Kapitalizm koşullarında çalışmak eziyettir, çiledir

03.02.2022
A+
A-

Varlığını devam ettirebilmek için çalışmak, üretimin içinde yer almak, bütün Sınıflı Toplum biçimlerinde emekçi yığınlar için her zaman gerçek anlamda eziyet dolu, çile dolu bir faaliyet olmuştur. Bu durum, Sınıflı Toplumun günümüzde ulaştığı Sosyalizmden önceki son aşama olan Emperyalist-Kapitalist Toplumda yaşayan işçiler-emekçiler için de fazlasıyla geçerlidir. Çalışma zorunluluğunun emekçi halkımız için nasıl bir eziyete dönüştüğünü her gün sabahın köründe işlerine gidebilmek, akşamın karanlığında evlerine dönebilmek için toplu taşıma araçlarına, servislere binen işçilerimizin, emekçilerimizin yüzlerinden okumak mümkündür.

Peki çalışmanın eziyete dönüşmesi, işçiler-emekçiler için bir kader midir?

Ya da çalışmak, kimi anarşistlerin ve sözde bilim insanlarının iddia ettikleri gibi insan doğasına aykırı bir faaliyet midir?

Tabiî ki hayır…

Marks Usta’ya göre insan doğasıyla emek arasında doğal bir ilişki vardır. Fakat kapitalist üretim yordamının bizzat kendisi, bu doğal ilişkiyi engeller, saptırır. Marks Usta’nın “Yabancılaşma” (Entfremdung) olarak tanımladığı kavram, bu duruma işaret eder. Yabancılaşmanın kökeninde, kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde işçilere, emekçilere kendi arzu ve istekleri dışında zorla dayatılan bir işbölümü vardır. Dolayısıyla işçiler, emekçiler; çoğunlukla farkında olmasalar da kendi eğilimleriyle, yetenekleriyle ve istekleriyle uyumlu olmayan bir işbölümüne zoraki olarak boyun eğerler ve bu işbölümünde kendilerine biçilen rolün içine ömür boyu hapsolurlar.

Yine Marks Usta’ya göre Kapitalizmin doğrudan sonucu olan Yabancılaşma kavramı, başlıca dört biçimde kendini gösterir. Kapitalist üretim yordamında insan;

1- Üretici etkinliğine karşı yabancılaşır,

2- Ürettiği metaya karşı yabancılaşır,

3- Diğer insanlara karşı yabancılaşır,

4- En nihayetinde de bizzat kendi türüne karşı yabancılaşır.

İşte bu yüzden çalışmak, Kapitalist Toplumlarda işçilerin, emekçilerin gönüllüce, hevesle yaptıkları bir faaliyet değildir. Çalışan, üreten, işgücünü kapitalistlere satarak değer yaratan ve yarattığı değerin bir kısmına kapitalistler tarafından ücreti ödenmeksizin el konulan yani artıdeğer sömürüsüne maruz kalan emekçiler yılgındır, bezgindir. Bu durum emperyalist metropollerde de aynıdır, emperyalist devletlerin tahakkümü altındaki sömürge-yarısömürge ülkelerde de aynıdır. Fakat bizim ülkemiz gibi emperyalistlere göbekten bağlı yarısömürge ülkelerde bir de iktidar koltuğundaki uşakların yarattığı aşırı pahalılık ve yaşam standartlarının düşüklüğü, bu ülkelerde yaşayan emekçilerin yılgınlığını, bıkkınlığını katbekat arttırır.

Oysa Marks Usta’nın da belirttiği gibi çalışmak, üretimin içerisinde yer almak insanın doğasında vardır. İnsanı insanlıktan çıkaran, birer robota-makinaya dönüştüren Kapitalizm, işte bu yönüyle de insancıl bir üretim biçimi değildir.

Dolayısıyla Kapitalist üretim biçiminin ve bu biçimin yarattığı üretim ilişkilerinin parçalanması, yok olması, onun yerine Sosyalist üretim tarzının inşa edilmesi; emekçilerin çalışmaya yönelik tutumunu da kökten değiştirecektir. İnsanlık bu gerçekliğin en güzel örneklerinden birini Sovyetler Birliği deneyiminde görmüştür.

Proletarya, Köylülük ve ezilen bütün toplumsal katmanlar için tam anlamıyla bir cehennem olan Çarlık Rusyası’ndaki işçi ve emekçilerin büyük çoğunluğu; Sosyalist Devrimin zafere ulaşmasıyla birlikte eşi benzeri görülmemiş bir coşkunlukla üretimin içinde yer almışlardır. Bu anlamda “Sosyalist Subbotnikler” gerçekten de son derece çarpıcı bir örnektir.

