Modern-Antika Parababalarının yarattığı Türkiye

03.02.2022
A+
A-

Mustafa Şahbaz

 

Yolcu yollarda topraksız insanın

ve insansız toprağın feryadını duyar idi.

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet bu dizeleri “Şeyh Bedrettin Destanı”nda dile getirir. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Derebeyleşmiş Dirlikçilik” olarak adlandırdığı, Osmanlı’nın 1400’lerdeki durumunu anlatır Nazım bu dizeleriyle…

Günümüz Türkiye’sinde de durum farklı değildir. Hatta bu durum katmerlenerek artmıştır. Hatta ve hatta aradan geçen 600 yıldan sonra durum bir felaket halini almıştır. Artık toprağı ekip biçmek yani tarımla uğraşmak karın doyurmayan bir iş oldu köylümüz için. O yüzden uzmanlar ekilebilir tarım topraklarımızın dörtte birinin artık ekilmediğini dile getiriyorlar. Bunun sonucu olarak köyler boşaldı. Köylerde birkaç yaşlıdan başka kimse sürekli olarak ikamet etmez oldu. Büyük şehirlerin varoşları köyden yeni gelmiş, şehir hayatı için gereken bir iş becerisinden yoksun yani zanaat sahibi olmayan, vasıfsız insanlarımızla dolar taşar oldu. Bu vasıfsız yığınlar, kapitalistlerin pek sevdiği yedek işgücünü oluşturur.

İşverenlerimizin, işçiler ücret artışı istediklerinde söylemekten büyük haz duydukları bir cümle vardır: “Senin aldığın ücretin çok daha azına çalışacak binlerce insan kapıda bekliyor.” Bu durum düşük ücretlerin en başlıca sebebidir. Ayrıca İşçi Sınıfımızın sendikal örgütlenmesine de, ücret mücadelesinin başarılmasına da en büyük engel, bu işsiz yedek işgücüdür. Fakat bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun öbür yüzü, Parababaları tarafından mülksüzleştirilen bu köylü yığınlarımız; “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi” olmayan, “kapitalistlerin mezar kazıcıları” proleterlere dönüşürler. Proletaryayı sayıca daha da büyütürler.

Bu yedek işgücüne bir de sayıları sekiz milyonu bulan, büyük çoğunluğu Suriye’den gelmiş olan göçmen ya da sığıngan insanlar katılmıştır. Bu insanların uğradıkları sömürü ve zulüm daha da katmerli bir sömürüdür.

Bu kesim, Parababaları tarafından hiçbir güvenceleri olmaksızın, asgari ücretin çok altında ücretlerle çalıştırılırken yalnızca kendisi sömürülmekle kalmaz; İşçi Sınıfımızın Parababalarına karşı verdikleri; vermek zorunda kaldıkları mücadeleyi de baltalar. Onu, bu kaçınılmaz olan sınıflar savaşında Parababalarına karşı zayıf düşürür.

Bu işin bir yüzü…

 

Yağ var, şeker var, un var

helva niçin yok?

İşin bir de istihdam yönü var ki, asıl felaket de buradadır.

İstihdam’ın Türk Dil Kurumuna (TDK)’ye göre tanımı şudur: “Bir görevde, bir işte kullanma.”

Ülke çapında bakınca istihdam, bir ülkede çalışma çağındaki nüfusun, iş bulup çalışması ya da çalıştırılması demektir.

Çalışma yaş aralığı nedir?

ILO’ya göre ülke nüfusunun 15 yaş ve üstü kadın, erkek sayısıdır. Buna İşgücü deniyor.

Bu sayı günümüz Türkiye’sinde, TÜİK verilerine göre Ocak 2021 tarihinde 63.238.000 (altmış üç milyon iki yüz otuz sekiz bin) kişidir. Bunun da 31 milyon 318 bini erkek nüfus, 31 milyon 917 bini de kadın nüfustur.

Bu nüfusun istihdamı ise şöyledir:

Toplam: 27 milyon 706 bin:

Erkek: 18 milyon 935 bin,

Kadın: 8 milyon 771 bin.

