İşçi Sınıfımız daha ne yapsın?

 

Bursa’da Renault İşçileri 15 Mayıs 2015 günü gece yarısından itibaren sarı-gangster Türk Metal Sendikası’na karşı isyan bayrağını açtı, üretimi durdurdu.

Talepleri;

Ücretlerinin Bosch sözleşmesi baz alınarak yeniden ayarlanması, ve bunun protokol altına alınması,

Temsilcilerin seçimle belirlenmesi,

Eylemler nedeniyle hiçbir işçinin işten çıkartılmayacağına dair garanti verilmesi, şeklindeydi.

Bir anda 2500 civarında işçinin eyleme geçmesi, diğer sınıf kardeşlerinin de dikkatini çekti.

Bursa’dan başlayan bu isyan dalgası ülkenin dört bir yanına yayıldı. Delphi, Ototrim, Coşkunöz, Tofaş, Ford, Türk Traktör, CMS işçileri de ilerleyen günlerde, üretimi durdurarak, içinde bunaldıkları kölelik düzenine isyan etmeye başladılar. Metal İşçilerinin bu isyanı diğer işkollarına da örnek oldu. Ve bu yazının kaleme alındığı gün itibariyle Aliağa Petkim İşçileri de patronun Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerindeki dayatmalarına karşı eyleme geçmiş durumda.

Başta Renault ve Tofaş İşçileri olmak üzere isyana katılan metal işçilerinin tek hedefi; kendilerinin hak ve çıkarlarını işverenler karşısında korumayan sarı sendika Türk Metal’di.

Hatta eylem anında yazılı ve görsel basına verdikleri demeçlerde; “bizim işverenle bir sorunumuz yok, bizi satan sendikadan kurtulmak istiyoruz” diyerek bu hedeflerini dillendirdiler. Direnişin ilerleyen günlerinde ise T. Metal’den istifa ettikleri halde, başka bir sendikaya üye olmayacaklarını, gerekirse yeni bir sendika kurmayı düşündüklerini açıklayanlar da oldu. Hatta, bir kısmı “Harranlılar” diye döviz açarak bir anlamda sendikasız kalmayı tercih ettiklerini ifade etti.

Metal İşçilerinin haklı ve meşru isyanlarının nedenlerine geçmeden önce, üyesi oldukları sendikayı kısaca bir tanıtmak gerekir.

Bu “sendika”ya, bilinen anlamıyla sendika bile demek fazlalık aslında.

Çünkü bu “sendika”; 12 Eylül öncesinde İşçi Sınıfı içindeki Faşist örgütlenmenin yuvası halindeydi. Özellikle Ereğli-İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Kırıkkale MKE gibi işyerlerinde, işçilerin katledilmesi dâhil her yönteme başvurarak DİSK’in örgütlenmesinin önünü kesiyorlardı. Bu bölgelerdeki her ilerici-devrimci harekete bu işyerlerinden zorla getirdikleri işçilerle saldırıyorlardı.

Aynı yöntemi bugün de uygulamaktadırlar. Sendika değiştirmek isteyen, başka sendikaya üye olmak isteyen işçilere silahlı, bıçaklı, sopalı adamlarıyla saldırmaktalar, işçileri işten attırmaktalar.

Bunun en yakın ve somut örneği Bursa’daki Bosch işçilerinin DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’na geçmek istediklerinde uğradıkları saldırıdır. Bu işyerindeki DİSK örgütlenmesi yukarıda belirtilen yöntemlerle engellendi. Ne hazindir ki, bugün T. Metal’e isyan eden işçilerin bir kısmı da o günlerde Bosch İşçilerine saldıranlar arasında bulunmaktaydı. Yani bu adamlar, işçiyi işçiye düşman etmenin ustasıdırlar.

Yine bu “sendika”nın ambleminde ise; işçiyle, üretimle, metal işkolu ile hiçbir ilgisi bulunmayan kurt resmi bulunmaktadır. Tek başına bu bile T. Metal’in baştan itibaren faşist bir örgütlenme olarak kurulduğunun kanıtıdır.

Seçimler mi?

Ne gezer…

Burada ne işyeri temsilcileri ne de sendika yöneticileri gerçek anlamda bir seçimle belirlenir. Her ne kadar yasada sendika şube ve merkez seçimlerinin yargı gözetiminde yapılacağı öngörülmüş ise de bu seçimler, kongrelerden önce Genel Merkez tarafından oluşturulan listenin oylanmasından ibarettir. Genellikle de tek liste çıkar bu kongrelerde.