“Subbotnik” kelimesi, Rusçada “Cumartesi” anlamına gelen “Subota” kelimesinden türetilmiştir. Kavram olarak karşılığı ise “fazladan çalışma, karşılıksız çalışma”dır. Tabiî Sosyalist Subbotniklerdeki işçilerin fazladan ya da karşılıksız çalışması, Kapitalizm koşullarındaki işçilerin fazladan ya da karşılıksız çalıştırılmasından bütünüyle farklıdır. Her şeyden önce kapitalistler, işçiler ve emekçiler üzerindeki sömürülerini katmerlendirmek için onları cüzi bir ücret karşılığında fazladan çalıştırırlar. Hele bir de çalışılan yerde işçi ve emekçiler örgütsüz-sendikasızsa; Parababaları binbir türlü alavere dalavereyle, karşılığında hiçbir ücret ödemeden emekçileri kendi rızaları olmaksızın fazladan çalışmaya mahkûm ederler. Oysa yukarıda andığımız Sosyalist Subbotniklerde işçiler tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak çalışmışlardır.

Peki, Sosyalist Subbotnik örgütlenmesi nedir, nasıl ortaya çıkmıştır?

Bilindiği gibi Şanlı Ekim Devrimi’nin zaferinin ardından Sovyetler Birliği’ndeki işçiler ve köylüler, Toprak Ağalarının ve Kapitalistlerin uşağı olan Denikin, Kolçak, Vrangler gibi halk düşmanlarının komutasındaki Beyaz Ordu’ya karşı savaşmak zorunda kalmışlardır. Lenin önderliğindeki Rus Komünist Partisi (1952’deki 19’uncu Kongrede ismini “Sovyetler Birliği Komünist Partisi” olarak değiştirecektir), Kızıl Ordu mensupları cephede kahramanca savaşırken cephe gerisindeki çalışmanın da en az silahlı mücadele kadar önemli olduğunu görmüştür. Bu yüzden Rus Komünist Partisi Merkez Kurulu, işçilere hitaben bir mektup yayımlar. Mektupta işlenen ana tema, “Devrimci bir şekilde çalışmak”tır.

Mektup, Çarlık Rusyası’nın boyunduruğundan kurtulan emekçiler tarafından büyük bir coşkunlukla karşılanır. İşte ilk Sosyalist Subbotnikler bu çağrı mektubu üzerine örgütlenmeye başlar. Rusya Proletaryası, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını korumak için cephe gerisinde o zamana dek görülmemiş bir verimlilik ve coşkunlukla çalışır, üretir. Üstelik günlük çalışma saatlerine gönüllüce ve karşılıksız fazladan süreler ekleyerek çalışır. İşçiler bununla da yetinmezler ve “Sosyalist Cumartesiler” örgütlerler. “Subbotnik” kelimesinin “Cumartesi” sözcüğünden türetilmesinin nedeni işte budur. Cumartesi günleri örgütlenen Subbotniklerde işçiler bu kez gün boyu ücretsiz çalışırlar. Moskova-Kazan Demiryolu İşçileri, 10 Mayıs 1919’da ilk Subbotniki örgütler.

Giderek daha yaygın hale gelen Sosyalist Subbotnikler, Kapitalist üretim ilişkileri içinde çalışan bitkin, yılgın, mutsuz işçi ile henüz başlangıç aşamasında olmasına rağmen Sosyalist üretimin egemen olduğu bir toplumda çalışan coşkulu, hevesli, inançlı ve mutlu işçi arasındaki farkı gerçekten müthiş bir şekilde gözler önüne sermektedir. İsterseniz bunu biraz daha somutlayalım. Pravda’da A. Dyachenko imzasıyla yayınlanan bir makalede, bir Subbotnikteki işçilerin nasıl çalıştığı adeta bir romandan alınmışçasına şöyle betimlenir:

 

***

Bir yoldaşla birlikte, Parti’nin demiryolu bölge komitesi tarafından düzenlenen Subbotnike katılmaktan ve “pay”ımıza düşeni yapmaktan büyük kıvanç duyduk. Böylelikle, bir zaman için, birkaç saat süreyle başımı dinlendirecek ve adalelerimi hareket ettirebilecektim… Biz demiryolu marangoz atelyesine ayrılmıştık. Oraya vardık, başkaları da vardı. Selamlaştık, bir süre şakalaştık ve mevcutları sayıp otuz kişi olduğumuzu gördük…

Önümüzde bir “dev” duruyordu: En azından altı, yedi yüz pud ağırlığında [yaklaşık 10 ton – Kurtuluş Yolu] bir kazan. Görevimiz bunu bir verst’in [yaklaşık 1.07 km – K. Y.] dörtte biri ya da üçte biri kadar taşıyıp kaidesine oturtmaktı. Kuşkulanmaya başladık. Ama, çalışmaya başladık. Bazı yoldaşlar kazanın altına tekerlekler yerleştirdiler, iki halat bağladılar kazana ve başladık çekmeye… Başlangıçta yerinden oynamayan kazan bir süre sonra sallandı ve kımıldamaya başladı. Sevinmiştik, çünkü azdık.

