İş Mahkemeleri Yasası Değişikliği ile yeni hak gaspları…

03.01.2017
A+
A-

İş Mahkemeleri Yasası Değişikliği ile yeni hak gaspları hedeflenmektedir

Bu siyasi iktidarın, sürekli çıkarttığı Torba Kanunlarla, birbiriyle hiç ilgisi olmayan konularda düzenlemeler yapmasına alışmıştık.

Bu kez de; “İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Taslağı”nın içinde, “4857 Sayılı İş Kanunu, 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu”nda ciddi değişiklikler yapacaklar.

Bir de (işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinin, daha doğrusu yandaş sendika temsilcilerinin katıldığı) “Üçlü Danışma Kurulu” toplantıları yaparak, ihanet politikalarını sarı sendikacılar eliyle topluma yedirmeye çalışıyorlar.

Neymiş?

Bu düzenlemeler; işçi ile işveren arasındaki sorunları azaltacakmış. İş mahkemelerinin yükünü azaltacakmış. Karşılıklı hakkaniyeti daha iyi noktalara taşıyacakmış…

Yalan, bin kere yalan.

Bir kere, işçi ile işveren, aralarında bir sorun var ki dava ya da arabulucu önüne geliyorlar. Daha doğrusu sorun olmayan işçi ve işveren ilişkisi var mı ki? Yıllardır işyerinde Toplu İş Sözleşmesi düzeni olan işyerlerinde bile binbir türlü sorun yaşanmaktadır.

Genel Mahkemelerden ayrı olarak bir uzmanlık mahkemesi olan İş Mahkemelerinin varlığı da bu sorunlardan kaynaklanmaktadır. Güçlü işveren karşısında zayıf işçiyi koruma amaçlı İş Hukuku’nun bu insancıl felsefesine bile tahammül edememektedirler.

Ama iş demagojiye, insanları Allah’la kandırmaya gelince; “işçinin alınteri kurumadan verilmeli” diye höykürmekten de geri durmazlar.

Gelelim İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağına…

Bundan böyle önce arabulucuya gitmeden, iş mahkemelerinin önünde hiçbir alacak veya işe iade davası açılamayacaktır. Her nasılsa Arabulucu’ya gitmeden önce açılmış bir dava varsa hemen reddedilecektir. Yani arabulucuya başvuru, dava şartı sayılacak.

Oysa bu zorlama, uygulamada pek yaşam bulacağa benzemiyor.

Çünkü işten çıkartılan işçi ile işveren arasında zaten fesih anında bir husumet oluşmaktadır. İşverenin, işçinin bütün hak ve alacaklarını ödeyerek işten çıkarttığı hallerde dahi işçinin bir ay içinde işe iade davası açma hakkı bulunmaktadır. Bu durumdaki bir işçi ile işverenin fesihten hemen sonra arabulucu önüne gelip anlaşma faaliyetlerine girişebilecekleri mümkün müdür?

Diyelim ki (uygulamada çok sık rastlandığı şekliyle), işçi işveren tarafından işten kovuldu. Bu ruh haliyle işçi, mahkeme yerine arabulucuya nasıl gidecek? Ya da bir işveren, birkaç gün önce işten kovduğu işçisiyle arabulucu masasına nasıl oturacak?

Bari işçiye arabulucuya gitmek ya da doğrudan dava açmak konusunda seçimlik bir hak tanısalardı, bu bile daha hakkaniyetli bir uygulama olurdu. Kaldı ki, Arabuluculuk Kanununda bile arabulucuya başvurmanın gönüllülük temelinde olabileceği öngörülmüştür.

Peki, iş yargılamasında niçin Arabulucu zorunluluğu getiriliyor?

Ağır işleyen yargı mekanizması nedeniyle yığılan yüz binlerce iş davasının eritilmesinin başka yolunu bulamadıkları için…

Neredeyse tamamı Bilirkişi Hesapları ile çözümlenen İş uyuşmazlıklarının, daha ortada alacağın miktarı bile belli değilken, işçiye “önce işverenle aynı masaya oturacaksın” demek, baştan işçiyi alacaklarından fedakârlık yapmaya zorlamaktan ya da işverenin vereceğine razı olmaya yönlendirmekten başka bir anlam ifade etmez. Öyle ki, Arabulucu bir kez karar verdi mi, artık işçi bu karara rağmen mahkemeye gidip dava da açamayacaktır. Ancak, bu Arabulucu kararındaki miktarları tahsil edebilecektir.

Eğer yargı yükünü hafifleteceklerse, ticari davalarda, tüketici davalarında, aile mahkemesinin görev alanına giren davalarda veya eşya hukuku alanında daha etkili ve yaygın bir şekilde zorunlu Arabuluculuk sistemi getirilebilir. Zira bu uyuşmazlıklarda tarafların durumları ve çıkarları arasında iş yargısında olduğu gibi açık eşitsizlik de bulunmamaktadır.

Ama bu Ortaçağcılar, sistemin daha sorunsuz işleyeceği alanlar yerine, işverenlere işçinin alınterini nasıl gasp ettiririz derdindeler.

Davadan önce Arabulucuya başvurma zorunluluğundan başka, işçilerin Hizmet Tespit Davaları dışında kalan ve Sosyal Güvenlik Hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda öncelikle kuruma (SGK’ye) başvurma zorunluluğu da getirilmiştir. 

Bütün bu düzenlemelerin, Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerde öngörülen etkili başvuruda bulunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü ortadan kaldırıcı mahiyette oldukları çok açıktır.