Biz burada kapitalistlerin dayattığı ya da yutturmak istediği gibi alengirli işsizlik tanımlarını bir kenara koyacağız. Doğrudan, matematik de değil, aritmetik gerçeğe bakacağız: 63.238.000 kişiyi oluşturan çalışma yaşındaki insanların, işgücünün yalnızca 27.708.000’ine iş verebilmiş bir ülkede yaşıyoruz. Yani çalışıp üretme gücü olan 63.238.000-27.708.000 = 35.530.000 insanına iş veremeyen bir düzendir bu Antika-Modern Parababaları düzeni.

Rakamların algılanmasını kolaylaştırmak için yuvarlamalar yaparsak:

Türkiye’de işgücü 63 milyon kişidir.

Bunun 28 milyon kadarı istihdam edilmektedir.

İstihdam dışı nüfus ise 35,5 milyondur. Haydi, bunun 7,5 milyonunu çalışamayacak kadar yaşlı ya da yine çalışamayacak kadar engelli nüfus sayalım; geriye kalan 27 milyon insan işsizdir. Yalın gerçek budur.

Yukarıda sözünü ettiğimiz alengirli burjuva, daha doğrusu Finans-Kapital tanımına göre ise hesaplar şöyle yapılıyor:

“TÜİK’in kullandığı uluslararası standarda göre istihdam edilmeyen, son üç ayda iş aramış olan ve 15 gün içinde bir işte istihdam edilebilecek durumda olan kişiler işsiz olarak sınıflandırılıyor ve oran bu sayıya göre hesaplanıyor. Bu hesaplamaya iş bulma ümidi olmadığı için son üç ayda iş aramayı bırakmış olup da iş bulsa çalışacak olanlar, mevsimlik işlerde çalıştığı için iş aramayan ama sürekli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar, ev kadını, emekli, irad sahibi, öğrenci ya da özürlü, yaşlı ve hasta olduğu için iş aramayan ama bulsa çalışmaya hazır olanlar, diğer nedenlerle iş aramayan ama iş olsa işbaşı yapmaya hazır olanlar dahil edilmiyor.

“Özetle 15 yaşından büyük olup da son üç ay içinde iş arayan ve 15 gün içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu bildirenlerin toplam işgücüne bölünmesiyle işsizlik oranı hesaplanıyor.” (Mahfi Eğilmez, Kendime Yazılar, İşsizlik nasıl hesaplanıyor?, Ocak 17, 2012)

Bu insan odaklı olmayan hesaplamalarla TÜİK, 2021 yılının Ocak ayında işsizliği, yüzde 12,2 olarak buluyor.

Oysa yukarıda hesapladığımız gibi işsizlik yüzde 50’dir. Yani bu düzen çalışacak nüfusun, yani İşgücünün ancak yarısını istihdam edebilmektedir.

Atıl kalmış İşgücünün yarısını üretim araçlarıyla buluşturduğu gün Türkiye şaha kalkar. İşte o zaman toprak insanla, insan toprakla buluşmuş olur. Tabiî fabrika insanla, insan fabrikayla da buluşmuş olur.

Bir de bu işgücünün, bilimsel ve laik bir eğitimle kalifiye işgücü olarak yetiştirildiği ve planlı bir ekonomide üretim yaptığı düşünülsün…

 

Ortaçağcı zihniyet

Ve Türkiye’nin başındaki en büyük felaket Tayyip, 2009-2010 Yükseköğretim Akademik Yılı Açılış Töreni’nde aynen şöyle diyor:

 “Gençler, bakınız her üniversiteyi bitiren veya tüm halk iş sahibi olur diye bir kaide yok. Dünyanın hiçbir yerinde, ABD başta olmak üzere halkının tümüne iş sağlamıştır diye bir gerçek yok.” (Gazeteler, 30.09.2009)

Peki ne var?

Yukarıdan beri gösterdiğimiz ölümden beter işsizlik var… Ve halkına bunu reva gören; vurgunlar, talanlar, kamu malı aşırmalarının üstadı bir zalimler iktidarı, Tayyipgiller iktidarı var…

Oysa Anayasa ne diyor?

“Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Sosyal Devlet, biliyoruz, Büyük Ekim Devrimi sonrası kurulan ve Halklara büyük özgürlük ve eşitlik getiren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne, Sosyalist Devlete karşı kapitalist metropollerdeki halkların sosyalizme yönelmelerini engellemek için Parababalarının halklarına verdiği, vermek zorunda kaldığı tavizlerin adıdır. Türkiye’de bile Bülent Ecevit bu gerçeği; “Ortanın Solu, Komünizme taşmayı önleyecek son benttir”, diyerek veciz biçimde dile getirmişti. Tabiî burada asıl belirleyici olan Avrupa İşçi Sınıflarının büyük mücadeleleri olmuştur. Yani Parababaları bu tavizleri vermek, bu reformları yapmak zorunda kalmışlardır.