Hemen hemen iki hafta bu kazan, sayıca bizim üç katımız sosyalist olmayan emekçinin çabalarına karşı koyabilmişti, tâ ki biz gelip onu kımıldatana dek. Bir saat ritimle, gayretle, “usta”mızın bir, iki, üç’üne uyarak çalıştık; kazan yuvarlanıp gidiyordu. Aniden bir kargaşalıktır koptu ve yoldaşlardan bazıları gerçekten gülünç bir şekilde yere düştüler: “Halat onları ele vermişti”… Bir anlık gecikmeden sonra, daha kalın bir halat bağlandı.

İkindi… Karanlık basıyordu, fakat biz küçük bir tepeciği de aşmak zorundaydık; ardından işimiz tamamlanmış olacaktı. Kollarımız ağrıyor, avuçlarımız yanıyordu. Terliyorduk ve gücümüz yettiği kadar çekiyorduk; ilerliyorduk da.

“Yöneticiler” yanıbaşımızda duruyorlardı; başarımızdan utanmış olmalılar ki, halatlardan birine yapıştılar. “Bir el verin bakalım, sıra sizde!” Kızıl Ordu mensuplarından biri çalışmamızı seyrediyordu ve elinde bir akordeon vardı. Ne düşünüyordu acaba? Bu adamlar kimdi? Herkes evindeyken bunlar Cumartesi günü neden çalışıyorlardı? Kafasındaki bilmeceyi çözdüm ve kendisine şöyle söyledim: Yoldaş bize eğlenceli bir nağme çal. Biz iş bilmez değiliz; sosyalistiz. Görmüyor musun bizim elimizde iş ne çabuk ilerliyor? Tembel değiliz biz, gücümüzce çekiyoruz!” Cevap olarak, Kızıl Ordu mensubu olan bu kişi akordeonunu dikkatle yere bıraktı, yanımıza geldi ve halatlardan birinin ucundan tuttu…

Aniden Yoldaş U. emekçilerin türküsünü, “Dubinushka Anglichanin Mudrets”i başladı söylemeye. O güzel tenor sesiyle söylüyordu, biz de bu iş türküsüne katıldık: “Eh dubinushka ukhnem, podyornem, podyornem…”

Bu tür çalışmaya alışık değildik, kollarımız yorulmuştu; omuzlarımız, sırtımız ağrıyordu… Ama yarın serbesttik, izin günümüzdü ve istediğimiz kadar uyuyabilirdik. Hedefe az kalmıştı, bir süre daha uğraştıktan sonra “dev”imiz hemen hemen kaideye kadar yuvarlandı. “Altına kalas koyun, kaidenin üstüne çıkarın ve bırakın kazan uzun bir süredir beklenen görevine başlasın.”

Grup halinde mahalli Parti komitesinin “lokal”ine gittik. Oda aydınlıktı, duvarlarda afişler vardı ve her tarafta tüfekler sıralanmıştı. Enternasyonal’i bütün gücümüzle söyledikten sonra bir bardak ‘rom’lu çayın ve hatta ekmeğin tadını çıkardık. Mahalli yoldaşların bu ikramı çetin çalışmamızdan sonra gerçekten değdi. Yoldaşlarla dostça ısmarlaştık ve sıraya girdik. Devrimci türkülerin nağmeleri gecenin sessizliği içinde uyuklayan sokaklarda yankılar yapıyordu ve ölçülü adımlarımızla müziğe uyuyorduk. “Yoldaşlar, Borazanlar Ötüyor”, “Uyanın Uykunuzdan Ey Yoksullar” gibi Enternasyonal ve emek türküleri söyledik. (A. Dyachenko, Pravda, 7 Haziran 1919)

***

Gördüğümüz gibi Subbotnikte çalışanların fedâkarlığı, neşesi, coşkusu ve yaşadıkları ölçüsüz mutluluktan etkilenmemek gerçekten mümkün değil. Günümüz toplumunun canından bezmiş işçisiyle Subbotnikin kendisini ve toplumunu yeni baştan yaratma coşkusu taşıyan işçisi arasında dağlar kadar fark var. Bu şekildeki bir çalışma sadece işçinin ruh dünyasını geliştirmekle, zenginleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda yukarıda da ifade edildiği gibi üretimin verimini de arttırıyor.