Bundan sonra tasarı artık bir torbaya dönüştürülerek, farklı kanunlarda değişikliklere gidilmektedir.

Örneğin; 4857 sayılı İş Yasasının 20’nci maddesinde yapılan değişiklikle, işe iade davası açmazdan önce arabulucuya başvurma zorunluluğu ile birlikte, maddenin eski halindeki fesih bildiriminin “tebliği” koşulu kaldırılıp “bildirim”le yetinilmesi bunlardan birisidir. Bu düzenlemeyle Kötü niyetli işverenlere ciddi olanak sunulmuştur. Bu değişiklik, uygulamada ciddi ispat sorunlarına neden olacaktır.

Yine bu değişiklikle aynı kanununun 19’uncu maddesindeki; “İşveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır.” şeklindeki emredici kural da işlemez hale getirilmektedir.

Tasarıyla İş Kanununun 21’inci maddesinde de değişiklik yapılarak, yargılamada geçen sürenin ücreti, tazminata dönüştürülerek hem işçinin en az dört aylık kıdem alması ve sigorta günlerine 120 gün eklenmesi ortadan kaldırılacak hem de ilk fesih tarihindeki ücret baz alınarak bu tazminatlar belirlenerek emsal ücretten uzaklaşılacaktır.

Böylece yargılama süresince işyerinde gerçekleşen ücret artışlarından, kıdem tazminatı tavanı artışlarından ve hatta asgari ücretteki değişikliklerden, işe iade davası açan işçi yararlanamayacaktır.

Sözde işe iade davasından sonra ortaya çıkan yeni davaların önüne geçmek için yapılan bu düzenlemelerle, işçilerin kazanılmış hakları ortadan kaldırılmaktadır. Ayrıca uzun yargılama süreçlerinde zaten mağdur olan işçiler, parasal olarak da zarara uğratılacaktır.

Mevcut uygulamada, işe iade davaları; sendika yetki tespit davaları ile iş güvencesinin kapsamının belirlenmesinde aranan işyerindeki otuz işçi sayısının tespiti bakımından bekletici mesele yapılmaktaydı. Bir başka anlatımla, işe iade davasını kazanan işçi, işyerinde çalışan işçi sayısına dahil edilir ve eğer işyerinde sendika varsa yetki tespiti sürecinde de sendika üyesi sayılırken, bu tasarıya göre artık sayılmayacaktır.

Ülkemizde işverenlerin, sendikal örgütlenme aşamasında birçok sendikalı işçiyi işten çıkarttıkları düşünüldüğünde, bu düzenlemelerle, işe iade davası açan işçinin üye sayılmaması ve otuz işçi sayısına dahil edilmemesinin işverenlere büyük bir ödül olduğu açıktır. Bu düzenleme yasalaşırsa, işyerinde sendikal örgütlenmenin engellenmesi için işverenlerin eline yeni bir olanak daha geçmiş olacaktır.

Tasarının 15’inci maddesiyle getirilen ve bir kısmı tazminat olan işçi alacaklarında zamanaşımının iki yıla indirilmesi de büyük hak kayıplarına neden olacaktır. Kaldı ki, Borçlar Kanununun 146’ncı maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü bulunmaktadır. Devamındaki 147’nci maddede ise “Beş yıllık zamanaşımına tabi alacaklar” sayılmış ve burada işçi alacakları bulunmamaktadır.  Borçlar Kanunundaki bu uzun sürenin işçiler bakımından iki yıla indirilmesi en başta Anayasa’nın Eşitlik İlkesine de aykırıdır.

Böylesi kısa sürelerin, özellikle kısmi davalarda ıslah edilen miktarların erimesine neden olacağından çok ciddi hak kayıpları yaşanacaktır.

Bu tasarıyla, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunundan doğan uyuşmazlıklarda temyiz yolu kapatılmaktadır. Böylece İş Mahkemelerince verilen kararlara karşı ancak Bölge Adliye Mahkemelerinde İstinaf yoluna başvurulabilinecektir.

Oysa Sendikalar ve Toplu İş Hukukundan kaynaklanan davalar; özgün ve teknik konulardır. Böylesine özgün bir konuda temyiz yolunun kapatılıp, itiraz mercii olarak yeni kurulmuş istinaf mahkemelerine gidilmesi doğru değildir. Zira istinaf mahkemelerinde ilk derece mahkemeler gibi yargılama da yapılacağından içtihat oluşturma ya da uygulama birliği sağlama gibi bir işlevleri olmayacaktır. Ayrıca İstinaflarda davanın esasına bakılacağı da düşünüldüğünde yargılamanın hızlanması söz konusu olmayacaktır.

Sonuç olarak; iş hukukundaki İŞÇİ LEHİNE YORUM ilkesi de terk edilerek, sözde yargının iş yükünün hafifletilmesi gerekçesiyle getirilen bu değişiklikler, işçiler ve sendikalar açısından ciddi hak kayıplarına neden olacaktır. İşçilerin ve Sendikaların yargı yolunu etkin bir şekilde kullanmalarının önü kesilmektedir. Dolayısıyla bu tasarı; hak arama özgürlüğünün kısıtlanması ve etkin başvuru yollarının tıkanması yönlerinden de ANAYASAYA AYKIRIDIR.

Gerçi, ülke hızla Faşist Din Devletine dönüştürülürken kim takar Anayasayı, Babayasayı(!..)

Tabiî, bugün için böyle.

Ama devran dönecek ve Demokratik Halk İktidarında bu gaspların hesabı tek tek sorulacak.