas ve Amasya şehirleri halkı pek mülevves [düzensiz, intizamsız] diyor. Mustafa Kemal, “Nokta-i nazar-ı biraderileri pek musiptir [siz kardeşimin görüşü pek uygundur].cevabını veriyorken, hep o kasaba hacıağaları murat ediliyordu. (Nutuk, s. 45; Türk Tarih Kurumu 5. Baskı, s. 84.)

Sultan kabinesinin dâhiliye ve harbiye nazırları, Kuvayimilliyecileri tevkif ettirmek için gönderilen Ali Galip’e “Sivas muteberan-ı ahalisini [ileri gelenlerini]… Her suretle muzaherete [yardıma] hazır” gösteriyorlar, “müteneffizan [itibarlı-sözü geçen kişiler] tarafından suret-i mahsusada muavenet olunacağı [özel olarak yardım edileceği] yazılıyordu… Saltanatın “itibarlı” (muteber) ve “nüfuzlu” (müteneffiz) saydığı kimseler, Anadolu halkını sülük gibi emen kasaba eşraf, âyan ve mütegallibesiydi.

Sait Molla, İngiliz casusu Rahip Fru’ya; “Çetelerimizin (irtica çetelerinin) (…) Rumlara karşı yapacakları saldırıları tutanak yapıp Kuvayimilliyenin asayişi ihlal ettiklerini ileri sürerek (…) İngiliz basınının Kuvayimilliye aleyhinde yayında bulunmasının teminini rica ediyor”du. Anadolu’da derebeyi artığı unsurlara dayanan irtica, sırtına peygamber hırkası giymişti; evliya sarığı ve medrese cübbesi ile Kuvayimilliyeciliği “Bolşevik” damgasıyla aforoz ediyordu. Ama o sırada kendisi, bal gibi yabancı parası ile vatan satıyordu. Hem o parayı pazarlıkla istiyordu. Sait Molla, İstanbul’u işgal eden müstevlilerden [işgalcilerden]: “Benim kisve-i zâhiriyemin (görünüşteki kıyafetimin) haylûleti hasebiyle [engel olması nedeniyle]” “evvelki tahsisatın [ödeneğin] sarf olunmasından, yeniden tahsisat” dileniyordu.

Gene bir yabancı casus hakkında Rahip Fru’ya şu cümlelerle yaltaklanıyordu: “M.K.B (bir İngiliz casusunun rumuzu) fasih [açık, düzgün] Türkçesi sayesinde mühim rol çeviriyormuş. Hele hocalığına diyecek yok!”

İngiliz Papazları ile gizlice kucaklaşan İstanbul Mollalarının casuslaştırdıkları kimseler ve hoca kılıklı İngiliz casuslarına yataklık edenler Anadolu Hacıağalarıydılar. Onların Milli Kurtuluş Hareketini arkadan vurdurmak isteyen irticalarını, Kuvayimilliyecilik epey güçlükle bastırdı. Lakin atlattığı tehlikeyi kolay kolay unutamadı.

Görüyoruz, “Kökü İçeride” görünen, gerçekte kökleri vatanımızın bağrını, ekonomi temelimizi gizli gizli kemiren tefeci taşra Hacıağalığı dahi, tıpkı büyük şehir bezirgânlığı gibi, dış istilacılardan, topraklarımıza girmiş saldırganlardan medet umuyorlardı. Bu manzara karşısında millet için fark, ölümlerden ölüm beğenmeye benziyordu. Büyük şehir kodamanları Amerikan Mandasını, taşra ağaları İngiliz Mandasını münasip görüyorlardı.

