Sınıflı Toplumdur eşitsizliklerin, adaletsizliklerin kaynağı

03.07.2017
A+
A-

30 Haziran tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 1’inci sayfasında  iki haber var.

Meltem Özgenç imzalı birinci haber şu:

“8.6 milyon kişiye ruhsal muayene

“Bağlık Bakanlığı verilerine göre 2016 yılında 8 milyon 656 bin 513 kişi ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle muayene oldu. 2011-2016 yılları arasında antidepresan kullanımı da yüzde 25.6 arttı.”

Oya Armutlu imzalı ikinci haber de şöyle:

“Boşanmalar 10 yılda % 82 arttı

“Adli istatistiklere göre son 10 yılda boşanma davaları yüzde 82 arttı. İstanbul’daki hukuk davalarının yüzde 62.3’ü boşanma davası oldu.” (http://www.hurriyet.com.tr/psikolojimiz-giderek-bozuluyor-40505010)

Bu istatistikler, bu rakamlar neyi gösteriyor?

Ülke olarak psikolojimizin yani ruh sağlığımızın ve aynı zamanda toplumsal sağlığımızın giderek bozulduğunu… Zaten sağlık; beden ve toplumsal sağlık olmak üzere iki temel öğeden, bileşenden oluşur.

Üstelik bu rakamlar, istatistiklere girmiş olanlar. Yani kayıt altına alınmış olunanlar. Ya hastanelere gitmeyen/gidemeyenlerin sayısı ne?..

İşte bunu da düşündüğümüzde rakamların çok daha ürkütücü, korkutucu boyutta olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkar.

Antidepresan kullanımı da sürekli olarak artıyor ülkemizde. Hatta Gazetemizin 109’uncu sayısında da Prof. Osman Müftüoğlu’ndan aktardığımız gibi; Depresyon hapı kullanımında Avrupa şampiyonuyuz. Her 10 vatandaşımızdan biri depresyonda yine istatistiklere göre.

Sadece depresyon hapı kullanımında mı şampiyonuz?

Hayır.

“Mesela kalp-damar hastalıkları söz konusu olduğunda Avrupa şampiyonuyuz.” (agy)

Ya çocuk ölümleri?

“Çocuk ölümleri meselesinde de iyi bir noktada olduğumuzu söylemek çok zor.” (agy)

Peki somut durum ne?

“Türkiye Avrupa Birliği Ülkelerine açık ara fark attı

“Çok doğurup çok ölüyoruz

“AB ülkelerinde bebekölüm hızı binde 3.6’da kalırken Türkiye’de bu oran binde 10. Doğurganlık hızında ise Türkiye yüzde 2.1’lik seviyeyle, yüzde 1.57 olan AB ülkeleri ortalamasının oldukça üzerinde.” (Sözcü, 26 Haziran 2017)

Yine 2016 yılı Adli İstatistiğine göre; “Tüketici davalarında önceki yıldan devren gelen yüzde 414, yıl içinde açılan yüzde 762 ve bozularak gelen dava sayısında yüzde 162 oranında artış görül”müş. (http://www.hurriyet.com.tr/psikolojimiz-giderek-bozuluyor-40505010)

Yani insanlar aldıkları ürünler bozuk çıktığı, kısa sürede bozulduğu vb. nedenlerle hakkını aramak için Tüketici Mahkemelerine başvurmuş. Ama bu süre içinde de ne gibi sıkıntılar yaşadığımızı hepimiz başımıza geldiği için çok yakından biliyoruz. Bir de yine bunlar başvuranlar. Ya “Allah belanızı versin” diyerek mahkemelere başvurmayanlar?

Sanırız bunu sayamayız…

Ruh sağlığımızı bozan etkenler nelerdir diye kısaca bir baktığımızda toplumun neredeyse bütün alanlarında eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, yoklukların, yoksullukların bunun yanında da vurgunların, talanların, yağmaların olduğunu görüyoruz.

15 Şubat tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber vardı, Avrupa’nın en kirli büyükşehirleri ve şehirleriyle ilgili olarak. Haber şöyleydi:

“Avrupa’nın en kirli 10 şehrinden 8’i Türkiye’de

“Dünya Sağlık Örgütü’nün (WH0) verileri, Avrupa’da havası en kirli 10 kentten 8’inin Türkiye’de olduğunu ortaya koydu.

