Sınıf Savaşımını ve İşçi Sınıfının Tarihsel Misyonunu Bulanıklaştırma Çabasındaki En Sinsi Emperyalist Tezler (2): “Post-Endüstriyel Toplum” Zırvası

17.12.2025
2.627
A+
A-

Orhan Sur

 

 İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından dünya jandarmalığını İngiliz Emperyalizminden devralan ABD Emperyalist Haydut Devletinin, Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kamp’ın varlığında dünya halklarına bugünkü gibi azgınca saldırılarda bulunmaya cesaret edemediğini birçok kez belirtmiştik. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesinden Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı 1990’lı yılların başlarına kadar süren ve “Soğuk Savaş” olarak adlandırılan bu dönemde, bugünkü kadar yoğun askeri saldırılar yapamayan ABD Emperyalistleri, çabalarını ideolojik saldırılar üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu saldırılarında odaklandıkları temel konulardan biri ise Marksizm-Leninizmin yani Gerçek Bilimin ortaya koyduğu sosyal sınıflar ve bu sınıflar arasındaki mücadele olmuştur.

ABD-AB Emperyalistleri, o dönemlerde üçte biri sosyalist ülkelerden oluşan dünyada Marksist-Leninist ideolojinin daha fazla yayılmasını engellemek için bilim insanı kisvesindeki sahtekârlara her türlü desteği vermişlerdir. Bir önceki bölümde de altını çizdiğimiz gibi, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın “Sırf Tarihsel Maddeciliği şu veya bu yandan çürütmek kaygısıyla Haçlılar Seferine çıkmış aylıklı askerler” şeklinde nitelendirdiği bu aydın bozuntuları, Komünist Manifesto’da belirtildiği üzere Modern Toplumda iki temel sosyal sınıfın bulunduğu gerçekliğini çarpıtmak için her türlü yola başvurmuşlardır. Bu sahte bilim insanlarının bu yöndeki çabaları bugün de tüm hızıyla sürmektedir.

Şimdi bu şarlatan burjuva teorisyenlerini ve ortaya attıkları ipe sapa gelmez toplum çözümlemelerini tarihsel sıraya göre ele almaya çalışalım.

Sosyolog Kisvesine Bürünmüş
Bir CIA Ajanı:
Daniel Bell

 Karşınızda “Post-Endüstriyel Toplum Teorisi” (The Theory of Post-Industrial Society) zırvasının en ünlü temsilcisi Daniel Bell

1919’da ABD’de Yahudi göçmeni bir ailede dünyaya gelen Bell, emperyalistlerin güdümündeki birçok kaynakta ABD’nin en önemli sosyologlarından biri olarak kabul edilmektedir. Yaşamı bir bütün olarak incelendiğinde, sosyolog maskesi takmış bu şarlatanın, Soğuk Savaş Döneminin azılı antikomünistlerinden biri olduğu rahatlıkla görülmektedir. Troçkizmin halk düşmanı yüzünü bilmeyen kimilerine şaşırtıcı gelebilir ama Bell, gençliğinde Troçkist çevrelerin içinde yer almıştır. Bize göre bu, son derece doğal bir durumdur çünkü Troçkizm, her dönemde Finans-Kapitalin hizmetinde olmuştur. İşin bu yönünü geçelim…

Bell’in sınangılı bir CIA ajanı olduğu soyut bir itham ya da iddia değildir. Daniel Bell, 1953-1957 yılları arasında ABD Emperyalist Haydut Devletinin en etkili Soğuk Savaş araçlarından biri olan “Kültürel Özgürlük Kongresi”nin (Congress for Cultural Freedom – CCF) Amerikan Komitesi’nin yürütme kurulu üyeliğini yapmıştır. Örgütün dergisi olan “Encounter” adlı meşhur CIA dergisine yazılar yazmaktan da geri durmamıştır tabiî.

Peki, bu sözüm ona Kültürel Özgürlük Kongresi’nin misyonu neydi?