Hiçbirisi millete inanmıyor, istiklale yanaşmıyordu. Çünkü Türkiye Halkına karşı, yabancı kuvvetinden başka silahları kalmamıştı. Çünkü her iki taraf da “Memleketin efendisi” geçindikleri halde, “Kökü Dışarıda” eğilimlerin ordugâhı idiler.[2]

Büyük Şehirlerimizin Kodaman Bezirgânları, memlekette milli sanayinin kurulmasından ziyade, Avrupa’daki yabancı firmaların Türkiye acenteliğini yapmakla geçiniyorlardı. Toplumsal durumları ve ekonomik çıkarları yabancı nüfuz ve himayesini zemzemle yıkıyordu. Amerikan Mandası yahut Amerikan “müzahereti [yardımı]” onlara ana sütleri gibi helal ve tatlı geliyordu… Göbek bağları yabancı sermayeye bağlı kalan bu zümreleri, Kuvayimilliyecilik vesayet altında idare etmekten başka çıkar yol bulamadı.

Taşra Hacıağaları da Türkiye’nin modern kalkınmasından ziyade, Asyalı Tefeci-Bezirgân vurgunculuğunu yapmakla geçiniyorlardı. Toplumsal durumları ve ekonomik çıkarları Ortaçağ geriliğini zemzemle yıkıyordu. Padişah istibdadı veya hilafet keyfî idaresi, onlara ana sütlerinden daha tatlı geliyordu. Göbek bağı Asyacıl derebeyi artıklarına bağlı kalan bu zümreleri, Kuvayimilliyecilik vesayet altında idare etmekten başka çıkar yol bulamadı.

Böylece Kuvayimilliyecilerin önüne iki ucu tutulmaz bir değnek çıkıyordu: Hem o zamana kadar hak bildikleri telâkkiye [anlayışa] göre, eski üstün idareci sınıfları kendi partilerine ana kuvvet kaynağı sayıyorlardı hem de vesayet altına sokuyorlardı.

Bu çelişkili zorunluluk CHP’nin alınyazısı oldu.

CHP, kendisine maddi manevi temel, fikrî dayanak, siyasi kaynak yaptığı zümrelerin fıtrî [yaratılıştan var olan] kaypaklığına karşı tedbir almak zorundaydı. Büyük şehirlerin yabancı nüfuzuna kapılmamasını, taşra ağalarının derebeyivari irticaa kaymamasını istiyordu. Fakat geçici olarak içine indiği geniş halk yığınlarına, cahil ayak takımı diye yukarıdan bakmayı öğrenmişti. Böyle bir partiye DİKTATÖR’lükten başka idare tarzı kalmıyordu.

CHP hem dayandığı halde güvenmediği eski idareci zümreleri diktatörce idare etmek zorunda kalıyordu hem de asıl güvenilecek halk yığınlarına dayanmamak yüzünden toplum içinde temelsiz ve muallakta [boşlukta] kalıyordu. Buna çare bulmak için, irtica tepkisine denk bir kuvvet sağlamak icap ediyordu. Bu kuvvet; Diktatörlüğü ayakta tutacak, eski zamanın aylıklı askerleri gibi, siyasete karıştırılmayan memurlardan mürekkep bir Devlet örgütü oldu.

CHP “DEVLETÇİLİK”i bu idi. Tarafsız ilim adamı Prof. Neumark, hükümete verdiği 1-3-1950 günlü raporunda şunu yazdı; “Haddizatında [aslında] az çok fuzuli [gereksiz] olan bazı memurluklar, münhasıran [yalnızca] bunlara sahip kimselere hâlâ bir gelir sağlamak maksadı ile ihdas edilmişti [oluşturulmuştu]…”

Ahmet Emin Yalman, 30-1-1948 günlü Vatan Gazetesi’nde aynı gerçeği şöyle belirtti; “Tek parti rejimi, münevverlerden mürekkep [aydınlardan oluşan] bir sadakatli zümre sahibi olmak maksadı ile Milletvekilliğini bile imtiyazlar ve nimetler temin eden bir arpalık mahiyetine koymuştur.”

