Yargıdaki “Masabaşı Failleri”ne uyarımızdır!

10.07.2021
A+
A-

Emperyalist Yedi Düvele karşı verilmiş, yüzbinlerce insanımızın canına mal olmuş Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın destansı zaferiyle kurulan Laik Cumhuriyet, 1923’ten bu yana son 19 yıllık AKP iktidarında olduğu kadar felce uğratılmamış, çökme noktasına getirilmemiştir.

Sürekli vurguladığımız gibi, ABD Emperyalistleri tarafından devşirilmiş, partileştirilmiş, iktidara taşınmış ve Türkiye Halkının başına bela edilmiş olan AKP’giller; Ordudan Yargıya, Eğitimden Sağlığa, Dinden Ahlâka bütün alanlarda muazzam bir çürüme, kokuşma ve yozlaşma meydana getirmiştir.

Bu içler acısı durumun yansımalarına ilişkin en bariz, en net göstergelerden biri, kendisini AKP’giller suç örgütü piramidinde en altta bulunan kişi şeklinde tanımlayan Sedat Peker’in yaptığı ifşaat ve suç ikrarlarıdır, bilindiği gibi.

Adam neredeyse her gün, çıkar amaçlı organize suç örgütü AKP’giller tarafından işlenen, ağırlığı olaydan olaya değişen ama kesinlikle kovuşturma-soruşturma başlatılması gereken suçları ifşa ediyor, bizzat kendisinin iştirak ettiği suçlar konusunda suç ikrarında bulunuyor, ancak sözde Cumhuriyet Savcıları, özünde ise AKP’giller’in devasa hukuk bürosunun birer aparatları haline gelmiş olan savcılar harekete geçmiyor, geçemiyor. Tam tersine; alenen ifşa edilen suçlarla ilgili haber yapan basın kuruluşları hakkında soruşturmalar açılıyor.

Gerek Gazetemizin geçmiş sayılarındaki makaleler, gerekse HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’un değerlendirme yazıları, kitapları; Yargının getirildiği içler acısı durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır. O bakımdan Yargı sisteminin, AKP’giller’in ve Kaçak Saraylı Reis’in nasıl oyuncağı haline geldiği konusuna bu yazıda değinmeyeceğiz. Buradaki amacımız, Laik Cumhuriyet’i, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini hukuksal anlamda koruma görevini üstlenmiş olan savcıları, hâkimleri; yakın tarihte yaşanmış örneklerden yola çıkarak bir kez daha uyarmaktır.

Son zamanlarda özellikle yargı mensuplarına ilişkin patlayan gerizler, ortaya serilen kirli çamaşırlar, Yargı alanındaki çürümenin devasa boyutunu gözler önüne sermektedir. Savcılar, yukarıda zikredilen, tarihine, saatine kadar ayrıntılı biçimde ortaya konan suçlarla ilgili neredeyse bir ölüm sessizliğine gömülmüş, Kaçak Saraylı Tayyip’ten işaret almadan hareket dahi edemez duruma gelmiştir.

Yargıdaki bu ölüm sessizliğinin, dejenerasyonun aktörlerini iki kategoriye ayırmak mümkündür:

Birinci kategorideki sözde hukukçular, AKP’giller’le etle tırnak gibi kaynaşmış, her türlü kirli işe bulaşmış, hukuk kisvesi altında kanunsuzluğu bir norm haline getirmiş işbirlikçi hainlerden derleşiktir. “FETÖ Borsaları” kuranlar, “Soma Borsaları” kuranlar, AKP’giller’e komisyon karşılığı aracılık ederek kara para aklayanlar, suçluları beraat ettirenler, yurtdışına kaçıranlar, suçlu oldukları hukuken sabit olan mücrimlerin doğum günü partilerine katılanlar; milyon dolarlarla oynayan ve akla hayale gelmeyecek daha nice kanunsuzlukları yapan hâkim, savcı görünümlü halk düşmanı tetikçiler bu kategoriye dahildir.

İkinci kategori ise vicdanları rahatsız olmasına rağmen ABD Emperyalistlerinin günah çocuğu AKP’giller’in yarattığı korku ikliminde terörize edilmiş, sindirilmiş, ülkemizdeki aleni hukuksuzlukların farkında olmalarına rağmen hayat gailesi, sürgün, meslekten atılma hatta hapse atılma korkusundan dolayı mesleki anlamda felce uğratılmış hâkim ve savcılardan müteşekkildir.

