Laikliğin olmadığı yerde “Hülooğğ”culuk başlar

10.07.2021
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

Çocukluğuma dair bir anı

Öğretmen olan annem ve babam Konya’da çalıştıkları için, ben üniversiteye başlayıncaya kadar hep Konya’da yaşadım.  Bu nedenle kendimi yarı Konyalı sayarım. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın, ilkokuldan başlayarak liseyi bitirinceye kadar tüm okul yaşantılarımın unutulmaz anıları Konya’ya aittir.

Anne tarafım Nevşehir Avanosludur. Konya’da da epey Avanoslu akrabamız vardı. Görüşürdük onlarla. Zaten bazılarıyla aynı mahallede oturuyorduk. Hepsi de eğitimli, demokrat insanlardı. Yaşıtım çocukları da benim oyun arkadaşımdı. Üroloji doktoru olan Abdullah Amca ile ev hanımı olan eşi Suna Teyze de bizim mahalledeydiler. Suna Teyze çocukları çok seven, yardımsever, kapısı her an açık,  inançlı ama asla gerici olmayan bir kadındı. Kur’an okumasını öğrendikten sonra çevresindeki tanıdık çocuklarına Kur’an okumasını öğretmeyi istiyordu çünkü inancına göre bu işi yapmak kendisine sevap kazandırıyordu.

1969 yılı yazında, 4’üncü sınıfı bitirmiş bir ilkokul öğrencisiydim. Belli ki annem ile konuşulmuştu. Ben de diğer akraba kızlarıyla birlikte Suna Teyzelerin evine haftanın belli gün ve saatlerinde Kur’an kursuna gitmeye başlamıştım. Başımızda beyaz tülbentler, ellerimizde Suna Teyzenin hediye ettiği Kur’anlar, üstümüzde ise yazlık kısacık elbise ya da eteklerle Suna Teyzenin evinin yolunu tutardık. Bu süreç hepimiz için büyük bir zevkti çünkü Suna Teyze her kurs saatinde bizi ev yapımı limonatalar, pasta ve kurabiyelerle ağırlardı. Bizimle sohbetler de yapardı. Tabiî biz çocuklar hazır bir araya gelmişken, kurstan sonra, sokakta oyun faslına geçerdik. Yani kurs demek aynı zamanda sokakta oyun oynama fırsatı demekti.

İlk başlarda Arap harflerini tanımak ve okurken birleştirmek çok zor gelmişti ama kısa sürede başardım okumayı çocuk zihninin kıvraklığıyla. Gerçi okuduğum hiçbir şeyi anlamıyordum ama bir işi başarmış olmak, hele de birilerinin “Özler Kur’an’ı söktü, okumaya başladı” sözünü gururla söylüyor olması beni mutlu ediyor, şevklendiriyordu. Kurs öncesinde ya da sonrasında Suna Teyzemin yumuşak sesiyle anlattığı ve bana masal gibi gelen Melek ve Cennet hikâyelerinden de etkileniyordum. Daha çok ve daha iyi okursam, o güzelim melekler beni seveceklerdi. Hatta gül kokuları içinde bana görüneceklerdi. Evde yalnız kaldığım zamanlar, çocukluk işte-bir çıtırtı duysam melekler geldi diye hem içim ürperir, bilinmezin korkusunu duyardım, hem de geldilerse nasıl birileri acaba diye merak eder, keşke görsem diye düşünürdüm.

Bir öğleden sonra evde yalnızım, güneş perdeden içeri girip çeşitli ışık oyunları yapıyor. Ve ben dinlediğim melek öykülerinin etkisinde, çocukluğun yoğun hayal gücüyle,  bu ışık oyunlarının duvardaki yansımalarından kanatlı melekler yaratıyorum kendime, ben de kanatlanıp uçuyorum. Duvarda anlık görüntüler oluşturduktan sonra odanın içine gül kokuları bırakarak yok oluveriyorlar. Bunu daha sonra Suna Teyzeye heyecanla anlatıyorum. “Yok olmaz öyle şey” demiyor. “Çocuk, temiz kalpli, göründüler ona işte” diyor. O yaz Kur’an okundu, bitti.