Bir ara, tatlı su  “Kapıkulları”ndan birkaç siyaset mühtedisi [dönmesi] türedi. Bunlar CHP Devletçiliği oldubittisini mal bulmuş mağribi gibi bir matah zannettiler. Onların fikirleştirmeye özendikleri “Kadroculuk” o gittikçe genişleyen fuzuli [gereksiz] ve tufeyli [asalak] devlet kadroculuğu idi.

CHP hissettiği zorunlulukla, memlekette ne kadar okuryazar adam bulduysa, hemen hepsini memurlaştırdı. Memurları da, bir kalemde “la siyasi” yaptı. Kanun, Devlet “Kapı kulları”nın siyasetle uğraşmalarını toptan yasak ediyordu. Beri tarafta memurlar ise; “Bizim hükümetimiz, memurin hükümetidir”, demekte beis görmüyorlardı. Yani onlar da kendilerini hâkim sınıf durumunda sanıyorlardı. O zu’m [sanı] ile halka cidden, bir sömürgecinin teb’asına [uyruğuna] baktığı gözle bakıyorlardı.

Türkiye, Osmanlılıktan yeni çıkmıştı. Osmanlı toprak düzeninde devlet memurlarına “Sahibül-arz” deniyordu. Toprağın sahibi olmadıkları halde bu ismi alan Dirlikçiler, asıl toprağı işleyen ve işledikleri için de toprağa tasarruf hakkını kazanan “Çiftçi”leri “reâyâ kulları” gibi görürlerdi. Yüzyıllar süresince o ilişkilerle yoğrulmuş Osmanlı artıkları için, yukarıdan fermanla hareket etmek ve kafa yormadan körü körüne itaat etmek gibi, aşağıdakileri hor görmek de hiç yadırganmıyordu.

Ne olursa olsun memleket içinde, başı göklerde bir saltanat yerine fani [ölümlü] bir şahıs idaresi, Amerikan Mandasına girmiş bir irtica yerine müstakil [bağımsız] bir diktatörlük ehven miydi?

Hiç değilse ilk “Kahramanlık Devri” için elbet ehvendi. Ama sadece ehvenişer idi. Yani beterin beterinden korunmak için, daha hafif bir şerre başvurmaktı. Diktatörlük devri ile yabancı sömürgeciliğinden kurtuluyorduk. Lakin bu sefer milli hükümranlığımız başka tehlikeye uğradı. Prusya’da katmerleşen Yunker-Asker-Banker Bizantizmi ihtimali ile yüzleşiyorduk.

Tehlikenin başlıca iki tanesini hatırlamak, çektiklerimizin çoğunu gözümüz önünde canlandırmaya yeter. Şöyle ki:

Evvela- Yalnız bütün aydınları memur yapmakla kalmayıp, şöyle alfabe kekeleyenleri bile kapıcı, bekçi vb. şeklinde devlet ücretlisi durumuna sokmak ve sonra hepsine birden: “Eller yukarı! Kafalar aşağı!” kumandasını vererek siyasetle uğraşmayı yasak etmek nedir?

Biz bu toprağın çocuğuyuz. Hepimiz pekâlâ görüp duruyoruz ve bilip yatıyoruz: Siyaset yasağı, yalnız küçük memur ve müstahdem kalabalığına mahsustur. Yüksek memurlar, büyük rütbeli askerler, iktidara geçenlerin siyasetine mükemmelen katılırlar. Küçükler de ister istemez bindikleri arabanın şarkısını söylemekle geçinirler. Yani o siyaset yasağı tek yanlı kalır.

Ona rağmen bir memleketteki aydınların kütle halinde siyasetten uzak tutulması, Cengiz Han devrinde Hülâgü emri ile hoşa gitmeyen âlimlerin toptan kellelerini uçurma tedbirinden farksız değil mi? Görülmedik bir obskürantizme [engelciliğe], kara cahillik taassubuna varmaz mı? Tâ, medeniyetimizden yirmi dört yüzyıl evvelki Yunan Filozofu Aristoteles’e göre bile, insan bir “Zoon Politikon-Siyasi Hayvan”dır. Hele aydın bir insanın “siyasi”liğini kaldırsak, ondan geriye ne kalır?