CIA’nın satın alınma potansiyelini yüksek gördüğü sözde sanatçıları, yazarçizerleri, sol görünümlü entel dantelleri bir araya getirmek üzere 1950’de kurduğu bir örgüt olan CCF’nin temel amacı, Sosyalizmin ideolojik anlamda dünya halkları tarafından daha fazla benimsenmesinin önüne set çekmekti. Bir anlamda ABD Emperyalizminin Kültür Bakanlığı gibi çalışan örgütün en önemli hedeflerinden biri de kapitalizmin sömürü ve soygun düzenini içselleştirmiş Amerikan kültürünü dünya halklarına şirin göstermek, Sovyetler Birliği’ni ise öcüleştirmekti. Özellikle McCarthy döneminde ABD Halkını terörize etmek için kullanılan ve “Yataklarınızın altından bile Komünistler çıkabilir” anlamına gelen meşhur “Reds under the beds” deyimi ilk kez CCF’nin kuruluş kongresinde, Amerikalı “sendikacı” David Dubinsky tarafından dillendirildi:

“We are here because we know there are reds under the beds in every country of the free world.” (Her özgür ülkedeki yatakların altında komünistler olduğunu biliyoruz, işte bu yüzden buradayız.)

Sendikacı görünümündeki ajan Dubinsky’nin “özgür dünya”dan kast ettiği şey; tam olarak ABD Emperyalist Haydudunun kendi düzenini tesis edeceği, bugün olduğu gibi elini kolunu sallayarak ülkeleri paramparça edeceği, milyonlarca insanı katledeceği bir dünyaydı elbette. CCF, işte böyle bir dünya yaratabilmek için sol görünümlü kültürel zehirlerini dünyanın dört bir köşesine saçmayı hedefliyordu. Örgütün amiral gemisi, yukarıda andığımız Londra merkezli Encounter dergisiydi. Emperyalist Haydutlar aynı amaçla Fransa’da Preuves, İtalya’da Tempo Presente, Avusturya’da Forum, Avustralya’da Quadrant, Japonya’da Jiyu, Latin Amerika’da ise Cuadernos ve Mundo Nuevo adlı dergileri yayımlıyordu.

Post-Endüstriyel Toplum zırvasının teorisyeni Daniel Bell, işte böylesine antikomünist, halk düşmanı ve gerici ilişkiler ağının tam göbeğindeydi. Bell’in CIA güdümündeki bir şarlatan olduğu gerçekliği, 1967’de New York Times gazetesi ve Ramparts dergisinin, CCF’nin CIA tarafından kurulup finanse edildiğini belgeleriyle ortaya koyması üzerine tescillendi. Bell, bu belgeler ortaya konduktan sonra; “öğrendiğimde şoke oldum”, dese de CIA’ya hizmet ettiğini adı gibi biliyordu ve bu aşağılık işi gönüllü (ve tabiî ki maaşlı) bir şekilde yapıyordu.

Post-Endüstriyel Toplum
Zırvasının Temel Tezleri

CIA ajanı olduğu belgelerle ortaya çıkan, emperyalizmin aylıklı sosyolog bozuntusu Bell; Sovyetler Birliği’nin sadece ekonomik ve siyasi anlamda değil, ideolojik anlamda da hızla zayıflamaya başladığı bir ortamda kendisine at koşturacak alanı ne yazık ki fazlasıyla buldu. ABD-AB Emperyalistleri ve onların hizmetkârı olan bilim insanı maskesi takmış şarlatanlar için görev belliydi: İnsanları sosyal sınıflar gerçekliğinin ve bu sınıflar arasındaki savaşımın artık ortadan kalkmış olduğuna ikna etmek; böylece başta İşçi Sınıfı olmak üzere ezilen tüm toplumsal kesimlerin Mali Sermayeye yani Lenin Usta’nın deyişiyle Finans-Kapitale karşı örgütlü mücadele vermesinin gereksiz hale geldiğini kanıtlamak.