Ne diyor Dyachenko?

“Hemen hemen iki hafta bu kazan sayıca bizim üç katımız sosyalist olmayan emekçinin çabalarına karşı koyabilmişti, tâ ki biz gelip onu kımıldatana dek.”

Yani 90 sıradan işçinin iki hafta boyunca yerinden oynatamadığı dev bir kazanı, 30 inançlı sosyalist işçi bir günde kaideye oturtmayı başarıyor!

Subbotniklerdeki üretimin verimliliğine ilişkin bir çarpıcı örnek daha verelim. Yine Pravda’nın 6 Haziran 1919 tarihli sayısında yayımlanan bir haberde şunlar dile getiriliyor:

“Tver’de ilk Sosyalist Subbotnik 31 Mayıs’ta düzenlendi. Yirmi sekiz sosyalist çalıştı demiryolunda. Üç buçuk saatte on dört vagonu boşalttılar ve yükleme yaptılar, üç lokomotifi onardılar, yakacak odun kestiler ve başka işler yaptılar. Kalifiye sosyalist emekçilerin emek verimliliği normalin on üç katıydı.

Sosyalist Subbotnikler elbette iç savaş koşullarında sosyalist işçilerin fedakârlığına ve yaratıcılığına dayalı geçici bir çalışma biçimiydi. Ancak Sosyalist Toplumda işçinin yaşamının ve üretimin verimliliğinin olumlu yönde ne denli değişeceğini göstermesi bakımından son derece önemlidir. O kadar ki Lenin Usta, Subbotniklerdeki çalışma coşkusunun genel çalışma coşkusu haline gelmesini, burjuvazinin devrilmesinden daha zor bir görev olarak görüyordu:

“(…) Bu açıdan, emekçilerin kendi istekleriyle örgütledikleri sosyalist subbotnikler gerçekten büyük bir önem taşımaktadır. Elbette bu sadece bir başlangıçtır, ama gerçekten çok önemli bir başlangıç. Burjuvazinin devrilmesine kıyasla bu daha güç, daha gerçek, daha köklü ve daha kesin bir devrimin başlangıcıdır.” (Lenin, Kültür ve Kültür İhtilali Üzerine, Ser Yayınları, Birinci Baskı, Kasım 1969, s. 64)

Sonuç olarak özelde İşçi Sınıfımızı, genelde ise tüm emekçi yığınları canından bezdiren, ruhsuzlaştıran, mutsuzlaştıran, yeteneklerini körelten, yaşama sevincinden yoksun kılan, içinde yaşadığımız üretim yordamının yani Kapitalizmin bizzat kendisidir. İnsanın bütün potansiyelini, yeteneklerini en iyi şekilde kullanması, yaratıcılığını son kerteye dek arttırması, maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılaması ise ancak ve ancak Kapitalizmin ve kapitalist üretim ilişkilerinin tamamen parçalanıp yok olmasıyla yani Sosyalizmin nihai zaferiyle mümkündür.

Ne yazık ki Lenin’in ömrü, Sosyalist Subbotniklerdeki çalışma coşkusunu ve öz disiplini toplumsal üretimin geneline yaymaya yetmemiştir. Lenin sonrası Sovyetler Birliği’nin yönetim kadroları ise Sosyalist Subbotniklerdeki gibi fedakâr, cefakâr, Partisine sıkı sıkıya bağlı, sevgi dolu insanı yetiştirmeyi başaramamıştır. Zaten Sovyetler Birliği’nin ve Sosyalist Kamp’ın çöküşünün en önemli nedenlerinden biri de bu değil midir?

Fakat umutsuzluk yok…

Bakmayalım bu kara günlere, düşmeyelim yılgınlığa, bezginliğe…

Tarihin doğal seyri içinde, biz Gerçek Proletarya Sosyalistlerinin yaratıcı devrimci çabaları, kararlı mücadelesi sonucunda insanlık eninde sonunda Sosyalizmle tekrar buluşacak, bu kez ona sımsıkı sarılacaktır. İnsanların eşit bir şekilde, kardeşçe, mutlu bir yaşam süreceği toplum biçimi mutlaka kurulacak, insanlık kaybettiği Cennetine yeniden kavuşacaktır.