“Zoon-Hayvan!”

Demokrasi vicdan, fikir, eleştiri, siyaset ve hareket hürriyeti ve hakkı demektir. Bir memleketin manevi hazinesini temsil eden aydın zümrelerini baştanbaşa memurlaştırmak bile, onları geçim zoru ile kıskıvrak aynı arabaya bağlamaktadır. Araba saltanat arabası da olabilir, zafer veya diktatör arabası da hatta “Demokrasi” arabası da… Çok fark etmez. Aynı insanların başları üstüne, Demokles’in kılıcı gibi bir de siyaset yasağı asılırsa, demokrasi hak ve hürriyetlerini kim ne cesaretle ağıza alabilecek?

Ağza alanın önce maaşı, rızkı kesilir sonra da siyaset “suçu” işlediği için dünyanın hiçbir medeni yerinde görülmemiş zorlama ithamlarla, on parmakta yirmi türlü kara alnına sürülerek huzuru, şerefi, hürriyeti, icabında hayatı elinden alınır… Kimse anasından fedai doğmaz. Peygamberler içinde bile yalnız ve ancak bir tek tanesi nasılsa sabırlı çıkmış, dayanmıştır. Herkes fisebilillah peygamber değildir.

Fikir, bilim, güzel sanat, fen vb. gibi doğruya, iyiye, güzele götüren, kültür alanlarında ürünler vermeleri gereken aydınların bu açmaza düşürülmeleri, gerek kendi gerçek varlıkları, hikmeti vücutları için, gerekse onları besleyip kendilerinden bir şey bekleyen memleket için MANEVİ FELAKET’lerin en büyüğü değil midir? Doğrudan önce: işine geleni, iyiden önce: hoşa gideni, güzelden önce: “zülfiyâre dokunmamayı” düşünmek ve yapmak eğilimi, vatanımızda adeta bilgi ve anlayış kandilini söndürmeye, kültür ve yaratış nurunu karanlıklarla boğmaya vardı.

Hâlâ neden dünya ölçüsünde keşfi, icadı, usulü veya doktrini ile otorite sayılmış, hiç olmazsa tanınmış bir tek bilim adamımız yok? Neden bunca değişikliklere rağmen, milletlerarası güzel sanatlarda herhangi bir şöhretimiz dalgalanmıyor? diye kıvranıyoruz. Bu topraklardaki beşeri varlığımızı milli hümanizmamızı hâlâ, ancak eski Osmanlı eserleri ile ispata kalkışıyoruz.

Neden?

Çünkü akıl kumanda dinlemez, gönüle ferman okunmaz: zorbalığın kılıcı her kelleyi uçurur ama hiçbir insan beynini dilediği gibi yontarak pırlantalaştıramaz.

Bütün felaketimiz ruh yoksulluğumuzla kalmadı.

Saniyen [ikincil olarak]: Bütün okuryazarların memurlaştırılması, aynı zamanda ve asıl bütün memleket ve bütün millet için, gitgide büyüyen, çığ gibi yuvarlandıkça dehşet peyda eden bir maddi felaket oldu.

Aydınların diktatörlük emrinde bulunmaları -diktatör iyi niyetli ve ayık kalabildikçe hayırlı gidiş ve nispetli ilerleyiş görüldükçe- bir dereceye kadar zorunlu; “maruf haddini [belirlenmiş sınırını]”  aşmamak şartı ile belki de faydalı sayılabilirdi. Daha Cumhuriyet’in 5’inci yılında “Serbest Fırka” denemesine taşlar gibi başvuruldu. Teşebbüsün samimiyet derecesi ve çapraz tersineliği ne olursa olsun anlamı, diktatörlüğün çıkmaz yol olduğunu belli ediyordu. CHP’nin: Demokrat Parti’den ve “ek” yahut “yedek parça”larından önce karnında kımıldadığını duyduğu fakat ölü doğurduğu o ilk göz ağrısı politika veledi (Serbest Fırka) üstünde durmayalım.