Bell, 1973 yılında bu amaçla “Sanayi-Sonrası Toplumun Gelişi” (The Coming of Post-Industrial Society) başlıklı bir kitap yazdı. Demagojiyi bir ikna yöntemi olarak kullanan Bell’in 620 sayfalık kitabında, Modern Toplumun iki temel sınıftan yani İşçi Sınıfı ve Tekelci Burjuvaziden oluştuğu gerçekliği basamak basamak, eskilerin deyişiyle “hinoğluhince” reddedilir. Sol çevreleri de kendi zırvalarına ikna etmek için çaba harcayan Bell, Marksizm-Leninizme doğrudan, sert bir üslupla saldırmaz. Yöntem olarak daha yumuşak bir üslup kullanmayı tercih eder.

Post-Endüstriyel Toplum zırvasının üreticileri Bell ve tayfasına göre “Sanayi Toplumu”nun yerini artık “Bilgi Toplumu” almıştır. Modern ekonomi artık “hizmet sektörü” tarafından domine edilmektedir. “İmalat”, artık üretim sürecinin belirleyeni değildir; “teorik bilgi” üretimin esas unsuru haline gelmiştir. Bell’in yukarıda andığımız kitabından buna yönelik özet bir pasaj aktaralım:

“Toplumsal yapıda yaşanan temel değişim, ekonominin artık maddi üretimden çok hizmetlere dayanır hale gelmesidir. Sanayi toplumunda belirleyici unsur makineler, fabrikalar ve fiziksel üretim iken; yeni dönemde belirleyici olan bilgi üretimi, araştırma ve teknik hizmetlerdir. Ekonomik büyümeyi sağlayan şey artık fabrikalardaki üretim süreci değil, bu süreçleri tasarlayan, planlayan ve bilgiye dayalı kararlar veren uzmanlık alanlarıdır.” (Daniel Bell, The Coming of Post-Industrial Society, A Venture in Social Forecasting, Basic Books, New York, s. 13.)

Peki, Bell bu öncüllerden hangi sonuçlara varır?

Asla ulaşılamayacak sonuçlara…

Bell, demagojide o denli ustadır ki teknolojinin gelişmesiyle üretim sürecinde önemi artan, ancak sosyal sınıfların niteliğinde en ufak bir değişim yaratmayan gelişmeleri, sanki toplumsal düzeni yerle bir eden, yeni bir toplumun inşasını sağlayan unsurlarmış gibi ele alır. Hızını alamayan Bell, “uzmanlar sınıfı” dediği, genellikle “Beyaz Yakalılar” olarak bilinen eğitimli çalışanları, yani Kafa Emekçilerini, toplumsal yapının lokomotifi haline getirir. Yani Bell’e göre İşçi Sınıfının yerini bu ne idüğü belirsiz “uzmanlar sınıfı” almıştır.

Daniel Bell, asıl hedefine doğru yaklaşırken toplumdaki sınıf yapısını da kendince “derin” bir şekilde “dönüştürmektedir.” İşte kitabından bir pasaj daha:

“Sanayi toplumunda işçi sınıfı üretimin merkezinde yer alırken, post-endüstriyel toplumda bilgiye dayalı uzmanlık gerektiren meslekler belirleyici hale gelmektedir. Ekonomik ve toplumsal kararları şekillendirenler artık mühendisler, analistler, planlamacılar ve bilim insanlarıdır. Bu durum sınıf yapısını derinden dönüştürmektedir; çünkü üretim sürecinin ağırlık merkezi kol emeğinden zihinsel emeğe kaymaktadır.” (age, s. 25)

Gördüğümüz gibi Bell, en genel anlamdaki gerçek toplumsal bölünmeyi gözlerden ırak tutabilmek için atmadık takla bırakmıyor. Örneğin bütün toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulunduran bir avuç Finans-Kapitalistle işgücünü (ki zihinsel işgücü de buna dahildir) satarak yaşamlarını sürdüren geniş emekçi yığınlar arasındaki temel ayrımdan ve uzlaşmaz çelişkiden asla söz etmiyor. Ona göre, kendi ifadesiyle “sınıf yapısını derinden dönüştüren” etken, “üretim sürecinin ağırlık merkezinin kol emeğinden zihinsel emeğe kayması”dır. Yani absürdlüğün zirvelerine tırmanan bu şarlatan, kol emeğiyle kafa emeği (ki doğrusu kol işgücüyle kafa işgücüdür ama yerleşik kullanım bu şekilde olduğu için biz de bu şekilde kullanalım) arasındaki ayrımı, sanki yeni ortaya çıkmış olan ve “sınıf yapısını derinden dönüştüren” bir ayrımmış gibi yutturmaya çalışıyor.