Beşinci sınıfla birlikte Konya Maarif Koleji’ne giriş sınavı maratonu başladığı için (o dönemde kolej sınavlarına ilkokul beşinci sınıfta girilirdi) yaşamım sınava yönelik olarak düzenlendi doğal olarak. Okulu kazandıktan sonra süreç farklı bir mecrada akmaya başladı benim için. 1969 yazındaki Kur’an kursu, bir çocukluk anısı olarak kaldı belleğimde.

 

Öğrenme nedir?

Öğrenme genel olarak bireyin çevresiyle (çevresindeki uyaranlarla) belli bir düzeydeki etkileşimleri sonucunda, bireyin davranışlarında meydana kalan kalıcı izli değişimler olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla çocuklar, doğdukları andan itibaren çevresindeki uyaranlarla etkileşimde bulunarak öğrenir. Ne tür öğrenmelerin meydana geleceği ise çocuğun çevresinde yer alan uyaranlarla geçirdiği öğrenme yaşantılarına bağlı olmaktadır. Ayrıca bazı gelişim dönemlerinde ve yaşlarda çocuklar, çevre etkilerine karşı daha açık, daha duyarlı olmakta; düzenlenen öğrenme yaşantılarını daha hızlı kazanabilmektedirler. Bu da kritik gelişim dönemleri diye adlandırılmaktadır.

Yukarıda değindiklerimiz, öğrenme için dile getirilen bilimsel saptamalardır. Bilim, farklı öğrenmelerimizi açıklayabilen farklı öğrenme kuramları ortaya koymuştur. Ancak, öğrenme pek çok bileşeni olan karmaşık bir süreçtir. Tüm öğrenmelerimizin hangi koşullar altında nasıl gerçekleştiğini tek başına açıklayabilen tek bir öğrenme kuramı günümüz itibarı ile henüz yoktur.   Çünkü bireyler öğrenirken zihinsel süreçlerini kullanmakta ve bu süreçler bireyin komuta merkezi olan ve çok önemli bilimsel aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın henüz tüm işlevleriyle açıklanamamış olan beynimizde gerçekleşmektedir.

Tüm bunlara karşın, günümüz itibarı ile bilimler arası (interdisipliner) çalışmalar (biyoloji, nöroloji, fizyoloji, psikoloji, vb), öğrenme sürecinde beynin nasıl çalıştığına ilişkin çok önemli bulgular ortaya koymakta ve öğrenmenin nasıl gerçekleştiğine, ya da gerçekleşememe nedenlerine yönelik açıklamalar getirmektedirler. Tabiî bilim tarafından insan beyninin bilinmeyenleri daha fazla açığa çıkarıldıkça, nasıl öğrendiğimizi ya da neden öğrenemediğimizi de açıklayabilecek temel bulgulara da ulaşılmış olacak.

Tam da bu noktada, Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın o muhteşem anlatımı ile bizlere insanlığın tüm serüveninin açıklanmasının anahtarını verdiği, insanın insanlaşma sürecinin, evriminin, toplumcullaşmasının, buna bağlı olarak beyin ve öğrenme süreçlerinin gelişimini Tarihsel Maddecilik metodu ile ortaya koydugu  “Komün Gücü” anıt eserinin ele aldığımız konu açısından taşıdığı önemi okurlarımızla paylaşmak isterim ( Hikmet Kıvılcımlı, Komün Gücü,  Derleniş Yayınları,  2018, s. 94).

 

Nörofizyolojik kuram öğrenmeyi nasıl açıklar,

eğitim ile nasıl ilişkilendirilir?

Nörofizyolojik Kuram, beyinde öğrenmenin nasıl geçekleştiğinin bilimsel temellerini hem bilişsel, hem de nörofizyolojik bir yaklaşımla inceleyerek, bugün bizlere öğrenmenin nasıl gerçekleştiğine ilişkin önemli açıklamalar sunmaktadır.

Beyinde bilgilerin işlenmesi, nöronlar arasındaki bağlantılar yoluyla olmaktadır. Bu bakımdan öğrenme, yeni nöronların yerleşimi ve nöronlar arası bağlantıların oluşmasıdır. Beynin yeni uyaranları algılaması ve bunlardan yaşamsal bilgi üretmesi, nöronlar arası bağlantılar ve ağlar ile gerçekleşmektedir. Sinapslar ise hücreden hücreye bilgi geçişinin olduğu ve sinir yapı taşları arasındaki bağlantı noktalarıdır.