İşyeri temsilcileri Genel Merkez tarafından atanır. Zaten yukarıda da belirtildiği gibi “temsilcilerin seçimle belirlenmemesi” Metal İşçilerinin isyan gerekçelerinden bir tanesiydi.

Toplu İş Sözleşmeleri; taslak hazırlanması ya da görüşmeler dâhil işçilere hiçbir şekilde sorulmadan kotarılan satış sözleşmeleridir. İtiraz edenler ise yukarıda anlatılan yöntemlerle anında susturulurlar. Zaten sendikasız ya da sendika değiştirmek isteyen işyerlerinde çalışan işçilerin başka sendikaya, özellikle DİSK’e gitmesini önlemek için işverenler bizzat T. Metal’i çağırırlar. Elleriyle işçileri bu “sendika”ya üye ederler.

İşte bu yöntemlerle korkutulmuş, sindirilmiş işçi yapısı ile metal işkolunda yüz binlerce üyeye sahip en büyük “sendika” konumundadır, T. Metal.

Peki, bu işçilere ne oldu da  “Yeter Be!” diyerek isyana kalkıştılar?

Çünkü bıçak kemiğe dayanmıştı.

AKP iktidarının “istikrar, verimlilik” gibi yalanlar ve rakam oyunları ile güllük gülistanlık gösterdiği ülke ekonomisinde İşçi Sınıfının payına hep İşsizlik-Pahalılık düşmektedir.

Hayat pahalılığı, yüksek faizli kredi borçları sendikalı bir yerde çalışan işçilerimizi bile canından bezdirir hale getirmektedir. Üstelik bu işçiler, ülke ekonomisindeki en büyük katma değeri yarattıkları halde kendileri süründüren ücretlere talim ediyorlardı. Yıllardır yapılan satış sözleşmeleri ile almakta oldukları ücretleri hayat pahalılığı karşısında sürekli eriyordu. Sendikalı olmanın hiçbir cazibesi kalmamıştı.

Üstüne üstlük bir de bu sarı-gangster sendika; yukarıda belirtilen saldırılarla ve işveren-polis yardımıyla Birleşik Metal’e gitmesini engellediği Bosch İşçilerine, kendilerinden daha yüksek ücret ve sosyal haklar içeren TİS imzalamıştı. Daha doğrusu işveren; “İşçilerim aman DİSK’e gitmesin de üç kuruş fazla para vereyim” düşüncesiyle bu sözleşmeyi bunlara bahşetmişti.

Demek ki, oluyormuş…

Öyleyse niye kendi ücretleri iyileştirilmesin?

İşte, sınıf hareketi böyle bir şeydir. Kimsenin beklemediği anda ayağa kalkar, ben buradayım, der. Bir yerden bir kıvılcım çaktı mı ortalık yangın yerine döner.

Bundan 45 yıl önceki Şanlı 15-16 Haziran Direnişi de; “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyerek DİSK’i ortadan kaldırmak isteyenlere karşı bir iki fabrikada başlayıp İzmit-İstanbul arasındaki neredeyse tüm işyerlerini mücadelenin içine çekmişti. Bu şanlı direniş sayesinde işçi sınıfımız o zamanların en tartışılan konusu olan; “Türkiye’de işçi sınıfı var mıdır yok mudur?” tartışmalarını bıçak gibi kesmişti. İşte ben buradayım diyerek, hem varlığını hem de sahip olduğu devrimci özü dosta da düşmana da kabul ettirmişti.

İşçi Sınıfımız daha ne yapsın?

Daha sonraki yıllarda İşçi Sınıfımızın ekonomik ve siyasal içerikli kitlesel eylemlerini hep yaşadık.

Kimisinin içinde olduk.

Ancak bu eylemlerin (15-16 Haziran Şanlı İşçi Direnişi ve en son Metal İşçilerinin isyanı dâhil) birçoğu kendiliğinden gelme ve siyasi önderlikten yoksun eylemlerdi.

Öyle ki, sendikal önderliklerin birçoğu da sarı sendikacılara aitti. Bu nedenle İşçi Sınıfımızın kendiliğinden gelen bu devrimci atılımları doğru önderlikle buluşamayınca, kalıcı ekonomik ve siyasi kazanımlar elde edilmedi. Dolayısıyla eylemler bir biçimiyle sonuçlanınca tekrar başa dönüldü.

Metal İşçilerinin son isyanında da bu durumu görmekteyiz. Zira bu işçiler, 1998 yılında da T. Metal’e isyan etmişti. O zamanki hareket de ülke geneline yayılmış ve T. Metal’den topluca istifa etmişlerdi. Ama başka bir sendikaya geçiş yapmamışlardı. Bugün de benzer bir durum vardır.