Sosyalizm, tüm bireylerin iş ve aş sahibi olduğu düzenin adıdır. Batı’da ise Sosyal Devlet, soygun düzenine halel getirmeden, kitlelerin komünizme kaymasına “bent” çekme aracıdır. Anayasalarına kadar sosyal devlet kavramını yerleştirmek zorunluluğunu duymuştur Finans-Kapitalistler. Hele İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa ülkelerinin sosyalizme geçmeleri karşısında, Parababaları iktidarları, Devrimlerle yıkılıp gitmemek için Sosyal Devlet uygulamalarını daha da geliştirmek zorunda kalmıştır. Özellikle de Almanya’nın ikiye bölünmesi, Doğu Almanya’nın Komünist Kamp’ta yer alması Batı Avrupa Devletlerini Sosyal Devlet uygulamalarına mecbur etmiştir.

Yukarıda Türkiye’nin istihdam konusundaki acınacak halini gördük. Şimdi de Tayyip’in “bizi kıskanıyorlar” dediği Almanya’ya bir bakalım:

“Federal İstihdam Dairesi (BA) Başkanı Detlef Scheele, Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte ‘Şu anda toplam istihdam açığı yaklaşık 1 milyon 200 bin, açığın üçte ikisini de nitelikli işgücü oluşturuyor’ diye konuştu.” (https://t24.com.tr/haber/federal-istihdam-dairesi-almanya-da-isgucu-acigi-1-2-milyon,987937)

Bu haberin yorumu şudur: Almanya kendi nüfusunu istihdam etmiş fakat bu sayı yetmemiş, dışarıdan 1 milyon 200 bin kişiyi daha alarak istihdam edecek. Bunun “üçte ikisini de nitelikli işgücü oluştur”acak. Yani bizim gibi kapitalizmce geri kalmış ülke halklarının vergileriyle eğitip yetiştirdiği “nitelikli” elemanları hazırca transfer edecek. Somutlarsak:

“Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Şebnem Korur Fincancı’dan aldığım bilgiye göre, bu rakam, içinde bulunduğumuz yılda geçen kasım sonu itibarıyla 1.246 idi. Aralık ayının dün itibarıyla toplamı olan 115 dosya buna eklendiğinde rakam 1.361’e ulaşıyor. Bu durumda 2021 toplamının yıl sonuna kadar 1.400’ü bulacağını, muhtemelen bunun biraz üstüne de çıkabileceğini tahmin edebiliriz.” (Sedat Ergin, Hürriyet, 22 Aralık 2021)

Dahası da var:

“Peki yurtdışına gitmek için belge alan doktorlar hangi yaş gruplarından geliyor? Prof. Korur Fincancı, başvuruları yapan doktorların ağırlıkla 20’li ve 30’lu yaşlarda olduklarını söylüyor, “Çoğunluğun 26 ile 35 yaş aralığı içinde olduğunu söylemek mümkün” diye konuşuyor.” (agy.)

Demek ki en verimli çağlarında hekimlerimiz Batı’ya, özellikle de Almanya’ya göç ediyorlar. Tayyipgiller’in yarattığı ekonomik ve siyasi zulümden kaçıyorlar.

Tabiî ki biz devrimciler bu tutumu doğru bulmayız. Aslolan, doğru olan bu ülkede, bu ülkenin emekçi halklarıyla birlikte bu Parababaları düzenine karşı örgütlenip mücadele etmektir. Sosyalizm mücadelesinde yer almaktır. Fakat bizim bu tutumumuz, yaşanan sosyal gerçekliği değiştirmiyor. Ne yazık ki yalnız doktorlar değil, kalifiye işgücümüz, Batılı devletlere doğru göç ediyor. Türkiye bir taraftan kaynaklarını ayırarak eğittiği insanlarını kaybediyor, öbür taraftan geleceğini kaybediyor. Geleceği kuracak insanlarımız, Batılı emperyalist devletlere sunmuş oluyor kalifiye emeklerini. Batı’yla aramızdaki ekonomik ve teknolojik fark giderek büyüyor.