CIA ajanının ortaya koyduğu tezin üzerindeki peçeyi biraz daha kaldırdığımızda, aslında şu sonuca vardığını, daha doğrusu okuyucuların bu sonuca varmalarını sağlamaya çalıştığını rahatlıkla görebiliyoruz:

Mademki toplum artık sanayi üretimine değil, bilgiye, teorik uzmanlığa ve hizmet sektörüne dayanıyor; o halde artık Proletarya diye bir sınıfın varlığından söz edilebilse bile toplumdaki başat rolünden söz edilemez. Mademki Proletarya ortadan kalkmak üzeredir, o zaman Marksizm-Leninizmin sınıf savaşımları olarak ortaya koyduğu mücadele, bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır…

Emperyalizmin Bell eliyle ortaya koydurduğu bu tezler, emek-sermaye çelişkisinin ortadan kalktığını iddia eden bütün tezler gibi gericidir. Bu tür tezler, burjuva ideolojisinin tipik yansımalarından başka bir şey değildir.

Dikkat edersek Bell; üretim sürecine etki eden (ve “Teknik Üretici Güç” kapsamında değerlendirebileceğimiz) teknoloji, bilgi, araştırma-geliştirme, planlama vs. değişkenleri, kapitalist üretim yordamının artıdeğer sömürüsüne dayanan niteliğini değiştiren unsurlar gibi gösterme gayreti içindedir. Bu değişkenler elbette ki çok önemlidir. Hele yapay zekâ vb. teknolojilerin kullanıldığı günümüzde, Bell’in kitabını kaleme aldığı 1970’li yıllarla kıyaslandığında çok daha fazla önem taşımaktadır. Ancak bu değişkenlerin hiçbiri üretim sürecinde, sosyal sınıfların konumlanışında bir altüstlük yaratacak denli asli unsurlar değildir. Bell’in anlattığı masallar, Kapitalizmin yeni bir evresini de işaret etmemektedir. Dünya çapında düşünüldüğünde Uluslararası Finans-Kapitalistler; kendi kârlarını daha da artırmak, daha kısa sürede daha fazla meta ve hizmet üretimi yapabilmek ve emekçiler üzerindeki artıdeğer sömürüsünü daha da yoğunlaştırmak için bilimi, teknolojiyi elbette geliştirecekler, bilgiye erişim ve bilginin etkin kullanımı için elbette yatırım yapacaklardır. Mali Sermayeyi elinde bulunduran bir avuç kodaman zümre, tüm bunları daha fazla sömürü, talan, kâr uğruna yapmaktadır.

Kafa Emeği
Kol Emeği Ayrımı

Bell, bir de mal bulmuş Mağribi gibi “kafa emeği-kol emeği” ayrımını göze batırıyor, dikkat edersek. Oysa Marksizm için bu yeni bir şey değildir. Bilindiği gibi, Marks’a göre kafa emeği-kol emeği ayrımı doğal ya da ebedi bir niteliğe sahip değildir. Bu ayrım sadece Tarihsel ve Toplumsal üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Marks Usta’nın altını çizdiği gibi işbölümü geliştikçe, üretim süreci zihinsel ve fiziksel yeteneklere göre bölünür. Yani kimi emekçiler tamamen fiziksel güce dayalı işler yaparken kimileri zihin gücüne dayalı işler yapmaya başlarlar. Bir başka deyişle meta üretimini doğrudan yapanlarla üretim sürecini planlayanlar arasındaki ayrım, Marks’ın hem Grundrisse’de, hem de Kapital’de belirttiği üzere; “sermaye tarafından yaratılır ve sermaye var oldukça ortadan kalkmaz.” Dolayısıyla bu ayrım, kapitalizme özgü bir çarpıklıktan başka bir şey değildir.