“İngiliz Guardian gazetesinin WHO’nun çapı 2.5 mikron ve altında olan partikül madde hesabına dayanarak hazırladığı habere göre, Avrupa’da havası en kirli olan şehir Makedonya’daki Tetevo, ikinci sırada Bartın ve üçüncü sırada Hakkâri yer alıyor. Bu şehirleri Gaziantep, Siirt, Afyon, Karaman, Iğdır ve Isparta izliyor. Listenin 10’uncu sırasında Bosna Hersek’e bağlı Tuzla var.” (http://www.hurriyet.com.tr/avrupanin-en-kirli-10-sehrinden-8i-turkiyede-40366066)

Havası böylesine kirli bir ülkede, o zararlı kimyasal partiküllerin insan sağlığına yaptığı etkiler bilinen şeylerdir. Solunum, yetmezliği, kalp hastalıkları, kanser vb. Ayrıca bu örneklerde olduğu gibi dolaylı yoldan da etkileri olur. Yani ruh sağlığımızı ve toplumsal sağlığımızın bozulmasında etkili olur. O etkiler bir de işte kendilerini bu örneklerde olduğu gibi gösterirler dolaylı yollardan.

Yine Gazetemizin önceki sayılarında yayımladığımız bir makalede söz ettiğimiz gibi; OECD'nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) “Öğrenci Ferahı” araştırmasının sonuçlarına göre, 72 ülkeden 540 bin öğrencinin katıldığı çalışmaya göre, en mutsuz öğrenciler Türkiye'de.”

Yani ülkemiz “Mutsuz çocuklar ülkesi.”

Ya büyüklerimiz?

Onların durumu da yukarıda aktardıklarımız…

Boşanma oranı bu kadar yükselmişse bir ülkede, o ülkedeki çocukların mutlu olmalarına imkan var mı?

Parçalanmış bir ailede yaşayan çocuğun ruh sağlığının sağlam olmasının imkanı var mı?

Yok elbette. Olamaz da zaten.

Üstelik de dediğimiz gibi eşitsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede?

Bakın size bir haber: Bir hamburger, sadece bir hamburgerin fiyatı ne kadar biliyor musunuz kimi yerlerde?

220 TL!

Yanlış okumadınız; 220 TL.

Ya bir dilim karpuz kaç para? Evet, yanlış okumadınız; bir dilim karpuz?

40 TL!

Ve ülkemizde, yine “Çocukların yarısı hayal kurmuyor”sa, kuramıyorsa; “Yetişkinlerde hayal kuranların oranı sadece yüzde 14”se; “Ve maalesef kurulan hayallerin önemli bir kısmı bir mesleğe sahip olma hayali” ise, böyle bir toplumun ruh sağlığının yerinde olması mümkün mü?

Mümkün değil elbette.

Ya ruh sağlığımızı emanet ettiğimiz doktorlarımızın, bizleri tedavi edecek doktorlarımızın ruh durumu nasıl? İsterseniz bir de ona bakalım. Hürriyet Gazetesi’nden Mesude Erşan’ın 30 Haziran tarihli yani 2 gün önceki haberi şöyle:

“Doktorlar kalp cerrahı olmaktan kaçıyor

“Son 10 yılda Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda ilk 100’e giren doktorlar kalp ve damar, beyin, doğum gibi yüksek riskli cerrahi branşları tercih etmiyor. Türk Kalp Damar Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Rüçhan Akar, “Yakın gelecekte kompleks kalp cerrahisi yapabilecek kalp ve damar cerrahı bulunamayabilir” diyor.”

Niye böyleymiş peki?

“(…) Türk Kalp Damar Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Rüçhan Akar, düşük gelir, adaletsiz performans dağılımı, yoğun nöbetler, yüksek riskli hastaların bakımı, malpraktis korkusu ve hekime şiddet olaylarının bu tercihlerde etkili olduğu görüşünde.

“PERFORMANS SİSTEMİ HAKSIZLIK YARATIYOR

“Uzman hekimlere göre Sağlık Bakanlığı’nın hastaneleri ile üniversite hastanelerinde uygulanan performans sistemi cerrahi branşlar, özellikle de kalp cerrahisinde çalışan hekimlere yönelik ciddi haksızlıklar yaratıyor. (…)

“Cerrah düşük riskli bir hasta için dahi, operasyon öncesi dahil ortalama 9-10 gün mesai harcıyor. Kaldı ki kalp cerrahisi ameliyatları birden fazla cerrah, perfüzyonist ve anestezistten oluşan bir ekiple yapılıyor. Biz ay boyunca her gün açık kalp ameliyatı yapsak dahi hastane performans ortalamasını geçemiyoruz. Üstelik kalp cerrahisi dışındaki özellikle dahili branşlar mesai sonrası çalışabiliyor ve ek performans ödemesi alabiliyor.”