Ama ne gam?.. “Dindar ve kindar nesil yetiştirmek” yetiyor Tayyipgiller’e:

“Önceki yıl 1651 olan imam hatip sayısı 2020-2021 yılında artarak 1673’e yükseldi. Öğrenci sayısı yalnızca 56 bin artarak 666 bin 963 oldu. Öğrenci sayısı en az artan lise türü bütün teşviklere ve MEB’in bütün çabalarına rağmen imam hatip liseleri oldu.” (BirGün, 12.09.2021)

Ruhban sınıfının olmadığı iddia edilen İslamiyet’e inat, 2020-2021 öğretim yılında 666.963 insanımız ruhban eğitiminden geçiriliyor. Daha da doğrusu IŞİD, Taliban zihniyetiyle yetiştiriliyor. Pakistan’daki Peşaver Medreselerini aratmayacak bir eğitimden geçiriliyor çocuklarımız.

 

Almanya’da istihdam

Almanya’nın nüfusu 83 milyondur. Aşağı yukarı bizim nüfusumuza eşittir. Bizdeki istihdam sayısını vermiştik: 28 milyondu. Bu rakam Almanya’da şöyledir.

“2019’da istihdama katılan kişi sayısı 402 bin kişi artarken, toplam istihdam 45 milyon 256 bin olarak kayıtlara geçti.

“İstihdam edilen kişi sayısının 14 yıldır aralıksız arttığı ülkede 2018’e oranla yükseliş yüzde 1,3 oldu.” (https://tr.euronews.com/2020/01/02/almanya-da-istihdam-rekoru-kirildi-45-3-milyon-kisiye-is-saglandi)

E, adamlar kıskanacak elbette bizi.(!..)

Kaldı ki bu rakam da işsizliği sıfıra indirebilmiş değildir. Çünkü Almanya’da da Türkiye’yle kıyaslanmayacak oranda olsa da yine bir işsizlik vardır:

“Arındırılmamış rakamlarla ele alındığında ülkede işsizlik, geçen yıl yüzde 3,2’den yüzde 3’e geriledi. İşsiz sayısı geçen yıl 96 bin azalarak 1,37 milyonun altına geriledi.” (agy.)

Sayının az olması işin nicelik yönüdür. Fakat nitelik olarak işsizlik her ülkede can yakan bir sorundur. Fakat en gelişmiş kapitalist ülke bile işsizlik sorunun çözemez. Buna cibilliyeti izin vermez.

Tabiî ki Almanya’daki işsizlik bizimkine benzemez. Orada işsizlik sigortası, belediyeler devreye girerek, kişi yeniden iş bulana dek, geçim endeksine uygun işsizlik tazminatı öderler, barınma sorununu çözerler vb…

Bir de Türkiye’deki işsizliği göz önüne getirelim, felaketin ne boyutta olduğu, emperyalist metropollerle ekonomik ve sosyal açıdan ne kadar geride olduğumuz netçe anlaşılır.

Hele kadın nüfusumuzun durumu içler acısıdır. İstihdam oranı üçte bire düşmektedir. Her üç kadınımızdan ancak biri istihdam edilebilmektedir.

Bunun sonucu nedir? Yani nüfusun yarısını işsiz bırakmak ne anlama gelir?

Önce tek kişinin işsizliğini ele alalım:

Bu tek kişi, bekâr bir bireyse gelirsiz kalmıştır. İhtiyaçlarını kendi emeğiyle elde edemeyen, anne baba eline bakan, bu mümkün değilse, ele güne muhtaç olan ya da Tayyipgiller’in kendi keselerinden harcıyormuş gibi dağıttıkları ve işsiz insanlarımızı aşağılayan, kendileri için oy makinasına dönüştürmek için kullandıkları, devlet yardımlarına (makarna, kömür vb.) muhtaç bir konuma düşmüş, çaresiz kişidir.

Bu kişi, bir aileyi geçindirmek zorunda olan kadın ya da erkekse, yukarıda anlattığımız (daha doğrusu tam da anlatılamaz olan) çaresizliğine ek olarak, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamamaktan dolayı duyduğu acılarla baş etmek zorunda kalan, kelimelerle anlatılması mümkün olmayan acıların girdabında bocalayan insandır. Kimi zaman kurtuluşu intiharda gören, hatta benden sonra çocuklarım sürünmesin diye ailesiyle birlikte intihar eden insanlarımız her gün haberlerin konusudur, bildiğimiz gibi.