Bu kurama göre her çocuk, seçkisiz (random) olarak birbiriyle ilişkilenmiş bir sinir ağıyla doğar. Bu sinirsel ağ, duyusal yaşantılar yoluyla organize olur. Yaşantı geçirdiğimiz her çevresel nesne, karmaşık bir nöron grubunu uyarır. Bu karmaşık nöron grubuna hücre kümeleri adı verilmektedir. Başka bir anlatımla, çevresel nesne ve olaylarla ilişkilenmiş nöron ünitelerine hücre kümeleri denir. Örneğin, silgili kaleme baktığımızda, kalemin tahta kısmının uyardığı nöron grubu ile silgi kısmının uyardığı nöron grubu farklıdır. Başlangıçta bu nöron grupları birbirinden bağımsız olmakla birlikte, kalemin tahta ve silgi kısmı çok yakın zaman içinde nöron gruplarını uyardığından, sonunda bu iki nöron grubu birbiriyle ilişkili hale gelir. Geçici olarak ilişkilenen bir hücre grubu serisine “ardışık safha” denmektedir. Olay serisi aynı çevrede birlikte oluşursa, nöral düzeyde ardışık safha olarak temsil edilir. Ardışık safha uyarıldığında, birbiriyle ilişkilenmiş olan olaylar, nesneler fikir halinde akıp giderler. Kısacası nörolojik düzeyde hücre kümelerinin ve ardışık safhaların oluşumu için bitişikliğe ve tekrarlara gereksinim vardır. Çevresel nesneler ve olaylar bir arada sıkça meydana gelirse, bunlar hücre kümeleri ve ardışık safhalar olarak nörolojik biçimde temsil edilirler.

Kritik dönem olan okul öncesi (0-6 yaş) ve ilköğretim dönemi, çocuğun gelişimi bakımından çok önemli dönemlerdir. Bu dönemlerde çocukların uyarıcı bakımından zengin bir çevre içinde yaşantı kazanmaları, onların bilişsel gelişimi için gerekli nörolojik yapılanmaların oluşumunu sağlar.   Çocukluktaki öğrenmeler, gelecekteki, yetişkinlikteki öğrenmelerin çerçevesini çizmekte; onları ya zenginleştirmekte ya da sınırlandırmaktadır. Uyarıcı yoksunluğu olarak açımlayabileceğimiz duyusal yaşantıların azalması, bireylerin hücre kümesi ve ardışık safha geliştirme kapasitesini sınırlandırmaktadır. Bu kapasite sınırlılığı ise, tüm bilişsel (zihinsel) etkinlikleri engelleyici bir durum oluşturmaktadır. Duyusal yaşantı sınırlılığı, nesne ve olayları temsil eden nörofizyolojik ağın gelişimini engellemektedir.

Kendisi de bir eğitimci olan HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’un da hep üstüne basa basa vurguladığı gibi, hem bilimsel düşünme süreçleri hem de insani ve ahlaki değerlerin gelişimi bakımından öğrenme sürecindeki o kritik eşik heba edilirse, ileriki yaşlarda bunların telafi edilebilmesi mümkün olmamaktadır.

Bir kez daha vurgulayacak olursak, çocuğa uyarıcı bakımından ne kadar zengin bir çevre sunulursa, bu daha büyük duyusal bir çeşitlilik sağlamaktadır. Bu duyusal çeşitlilik ise, çocuğun daha çok sayıda hücre kümeleri ve daha karmaşık ardışık safha oluşturmasına neden olmakta ve bu sinirsel devreler oluşturulduktan sonra da yeni öğrenmelerde onlardan büyük ölçüde yararlanılmaktadır. Dolayısıyla çocuk, ilk yaşlarında ne kadar karmaşık, zengin uyarıcı çevre içerisinde yetişirse, ileride problem çözme becerileri de o kadar iyi olmakta, uyarıcılarla zenginleştirilmiş bir çevre, bireyin bilişsel ve kişilik gelişimini olumlu yönde etkilemektedir.