Doğrusu Osmanlı “fincancı katırlarını ürkütmeden” Vatan kervanına yol aldırmak da bir işti. Mademki koca ülkede dünyanın en candan ve derviş halkı olan değerli Türk Milleti içinde, bezirgândan başkası ile kervan düzmek bilinmiyor veya mümkün görülmüyordu, mademki o yaman taife de, illaki Osmanlı saltanatını feda ediyor fakat “Düyunü Umumiye Saltanatı”nın kılına dokunmayı kıyamet alameti sayıyordu… Çünkü o, saltanatın (Batılı alacaklıların) sofra artıkları ile büyümüş ve gününü gün etmeye alışmıştı… Yapılacak başkaca iş kalmıyordu… Amma işin önüne geçilmez ve affetmez maddi mahzurları, temyiz ve istinafı kabil olmayan netice ve kararları gelip çatmasa!..

Çok iyi hatırlıyoruz. Ankara hükümeti kurulduğu günlerde [devlet işlerini] birkaç yüz kişi ile çekip çevirebiliyordu. Sonraları “yârân-ı bâ-safâ”[3]hoş tutmak ve “işsiz aydınları”ları boş tutmamak için alabildiğine genişletilen “Kadro”larla, daireler dolusu yüz binlerce memur yığıldı kaldı. Hatta Ankara isimli toz ve toprak kasabacığında, betondan köşklü bir “Memurlar Payitahtı” doğdu.

Milli Mücadele günleri, 6 Vekâletin merkez teşkilatını 132 tanecik memur idare ediyordu. “Zafer Kadrosu” bu oldu. 1926 yılı Fethi Bey kabinesi 34 bin memur (şimdikinin “1953’ün” onda biri) kullandığı için Büyük Millet Meclisinde kıyametler koparıldıydı… Paşalar gürültüye pabuç bırakmadılar. Tâk-ı zaferler [zafer takları] şâşaasına uyuldu. Muhalefetin başı bağlandı. Büyük Meclis koridorlarına kadar kurşun ve kan lekeleri sıçradı… Altı ay sonraki İsmet İnönü Hükümeti, 50 bin memura çıktı… Fakat gene de, sadece 50 bin memurcukla, o ne faziletli imsâk[4] çağı imiş?!

1948’de yapılan bütün “tasarruf”lara rağmen sivil devlet kadroları yekûnu 305 bin kişiyi buldu. “Unutmayalım ki bu yekûn içinde ordu mensupları ve subaylar yoktur.” Bu rakamları Kuvayimilliye’ninkilerle kıyaslayalım. En buhranlı iç ve dış savaşlar zamanında devlet hizmeti namı ile bir kişinin mükemmelen yaptığı işi, barış ve sükûn günleri 10 ile 15 kişiye yüklüyorduk. Bir yumurtayı on ere taşıtıyorduk. Tâ ki kapıkulumuzun, sadık ecir benderelerimizin [ücretli kölelerimizin] sayıları on misline çıksın ve memlekette diktatörlüğün aksine konuşabilecek olanlar gık diyemesinler.