Birinci kategorideki sözde hukukçular, insaniyet gömleklerini üzerlerinden sıyırıp attıkları ve para tapıncından dolayı idrak yeteneklerini kaybettikleri için AKP’giller iktidarının ilanihaye devam edeceğini, kendilerinin de ölene kadar bu aşağılık düzenin nimetlerinden faydalanacağını sanmaktadırlar. Ayrıca bu sözde hukukçular; “AKP’giller tekerlenip gitse dahi bir yolunu bulup işin içinden sıyrılırız”, düşüncesine de kapılmış olabilirler.

Görünen o ki ikinci kategorideki hukukçular da AKP’giller suç örgütünün işlediği binbir türlü suça göz yummanın kendilerine bir zarar getirmeyeceği yanılsamasına kapılmaktadır. Öyle ya; birinci kategorideki tetikçiler gibi işlenen suçlara doğrudan iştirak etmemişlerdir, sadece bu suçları görmezden gelmişlerdir, o kadar…

Her iki kategorideki savcı ve hâkimler de fena halde yanılmaktadırlar…

AKP’giller suç örgütünün işlediği suçlarda doğrudan yer alan savcı ve hâkimler de, bu suçlara göz yuman savcı ve hâkimler de hukuki terimle “Masabaşı Failleri” (Schreibtischtäter)’dir.

Failin “Masabaşı”sı olur mu?

Elbette olur…

Örneğin AKP’giller gibi çıkar amaçlı organize suç örgütlerinin neredeyse tamamı “Masabaşı Failleri” tarafından yönetilmektedir. Masabaşındakiler geri planda kalır, görünüşte “elleri temiz”dir, asıl ganimeti onlar götürür. Sahadaki tetikçiler ise elleri kirli olan, Masabaşı Faillerinin satın aldığı, maaşa bağladığı, ödüllendirdiği faillerdir.

Hâlihazırda Süleyman Demirel Üniversitesinde Öğretim Üyeliği yapan hukukçu Muhammed Emre Tulay, “Suç Örgütü Liderinin Cezai Sorumluluğuna İlişkin Hukuki Analiz ve Öneriler (TCK M. 220/5)” başlıklı bilimsel makalesinde “Masabaşı Failleri” için şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Kendi içinde disiplinli, emir-komuta zincirine oturan güçlü yapılanmalarda, emri veren organ ile icra aşamasında rol oynayan failler farklılık gösterebilir. Özellikle, yapıları gereği amacı suç işlemek olan ve hiyerarşik biçimde ve elverişli araç-gereçlerle donatılmış suç örgütlerinde [yani AKP’giller gibi yapılarda – K. Y.] bunun örneklerini görmek mümkündür. Kanunun suç saydığı bir fiili planlayan lider kişi veya kişiler ile planı gerçekleştirecek olanlar, başka deyişle masa başındakiler ile sahada görünenler farklı kişilerdir. Böylelikle masabaşı fail (Schreibtischtäter) olarak nitelendirilen kişinin (fail arkasındaki fail) elleri temiz kalırken, ön planda yer alıp aktif rol oynayan kişiler emri uygulamaktadırlar.” (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/687749)

Her ne kadar Tulay, Masabaşı Faillerini sadece emri veren, lider kişilerle sınırlandırsa da Alman hukukçu Hans-Christian Jasch, Masabaşı Faillerinin sadece üst düzey emirler veren liderleri değil aynı zamanda o liderlerin emri altında çalışan kamu görevlilerini, örneğin savcıları ve hâkimleri de içerdiğini belirtmektedir, ki bize göre doğru olan da, hakkaniyetli olan da budur.

Nitekim Tarih, Ceza Hukuku Doktrininde çoğunlukla organize bir şekilde, devlet (örneğin bugünün AKP’giller devleti) tarafından işlenen suçlarla ilişkilendirilen, kökeni Nazi Almanyası’ndaki Yahudi Soykırımı yargılamalarına dayanan “Masabaşı Failleri” teriminin kapsamına giren sözde hukukçuların hazin sonunu belleğine kaydetmiştir.

Bilindiği gibi 1945 yılında Sovyetler Birliği’nin kendi evlatlarını feda etmek pahasına Hitler Faşizmini dize getirmesinin ardından, başta “Holokost” yani Yahudi Soykırımı olmak üzere Nazilerin işlediği insanlık dışı suçlarla ilgili ünlü Nürnberg Yargılamaları yapılmıştır. Nürnberg Yargılamalarında adalet ne ölçüde dağıtılmıştır, suçlular hak ettikleri cezaya çarptırılmış mıdır; işin bu yönü tartışmalıdır, bu ayrı bir konudur.