Hele de anneler… Hele de anneler… Istırabın en büyüğünü onlar çeker. Ne der türkülerimiz:

“Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar.”

Tayyip’in yukarıda aktardığımız sözü şöyle devam ediyordu:

“Dünyanın hiçbir yerinde, ABD başta olmak üzere halkının tümüne iş sağlamıştır diye bir gerçek yok.”

Evet, kapitalizmde işsizlik sorununun kesin çözümü yoktur. Fakat bu sorun çözümü bulunmayan bir kader midir? Kaçınılamaz bir yazgı mıdır? Bu sorunu çözen bir düzen yok mudur?

Vardır… Çözüm en insancıl düzen olan Sosyalizmdir.

O yüzden HKP Programı der ki:

 

“İşsizlik “Ümmülhabâis = Kötülüklerin Anası”dır.

“(…) Bütün bu hâl, işsizliğin millete dayattığı taksitli intihardır. Hapishaneyi (16 yaşındaki Necdet gibi) “cennet” sayan işsizler ülkesindeyiz. Onun için, vatanımızın can düşmanı işsizliğe karşı KUTSAL SAVAŞ ilân etmek boynumuza borçtur.”

“(…)

“1- KUTSAL SAVAŞ İLÂNI: Bütün memleket radyoları, televizyonları şu büyük ulusal gerçeği her gün haykıracaklar:

“Tarlada, fabrikada, karada, denizde, havada çalışmak, masa başında, salonda, sarayda oturmaktan şereflidir!..”

“İnsan için, işten gayrisi yalandır!”

“2- İŞSİZE SES: En büyük şehirlerimizin en kıyı mahallelerinden, en ücra köyümüzün dağ başına kadar, her nerede bir tek yurttaş işsiz kalırsa, orada, özel, resmî, bütün telefon, telgraf, internet vb. iletişim ve ulaştırma araçları, derhal, bedavadan o yurttaşa açık tutulacak. Masraflar, belediyelerce ödenecek.

“3- İŞSİZE İMDAT: İşsizliğe karşı mücadele için, köylere kadar otomatik işleyen bağımsız halk örgütleri kurulacak. Yangın çıktığı vakit, bütün taşıtlar nasıl itfaiyeye yol veriyorsa, tıpkı öyle, bir işsizin haberi geldi mi, bütün devlet aygıtı ile halk, belediye kurumları, işsizin imdadına, yangına koşarca, yıldırım hızıyla koşacak. İşsizliğin görüldüğü ocağa veba girmiş, deprem vurmuş, bomba düşmüş gibi, yardım ekipleri yarışacak.

“Hükümetin birinci görevi: işsize iş bulmak olacak.

“4- İŞSİZE TAZMİNAT: İşsizlik, Toplum halinde yaşayan hiç kimsenin tek başına kabahati olmadığı için, her işsize; iş bulamayan ilgili kurum ve makamlar, en az geçime elverişli bir ücret ve tazminat ödeyecek. Bu konuda ihmali görülenler, başta Cumhurbaşkanı ve Bakanlar gelmek, bütün devlet erkânı da dahil olmak üzere, zincirleme kendi ceplerinden işsizlik tazminatını ödemeye sembolik nitelikte de olsa katılacaklar.

“5- İŞSİZE İŞ: Memleketimizden her yıl ihraç edilen 65 milyon kilo üzüm, 30-40 milyon kilo incir, 40-50 milyon kilo tütün, hatta maden vb. gibi birçok ilk ve hammaddeler, dış pazarlara gitmezden önce kendi işçilerimizce azami derecede elden geçirilip işlenecek, standardize edilecek. Böylece, hem kalitesi artacak mallarımıza daha çok müşteri bulunacak, hem hayat pahalılığımızı arttırmakta hayli rol oynayan döviz açığımız kapanacak, hem de kendi işsizlerimiz eli böğründe beklerken, başkalarına iş vermek durumundan kurtulunacak.”

İşte her toplumsal derdimiz gibi, işsizlik derdimizin çözümü de buradadır. Sosyalizmdedir. Kapitalizm, insanlığın kaderi değildir. Gerçek insanlık konağı olan Bilimsel Sosyalist Topluma giden yolda aşılması gereken son hayvanlık konağıdır.