Yirmi senede 10 misli, her yıl yarı yarıya çoğalan -memleketimizde bütün “terakki [ilerleme] rekorlarını kıran- bu memurlar, melâike-i kiram[5] gibi, yalnız Tanrı taâlârının ömrü afiyeti için zikr-ü tespih ile geçinen, yemez içmez, günah işlemez mahlûklar değillerdi. Kendilerini bolca beslemek, iyice barındırmak, güzelce giyindirip kuşandırmak, hatta yerine göre Paris modasınca süsleyip, fıraklı simokinli asrî saksağan kıyafetleri ile balolarda dans ettirmek, şampanya parlattırmak, törenlerde geçit resimlerinde üst insan heybeti takındırmak; velhasıl hepsini çoluk çocukları, hademhaşemleri ile birlikte yedirmek, içirmek, giydirmek, barındırmak, gezdirmek, eğlendirmek, hatta ayrı adalet usulleri, hususi kanunlarla imtiyazlandırıp hayli böbürlendirmek lazımdı. Bütün o lüzumlar ise lafta olmaz, büyük para isterdi.

Milli Mücadele yıllarında memur maaşları, ilk bütçemizin yüzde üç; adedi sahih [gerçek sayı] ile yirmide altısını tutuyordu. (% 4 bile değildi.) Çünkü demir çarık, demir asa, sırf vatan için ve bütün milletle yan yana çalışıyordu. Zafer kazanılıp da, devlet halktan ayrılarak milletin üstüne yükselince, “Devletlû” memur büyüklerinin satvetlerini[6] gösterecek ziyafet sofraları ile memlekete tepeden bakacakları yüksek devlet haneleri şenlenmeli idi… 1920’de memurlar devlet masraflarının %8’ini yerlerken, 1938’de %16’sını eritir oldular. 1948’de genel katma, özel idarelerle iktisadi devlet teşekkülleri “Kadro”ları bütçenin tam %40,5’ini kapladı. “Kullanılmayan kadrolar” (evet “kadro”ların böyleleri de varmış) ile beraber, bütçenin %50’si memur kadrolarına ancak yetişiyordu… Ancak yetiyor hatta bir hayli de yetmez hale giriyordu. Çünkü (kadro)nun topunu memur etmek her gün biraz daha güçleşiyordu. Üretim dışı nüfusun tufeyliliği [asalaklığı] arttıkça, iştihası büyüyordu. O zaman, maaşlarda ayarlama başlıyor, yabancı uzmanların raporlarına dayanılarak büyük memurlar lehine, küçüklerin maaşları kuşa çevriliyordu. Ve biçare devlet kuşları bir tarafta böyle kırpılırken, ötede ekonomik hayatımızda gittikçe hâkim olan Tefeci-Bezirgân vurguncuların azdırdıkları öksede[7] bütün tüylerini bırakıyorlardı. Hele İkinci Dünya Savaşı’nda ansızın patlayan “dar gelirliler” salgın hastalığı küçük “Devletlüler”i fena halde kırıp geçirmeye başlamıştı. Osmanlı devrinin normal memur geliri saydığı rüşvet ve irtikâp bile derde deva olmaktan uzak kalıyordu.

Böylece CHP’nin “DEVLETÇİLİK”i tam; “Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur”, denilen tarzdaki pahalı devleti meydana getirdi. Türkiye’miz için mevcut pahalı devlet, taşınmaz yük oldu. Habire çoğalan memur, müstahdem, asker, polis, jandarma, bekçi ve benzeri “kadro”lar aldı yürüdü. Artık devlet millet için değil, millet devlet için yaratılmış sayılıyordu. Sanki millet o gökyüzünden zembille inmiş hazır yiyici, mirasyedi devleti beslemek ve başında taşımak yahut başına bela etmek üzere min tarafillah kul halk edilmişti [Allah tarafından kul olarak yaratılmıştı]… Lakin bari “Devletlûlar” memnun kalsalar? Ne mümkün?.. “Kadro” tam manası ile “Timurlenk’in fili”ne dönüşmüştü. Bu fil, yalnız köyü çöle çevirmek ve köylüyü, halkı aç bırakmakla kalmıyor; encâmı [sonunda] kendisini de, yarattığı kıtlık içinde, ölüme mahkûm ediyordu.