Ancak Nürnberg Yargılamalarında kesin olan tarihi bir gerçek vardır: Bu yargılamalar sadece Yahudileri Dachau, Buchenwald, Auschwitz-Birkenau gibi ölüm kamplarına gönderenleri; Almanya’daki komünistleri, sosyal demokratları acımasızca katledenleri, bu tür insanlık dışı emirleri verenleri ve bu kanunsuz emirleri uygulayanları kapsamamıştır. Bu yargılamalar aynı zamanda Nazi Almanyası’nda tıpkı bugünün Türkiyesi’ndeki gibi hukuk adına hukuksuzluk yapan sözde savcıları, yargıçları, Adalet Bakanlığı yetkililerini de kapsamıştır:

“Bu asıl davanın [Nürnberg Ana Davası’nın] tamamlayıcısı mahiyetindeki davalardan biri, halk arasında Adalet Davası olarak bilinen ve -yargıçlar, savcılar, adalet bakanlığı yetkililerinden mürekkep- on altı sanığın yargılandığı davaydı. Sanıklar, Almanya’nın hukuk sistemini saptırmak ve onu bir vahşet ve tedhiş aracına dönüştürmekle suçlandılar.” (Nazi Almanyası’nda Hukuk – İdeoloji, Fırsatçılık ve Adaletin Saptırılması, Ed: Alan E. Steinweis ve Robert D. Rachlin, Çev: Kıvılcım Turanlı, Zoe Kitap, 2’nci Baskı s. 168)

Burada önemli ve bugünkü savcı-yargıçlar için vahim olan bir noktanın altını çizmekte fayda var:

Söz konusu Adalet Davası’nda yargılanan sanıklar, geniş yorumlamalar yapmak suretiyle iradi olarak Hitler canavarına suç ortaklığı etmiş olsalar da, en azından şeklen hukuka uygun davranmışlardır. Evet; verdikleri kararlar canicedir, yüz binlerce masum insanın hayatına mal olmuştur ama verilen bu kararlar, en azından Hitler manyağı tarafından resmen kanunlaştırılmış, yürürlüğe sokulmuş yasal düzenlemelerin kasten aşırı yorumlarından ibarettir.

Zaman zaman AKP iktidarını, Nazi iktidarına benzeten değerlendirmelerle karşılaşıyoruz. Doğrudur; acımasızlık, kindarlık, yalan, riya konularında AKP’giller iktidarı Nazilere benzetilebilir. Ancak söz konusu hukuk olduğunda şu gerçeklik unutulmamalıdır:

“Hitler, iktidarını sınırlandıran “hukuk korsesinden” hoşlanmamasına, 26 Nisan 1942’deki Reichtag konuşmalarından birinde, ‘Her Alman, hukukçu olmanın ne kadar utanç verici olduğunu anlayana kadar dinlenmeyeceğim’ demesine ve Himmler ile birlikte devlet aygıtındaki ‘dikkafalı hukukçu ve bürokratlara’ sık sık saldırmasına rağmen Nazi liderliği, politikalarını hayata geçirmek için etkili ve iyi örgütlenmiş kamu hizmetine güveniyordu.” (age, s. 54)

Yani Tayyipgiller’den farklı olarak Naziler, (Ernst Freankel’in meşhur “Norm Devleti-Önlem Devleti” saptamasını bir kenara bırakırsak) hayata geçireceği uygulamaların büyük çoğunluğunu üç aşağı beş yukarı önceden kanunlaştırma ihtiyacı duyuyordu. Örneğin 1935 yılında çıkarılan, faşist “Reich Vatandaşlık, Alman Kanını ve Alman Onurunu Koruma Yasası”, Nazi döneminde görev yapan onursuz hâkim ve savcılara, kasten aşırı yorum yoluyla olsa da insanlık dışı mütalaalar hazırlama, kararlar verme yetkisi tanıyordu.

Bununla birlikte Naziler, AKP’giller’in uyguladığı dinci faşizm gibi adı konmamış bir faşizm uygulamadığı için, daha doğrusu bu faşizm, kapitalizmi tam anlamıyla yaşamış, emperyalist aşamaya sıçramış olan bir devlette uygulandığı için; o dönemin Nazi Almanyası’nda dahi hukuk tamamen bir kenara bırakılmamıştı. “Führerprinzip” yani “Liderlik İlkesi” Alman toplumunda bütün alanlarda egemen olduğu gibi hukuk alanında da egemendi. Hukuk, en azından “Norm Devleti”nde öyle ya da böyle işletiliyordu. “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” gibi ucube, ne idüğü belirsiz bir durum yoktu. Hitler diktatördü; bunu gizlemeye çalışmıyor, çıkarılan tüm yasalar bu çerçevede çıkarılıyordu. Führerprinzip’in özü yasama, yürütme ve yargının tek elde -Hitler’de- resmen toplanmasıydı. Dolayısıyla Hitler hem baş yönetici, hem baş yasakoyucu hem de baş yargıçtı. Başı sıkışınca Kaçak Saraylı’nın yaptığı gibi çark etmiyor, “Yargı Bağımsızlığı” teranelerine başvurmuyordu.