“(…)

“İLAVE ÜCRET ALINAMAYACAKLAR LİSTESİNDE

“Kalp ve damar cerrahisi işlemleri SUT’un ilave ücret alınamayacaklar listesinde yer alıyor. Prof. Dr. Akar, “Artık ülkemizde sadece özel hastanelerin hizmet verdiği hiçbir il kalmadı. Her ilimizde Sağlık Bakanlığı’nın veya üniversite hastanesi açıldı. Dolayısıyla günümüzde halen ‘ilave ücret alınamayacak sağlık hizmetleri’ listesinde kalp ve damar cerrahisinin tek başına kalması branşlar arasında eşitlik ilkesini bozuyor ve hekimlerin çalışma barışını etkiliyor” diyor.”

Oysa istatistiklere göre; “(…) Baypas ameliyatları, damar hastalıklarının en önemli tedavisi olarak kalacak. Daha önce stent konulmuş ve stenti tıkanmış hastalara yapılan ameliyatların yine toplam kalp ve damar cerrahisindeki oranı artacak. Yine daha önce baypas ameliyatı yapılmış, damarları tekrar tıkanmış hastalar da insan ömrü uzadıkça ikinci hatta üçüncü kez ameliyata ihtiyaç duyabilecek” dedi.” (http://www.hurriyet.com.tr/doktorlar-kalp-cerrahi-olmaktan-kaciyor-40503838)

İşte doktorlarımızın durumu da bu. Biz bir branştan örnek vermiş olduk. Ya diğer branşlar?

İnanın onlar da bundan daha kötü.

Nasıl iyi olabilir ki bu ülkede?

Bir gece yarısı yayımlanan bir KHK ile görevden ihraç edilebilir, mesleğiniz elinizden alınabilir. Görev başında her an şiddete uğrayabilirsiniz. Aldığınız ücret, yaptığınız işin kalitesiyle değil sayısıyla yani performans denilen sistemle ölçülürse nasıl ruh sağlığı iyi bir doktor olabilirsiniz?

Olamazsınız. Ve olamıyorlar da yukarıdaki bir tek örnekte de gördüğümüz gibi.

Ya İşçi Sınıfımız? Ya Köylülerimiz? Ye Esnaflarımız? Ya Gençliğimiz? Hangi birini sayalım…

Niye böyle oluyor?

Çünkü ülkemiz sınıflı bir toplum. Toplumumuz; Ezenler ve Ezilenler, Sömürenler ve Sömürülenler biçiminde sınıflara bölünmüş durumda. Ve bu bölünmede, bir avuç Modern yerli Parababası ve yine bir avuç Antika Tefeci-Bezirgan Sermaye Sınıfı temsilcisi, ülkenin yeraltı ve yerüstü servetlerini yabancılarla birlikte paylaşıyor.

Tabiî bu paylaşımda da en büyük payı yabancı, Uluslararası Finans-Kapitalist haydutlar alıyor. Çünkü onlar ülkemizin sanayisinin, tarımının, doğal kaynaklarının neredeyse tamamını ele geçirmiş durumdadırlar. O yüzden bu yağma ve talan paylaşımında aslan payı onların oluyor.

 Üretilen toplam değerin neredeyse yüzde 80-90’ını kendi kasasına götürüp gidiyorlar bunlar yerlisi, yabancısıyla. Eşitsizlik dolayısıyla Adaletsizlik had safhaya çıkıyor böylece. Televizyonlarda izletilen dizilerdeki hayatı kendi gerçek hayatında bulamayan, göremeyen insanlarımız, büyük bir bocalama içine giriyor. Anlamlandıramıyor bu durumu. Ve bunalıyor. Bunalıma giriyor.

Bu konuyla ilgili başka birçok şey söylenebilir ama temel neden, ana neden budur. Sınıflı toplumdur. Diğerleri bu bölünmenin, bu eşitsizliğin sonuçlarıdır.

Dolayısıyla görevimiz, bu eşitsizliği, bu adaletsizliği ortadan kaldırmaktır. Sınıflı Toplumu, Sınıfsız Topluma dönüştürme görevidir. Bunun için mücadele etmek görevidir. İnsanlarımızın ruh sağlıklarını ancak böyle koruyabilir, geliştirebilir, mutlu insanlar ülkesinde yaşayanlar haline getirebiliriz. Bu görevi de mutlaka başaracağız.