Devlet pahalılaşıp lükse battıkça, bürokrasi denilen kâğıt saltanatı ve kalem efendiliği istibdadı arttıkça, bütün olumlu milli faaliyetleri baltaladığı gibi her gün artan sonsuz ve anlamsız, olumsuz masrafları ile de memleketin kanını kurutuyordu. Üretim tekniği ve üretim usulleri zaten düşük ve geri olan vatanımızda, adeta bir avuç azınlık haline inmiş çalışanların, o koskoca hazır yiyici, kırtasiyeci, pahalı ve lüks devleti taşımasına artık tahammülleri kalmamıştı. Pahalı devletin yükü halkın omuzlarını çökertiyordu. Ama bilhassa “dar gelir” fiyaskosundan beri dört yanı delik deşik devlet gemisinin içindekiler de yani bizzat memurlar da, hayatlarının tehlikeye düştüğünü artık anlamaya başladılar. Alman Nazilerinin “Tek Vatan, Tek Parti, Tek Führer” şiarını “Tek Parti, Tek Millet, Tek Önder” şeklinde Türkçeye çeviren CHP, masal sihirbazları gibi kendi başına topladığı cinleri en sonra dağıtamayıp çıldıracak duruma girmişti.

O zaman yüzyıllardan beri Bizansvari idare oyunlarının mirasçıları olan Tefeci-Bezirgân bitişik-kardeşler yıllarca saklamayı bildikleri eski kozlarını derhal ortaya attılar. Türkiye Halkının ve hatta bizzat devlet kapısı kullarının; işsizlik, hayat pahası yangınları içinde şu pahalı ve lüks kırtasiyeci devlete karşı duydukları derin tiksintilerini, geniş hoşnutsuzluklarını asırlardır tecrübe görmüş eski açıkgöz idareci üst tabakalar hemen ele aldılar. Bu umumi hoşnutsuzluktan kaygusuzca faydalanmanın en kolay ve çıkar yol olduğunu görüyorlardı.

Kendilerini o kadar palazlandıran CHP’ye Bezirgân-Tefeci zümreleri neden karşı geliyorlardı?

Bir kere o zümrelerin tarihi karakteri düşene dost olmamak, kaçanı kovalayıp eyyam efendiliği[8] sürmekti. Akbaba nasıl leşe düşerse, Osmanlı artığı komprador zümreler de tıpkı öyle ihanetle geçinirlerdi. Mütareke’den Sivas Kongresi’ne, Kuvayimilliyeciliğe kadar her yerde vatana ve millete ihaneti kitabına uydurup savunmaktan çekinmeyenler bir partiye mi sadık kalırlar? Hele CHP gibisine mi elham okurlardı?

Ondan sonra: Halk motoru işliyordu. Onu durdurmaya kalkışıp CHP ile birlikte altta ezilmektense, o motoru büsbütün fayrap ettirerek üstüne binmek ve asıl hedefe kahraman gibi ulaşmak varken “Cumhura muhalefet” edemezler, akıntıya kürek çekmekle ayaklarına kadar gelmiş “kayıtsız şartsız hâkimiyet” fırsatını göz göre göre kaçıramazlardı.

Fakat nihayet asıl bir şeyi daha anlamışlardı. CHP’nin şef hastalığı, Türkiye Halkı kadar bezirgân ve tefeci zümrelere de pahalıya oturmak üzereydi. Halkı vasıtasız bırakıp ezen, sömüren Devlet sermayedarlığı inkârın inkârı yolundan, şahsi [özel] sermaye bölgesini de bilinçsiz bir atalet hassası[9] ile, rekabet sevki tabiîsi [iç güdüsü] ile boyuna iteleyip daraltıyordu. Onlar bu kadarını dememişlerdi. Alet sahibini seçmeli, tanımalıydı.