Marks Usta, kafa emeği-kol emeği ayrımının ortaya çıkış sürecini özetçe şöyle anlatır:

  1. a) Manüfaktür dönemi (erken kapitalizm): İşbölümü gelişir, ustalık bölünür, işçi parçalanmış işin taşıyıcısına dönüşür. Bu süreçte yönetim ve planlama ayrı bir pozisyona yükselir.
  2. b) Makineleşme dönemi: Makineleşmeyle kol emeği daha da mekanikleştirilir. “İşçi, makinenin bir eklentisi haline gelir.” İşte tüm bu gelişim sürecinde Mühendis, Planlamacı, Teknik Uzman, Yönetici gibi “Kafa Emekçileri” kategorileri, kapitalist üretimin özel bir üst katmanı haline gelir. Ve kaçınılmaz olarak Kafa Emekçileri ile Kol Emekçileri arasına sosyal anlamda bir mesafe girer. Bir başka deyişle Kafa Emekçileri, esasında aynı sınıfa mensup oldukları Kol Emekçilerinden uzaklaşarak Parababaları düzenine ruhça daha fazla yaklaşır.

Bilimsel Sosyalizmin Ölümsüz Kurucusu Marks Usta’ya göre kafa emeğiyle kol emeği arasındaki ayrım sorunludur çünkü ona göre insanın gelişimini tam anlamıyla sağlayabilmesi için zihinsel ve fiziksel etkinliğin birliğinin sağlanması gerekir. Zaten komünist toplum düzeni de “İnsanların hem zihinsel hem fiziksel yeteneklerini bütünlüklü biçimde geliştirebildiği bir üretim biçimidir.” Kısacası Sermayenin ve kapitalist üretim yordamının yarattığı kafa emeği-kol emeği ayrımı, aşılması gereken, kapitalizmin çarpıklığından kaynaklanan bir ayrımdır. İşte bu yüzden Lenin Usta da “Devlet ve Devrim”, “Halkın Dostları Kimlerdir?” gibi eserlerinde ısrarla kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kaldırılması gerektiğini savunur.

Bu noktayla ilgili asla akıldan çıkarılmaması gereken gerçeklik ise şudur: Kapitalist üretim yordamında Kol Emekçileri gibi Kafa Emekçileri de doğrudan sermayenin tahakkümü altındadır. Onlar da artıdeğer sömürüsüne tabi tutulurlar. Onlar da ücretli kölelik düzeninin çarkları arasında ezilirler. Onlar da toplumsal üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip değildirler. Kısacası Kafa Emekçileri ve Kol Emekçileri, durumları ve çıkarları bakımından aynı sınıfa mensupturlar.

İşte CIA ajanı Bell, Marks Usta’nın 150 yıl önce yaptığı bu tespit ve çözümlemeleri hiçe sayarak bilim ve teknolojinin gelişmesiyle Kafa Emekçilerinin nicelikçe artmasını; yeni bir toplumsal düzen, kapitalizmin evrimleşmesi olarak yutturmaya çalışmaktadır. Ve bu tutumuyla zihin faaliyetine dayanan işgücünü işverene satan emekçileri İşçi Sınıfının tamamen dışındaymış gibi gösterme çabası içindedir. Yani bu Kafa Emekçilerinin de aslında günbegün proleterleştiği gerçekliğinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Ve bu Emekçileri “Yeni Orta Sınıf” gibi ucube bir kategoriye yerleştirir.

Okuyucularımızı daha fazla yormamak için bu bölümü burada noktalayalım ve “Orta Sınıf” kavramının yanı sıra CIA ajanı Bell’in bilim dışı zırvalarına önümüzdeki sayıda devam edelim.

09 Aralık 2025

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.