Bu arada, T. Metal’den istifa ederek isyan bayrağını açan Metal İşçilerinin DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’na geçmemelerini de sorgulamak gerekir. Bize göre bu hareketsizlik ya da işçinin kendisini “Harranlıyız” diye tanımlayarak sendikasızlığı içselleştirmesinde Birleşik Metal’in de vebali vardır. Kendiliğinden başlamış olsa da bu hareketlere önderlik etme becerisini gösterememiştir. Daha doğrusu Metal İşçilerinin bu hareketlerini, yani T. Metal’den kopuşlarını bilinçlice örgütlemek B. Metal-İş’in asli görevlerinden olmalıdır. Ne yazık ki, Birleşik Metal-İş, böylesine cesaretli ve mücadeleci bir tavır almamakta ısrar etmektedir.

Kaldı ki, bu sendika MESS görüşmelerinde T. Metal’den ayrılarak doğru bir taktikle grev kararı almış olmasına karşın, AKP iktidarının siyasi müdahalesi ile MESS grevlerinin yasaklanmasına karşı, yasakları tanımayan bir tutum alsaydı, bugün bu işçiler “Harranlı”lığı seçmezler, isyan başlar başlamaz DİSK’e geçerlerdi. Maalesef böyle bir cesareti göremedik B. Metal-İş’te.

Esasen bu konu ayrı bir değerlendirme gerektirmektedir. Geçelim…

Sonuç olarak;

“Tarafsızlık” bizim harcımız değil. İşçi çocuğuyuz. Olduk olası: “Başta İşçi Sınıfımız”dan yana düşünüp davranmayı öğrendik. İnsanoğlunun ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından gerçek İNSAN olacağına inanıyoruz.”  (Hikmet Kıvılcımlı, Oportünizm Nedir?, Derleniş Yayınları, Sunuş)

Onun için; tarafımız İşçi Sınıfından yana..

İşçi Sınıfımızın sahip olduğu Devrimci Öz’e her zaman inandık, güvendik ve güveniyoruz. Sendikal ve siyasi hareketin dibe vurduğu dönemlerde dahi bu inancımızdan milim sapma olmamıştır.

Bu nedenle Usta’mız Kıvılcımlı gibi hep; “başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere” diye söze başlarız. Çünkü biz; İşçi Sınıfı Bilimine inanan Sosyalistleriz.

Bu bilimdir insanlığı gerçek kurtuluşa götürecek olan.

O nedenle İşçi Sınıfımızdan gelen her hareket bizleri heyecanlandırır. O’nun bilimine olan inancımızı pekiştirir. Hele hele bu sınıf hareketi ülkenin dört bir yanına yayılıp, dünyanın çeşitli ülkelerinin işçi sınıflarına ilham kaynağı oluyorsa heyecanımız daha da artar, içimiz kıpır kıpır eder. Çünkü biliyoruz ki, her ülkenin İşçi Sınıfı hareketi ya da devrimci hareketi; insanlığın kurtuluş davasını yürüten Dünya Proletarya Hareketi’nin bir parçasıdır.

Ancak Kıvılcımlı Usta’nın dediği gibi; “Modern toplulukta hiçbir sınıf yalnız kendisini görmek ve düşünmekle meselelerini çözemez. Toplumsal sınıflar milletin ve memleketin en geniş münasebetleri içinde, tesirli olabilecek davranış ve düşüncelerle rol oynayabilirler ancak… İşveren sınıfı, toplumumuza ileri gidişi sağlamada başarıyı sağladığı ölçüde millet ve memleket kaderine hâkim olmuştur. İşçi Sınıfımız da, ister istemez kendi bencilliğinden sıyrılıp millet ve memleket ölçüsünde ilerlemeyi ve yararlılığı sağlayacağına inanır ve halkımızı inandırırsa milletçe tutulur…” (Ekonomik Mücadele Üzerine, s. 61)

Dolayısıyla İşçi Sınıfımızın “kendi bencilliğinden sıyrılıp” tüm topluma önderlik yapabilmesi için her bakımdan örgütlü olması gerekir. Ne yazık ki, İşçi Sınıfımız bugün için hâlâ örgütsüz olduğundan tarihçil görevlerinin bilincinde değildir. Bu nedenle de sendikasız kalmayı, geçici bazı ekonomik kazanımlarla yetinmeyi kabullenmektedir.

Oysa İşçi Sınıfımızın önünde koca bir dünyayı değiştirme görevi durmaktadır. Bu görevin bilincine varabilmek için de örgütlü olmak gerekir.

Biliyoruz ki; İşçi Sınıfı Örgütlü ise Heptir, Örgütsüz İse Hiçtir ya da Sıfırdır.