Nitekim çeşitli alıntılar yaptığımız “Nazi Almanyası’nda Hukuk” kitabındaki altıncı bölümü kaleme alan Harry Reicher’e göre;

“Führer İlkesi’nin [Führerprinzip’in] arka planına bakıldığında, [Adalet Davası’nda yargılanan] yargıçların masumiyet iddiasının sadece yasaların düzgün bir biçimde uygulanmasına dayandığı görülür. Nazi hukuk sisteminin iç mantığı Führer İlkesi’nin zorunlu sonucuydu.” (age, s. 189)

İşte tüm bu gerekçelerden dolayı Nürnberg Yargılamalarının bir parçası olan Adalet Davası’nın sanıkları, “Masabaşı Failleri” oldukları yüzlerce suça ilişkin savunmalarının merkezine Führerprinzip ilkesini yerleştirdiler.

Ancak bu argüman bile Adalet Davası sanıklarının ceza almasına engel olamadı:

“Özetle suçlama” dedi mahkeme, “ülke çapında hükümet tarafından düzenlenen (…) insanlık yasalarını ihlal eden bir zulüm ve adaletsizlik sistemine bilinçli olarak katılmak ve Adalet Bakanlığı yetkisini ve mahkemeleri kullanarak hukuk namına suç işlemekti.” Tam anlamıyla: Hukuk eliyle cinayet.” (age, s. 171)

Son bir çarpıcı alıntıyla bugün Türkiye’deki savcı ve yargıçlara ibret olması gereken Adalet Davası’na noktayı koyalım:

“Nürnberg’deki Adalet Davası’nda verilen karar, meseleyi çok güçlü bir biçimde özetlemektedir: Suikastçının hançeri, yargıcın cübbesinin altına gizlenmiştir.” (age, s. 167)

Özetle, Nazilere suç ortaklığı eden Alman savcılar, yargıçlar, Adalet Bakanlığı mensupları, insanlık dışı da olsa Nazi Almanyası’nın yürürlükteki yasalarını uyguladıkları halde, yani bir anlamda “görevlerini yaptıkları” halde yargılanıp ceza almaktan kurtulamadılar.

Oysa bugünün Türkiyesi’ndeki savcı ve yargıçlar, yürürlükteki yasalar çerçevesinde dahi görevlerini yapmamaktadırlar. Bizzat AKP’giller’in kuşa çevirdiği Anayasayı dahi işletmemekte, yasalara uygun davranışlar sergilememekte, kararlar vermemektedirler. Ve bu tutumlarıyla kendileri açısından gerçek anlamda ateşle oynamaktadırlar.

Kaldı ki bu hukukçuların olası bir yargılamada sığınacakları “Führerprinzip” gibi resmi bir argümanları da yoktur. Ortada sadece ABD Emperyalistlerinin kucağında din alıp satan, kaderini ABD’ye bağlamış zavallı bir “Reisçik” bulunmaktadır. Bu durumda AKP iktidarının kaçınılmaz yıkılışıyla birlikte bu “hukukçular” da olası bir yargılamadan kesinlikle nasiplerini alacaklardır.

Ve bunun için Nürnberg türü özel bir mahkeme kurmaya da gerek olmayacaktır. Tıpkı HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’un AKP’giller için söylediği gibi; “Bağımsız mahkemelerde, bugünkü yasalar çerçevesinde”, yargılansalar dahi ceza alacaklardır.

Elbette namuslu kalmak için en azından çaba harcayan savcı ve yargıçları bu değerlendirmelerimizin dışında tutuyoruz. Sonuçta bir meslek dalının bütün mensuplarını topyekûn damgalamak, töhmet altında bırakmak her şeyden önce bilime, diyalektiğe aykırıdır. Bu namuslu hukukçulardan tek beklentimiz biraz da olsa cesur davranmaları, görevlerinin gereklerini yerine getirmeleridir.

Ancak bugün görevlerini kötüye kullanan, yerine getirmeyen, iradi olarak ihmal eden savcı ve yargıçlara net uyarımızdır:

“Cübbenizin altındaki suikastçı hançerini” bir kenara bırakıp asli görevinizi yapın. Aksi takdirde bir ömür bu ihanetin ve vurdumduymazlığın pişmanlığını yaşayacak, cezasını çekeceksiniz!

Bizden söylemesi…