Hele savaş içinde; tüccar sınıfını icabında tahtadan silmek; devlet memurlarını A’dan Z’ye kadar temizlemek gibi atmasyonlar, “Varlık Vergisi” günah-ı kebiri [büyük günahı] gibi kan almalar, CHP’yi kendini ve haddini bilmez, sahibine aldırmaz bir sarhoşluğa uğratmıştı. Bu sarhoşu “Enterne” etmek (deli gömleği giydirip tımarhaneye kaldırmak) şart idi. Hazır sarhoşun sofra arkadaşları ellerini kollarını bağlamaya teşne ve halk tedirgin iken hesabını görüvermeli idi.

Bu uğurda her nabza şerbet vermek farz bilindi. Kim ne isterse (Hayır) denmedi. Yeter ki iktidara gelinsindi. Zaten iler tutar yeri kalmamış, çelişkiler içinde bocalayan, dayanmak istediği dış desteklerden de itimatsızlık ve (Artık yeter) istihlafı [yerini başkasına bırak] ile karşılanan CHP tarihteki meşhur “Ayakları kilden dev”e benziyordu. Bir hak rahmeti, halk rahmeti bekliyordu, temelinden eriyip, iktidardan yıkılıp gitmek için. CHP siyaseti, heybetli fakat için için çürümüş ve bizzat içindekiler tarafından suikastla kundaklanmış bir kof, köhne ahşap saray gibi yanıyordu. O korkunç gösterişli kaleye milletin oy elini kaldırıp, parmakla dokunması yetti, arttı. CHP iktidarı küf ve toz bulutu içinde kimsenin merhametini uyandırmaksızın, iskambilden şato gibi devriliverdi.

DP’nin 1950 zaferi gerçekleşti.

 

(Devam Edecek.)

 

[1] “Şuurlu [Bilinçli] Ticaret” faslı şu cümle ile başlar:

“Dış ticarette yalnız malımızı alanın değil, malımızı değeri ile alanın malı, Milletlerarası münakâsa [eksiltme] yolu ile alınacak vb.” (Vatan Partisi Programı’nın 26, 27, 28’inci sayfalarına bakıla.)

[2] Birinci Kuvayimilliye Hareketimizi baltalayanın kim olduğunu, 1 Ekim 1957 günlü lâlettayin [sıradan] bir tefrikadan [dizi yazısından] okuyalım:

“1933 yılı Haziran… Büyük Millet Meclisi iki ay evvel açılmış… Mustafa Kemal Paşa Ankara Ziraat Mektebindeki Genel Karargâhında… Vali telaşla şu kötü haberi veriyor: Yozgat isyanı çıkmış. Asiler tekmil şehre hâkim. İsyanı, Çapanoğullarından Halit, Celal ve Hakkı kardeşlerle, derebeyilerden Muhlis, Mahmut ve Salih idare ediyorlardı. Ellerinde top ve mitralyöz de bulunan asiler, kendilerine boyun eğmeyenleri merhametsizce öldürüyorlardı.”

Milli hareket düşmanlığının altını karıştırdın mı, çıkan “ÇAPANOĞLU”: Yabancı işgal orduları ile ele ele vermiş Sultan’ın sadık derebeyileriydi.

 

[3] Yârân-ı bâ-safâ: Safalı (sefa süren) dostlar.

[4] İmsâk: Bir şeyden el çekerek nefsine hâkim olma.

 

[5] Melâike-i kiram: Yüce Melekler: Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil.

[6] Satvet: Zorlu, sindirici güç.

 

[7] Ökse: 1. Ökse otu saplarından veya çobanpüskülü kabuklarından çıkarılan yapışkan macun. 2. Bu macunla bulanarak kuş tutmakta kullanılan değnek.

[8] Eyyam Efendisi: Her durum ve zamanda fırsat kollayarak büyüklere yaranan kimse, eyyam ağası, eyyam reisi.

[9] Atalet Hassası (Eylemsizlik Özelliği): Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez ve hareket halindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.