Tersi durum ise, daha önce de vurguladığımız gibi bireyin bilişsel etkinliklerinin engellenmesine yol açmakta, kullanılamayan bağlantılar ölmekte, beyinde güçlenen bağlantı ve yapılanmalar esnekliğini yitirmektedir. Bu durumdaki bireylerin, olaylara farklı bakış açılarıyla yaklaşabilmeleri, sorunları analiz edip çözebilmeleri, yukarıda açıkladığımız zihinsel yapılanma süreçlerindeki kısırlık nedeniyle mümkün olamamaktadır. Dahası yapılan deneysel çalışmalar, farklı ortamlardaki normal uyarıcıları almanın organizmanın temel bir ihtiyacı olduğunu, bu uyarıcılardan yoksunluğun yani duyusal yoksunluğun yalnızca zihinsel işlevleri değil, kişiliği de bozduğunu ortaya koymaktadır. Açacak olursak, farklı uyarıcılara gereksinim duyma, organizmanın yeme, içme, nefes alma gereksinimi gibi yaşamsaldır ve karşılanmadığı durumlarda ağır bilişsel ve kişisel bozukluklar gözlenebilmektedir (Nörfizyolojik Kuram için bkz: Prof. Dr. Nuray Senemoğlu, Gelişim Öğrenme ve Öğretim, Yargı Yayınevi, 23’üncü Baskı, 2013)

 

Sonuç

Benim kısacık süren ve 4’üncü sınıf yazından anılarım arasında kalan Kur’an kursum, o koşullarda dahi beni bir çocuk olarak hemen etkisi altına almış, hemen metafiziğe yöneltmişti düşünce dünyamı. Hem de öğretmen olan anne-babanın çocuğu olarak.

Peki ya halkımız?

Bu topraklarda bin yıllardır, en ücra köylere varıncaya kadar, en ince kılcal damarlar gibi yayılmış olan Tefeci-Bezirgân Sermayenin ve onun dünya görüşü olan Ortaçağcı gericiliğin, tüm dünyasını ahtapotun kolları gibi doğumundan ölümüne her yanından sıkıca sarmalayıp nefessiz bıraktığı halkımız?

Yukarıda bilimsel temellerini ortaya koyduğumuz, zihnin diyalektik işleyiş süreçlerinin ve olumlu kişilik özelliklerinin gelişebilmesi ancak ve ancak laik ve bilimsel bir eğitim süreci yoluyla mümkünken; din alıp din satanların tarikatlarında, tarikat evlerinde, Kur’an kurslarında, camilerinde, yetmeyip radyo-televizyonlarında gün 24 saat aralıksız Muaviye-Yezid, CIA-Pentagon İslamı ile iflah olmaz biçimde tüm beyin hücreleri kaplanan halkımız?

Bırakalım önceki Parababaları iktidarlarını, gelmiş geçmiş en ahlâksız, en vatan satıcı, bir organize suç örgütü olan AKP’giller iktidarında, 19 yıl boyunca okulöncesinden üniversitelere varıncaya değin tüm örgün eğitim kurumlarında da “dindar ve kindar” bir nesil yetiştirme hedefine yönelik uyaranların bombardımanına maruz kalan halkımız?

Eksik gedik de olsa, Cumhuriyet’in kazanımı olan laik ve bilimsel eğitimin izinin tozunun bırakılmayarak, tümüyle çökertilip Peşaver Medreselerine dönüştürülmüş olan eğitim kurumlarında, Ortaçağcı düşüncenin rahlei-tedrisatından geçirilen halkımız?

Gerçek anlamdaki laiklik nefes almak gibi, beslenmek gibi, su içmek gibi insanın yaşamsal bir gereksinimi iken, onun zerresinden mahrum kalan halkımız?

Bilim diyor ki onların “hülooğğ”cu olmaları için, kişilik erozyonuna uğramaları, hatta saldırganlaşmaları için eğitim bakımından tüm koşullar hazırlanmış.

Sorun belli.

Panzehiri: Beyni özgürleştirecek laik, bilimsel, demokratik eğitim.

Çözüm, Halkımızı sürü hayvanı yerine koyan tüm diğer sorunların çözümünde olduğu gibi: Demokratik Halk İktidarı.

Yapılması Gereken: Demokratik Halk İktidarı için HKP saflarında örgütlü mücadele.

Biz ediyoruz! Ya Siz?..