Soygun mekanizmasını anlamak için Vakıf’a Vâkıf olmak gerek

13.06.2022
A+
A-

Mustafa Şahbaz

 

Vakıf yoluyla vurgun, yalnızca günümüzün bir hastalığı değildir.

Denilebilir ki, Osmanlı’yı batıran sebeplerin en önde gelenlerinden biri de bu vakıf vurgunculuğudur.

Osmanlı’da başlangıçta (Dirlik Düzeninde), Toprak Mirî Mal’dır, Beytülmâl-i Müslümîndir. Yani tüm Müslümanların ortak mülküdür. Bu mülkü, Allah (Kamu) adına yönetmek de Padişah’ın görevidir. Osmanlı yozlaştıkça Padişahın yönetme yetkisi, giderek tüm miri toprakların Padişahın özel mülkü olarak anlaşılmasına evrilmiştir. Detayları, Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” kitabının özelikle Üçüncü Cilt’inden okunabilir.

Biz kısa bir özetle Osmanlı’daki vakıf vurgununu belirtip günümüze gelmek istiyoruz:

Toprağın Ortak Mülkiyetten Özel Mülkiyete aşırılması, Osmanlı’nın dejenerasyonuna paralel olarak değişik biçimler alarak yürümüştür. Başlangıçta yukarıda değindiğimiz gibi, tüm topraklar kamunundur. Padişah, bu düzeni yürütmekle görevli en üst makamdan ibarettir. Fakat içine girilen Tefeci-Bezirgân düzen, bu durumun sürgit devam etmesine izin vermez. Ayrıntıları bir kenara bırakırsak, binbir “Hile-i Şeriye” ile kamu toprakları özel mülke dönüştürülür.

Pekiyi Hile-i Şeriye nedir?

Kubbealtı Lugatı’na göre Hile-i Şeriye: “İslâm hukukunda bir olaya hukukî çözüm bulmak için başvurulan çare (Hile kelimesi Arapçada ‘çare’ anlamına geldiğinden aslında ‘şeriata uyan, şeriat yönünden câiz olan çare’ manasındaki bu tabir, sonradan yanlış olarak ve kelimenin Türkçedeki manasına uyularak ‘dinî hükümlere aykırı bir işte kaçamak noktası bulma’ anlamına gelmeye başlamıştır).”

Bakmayın Kubbealtı Lugatı’nın yumuşatma çabalarına. İslam Tarihi boyunca yapılan şey, tam da; “dinî hükümlere aykırı bir işte kaçamak noktası bulma”ktan ibarettir.

İlahiyatçı Mustafa Öztürk’ün tanımlamasıyla ise Hile-i Şeriye: “Kanuna karşı bir tür kurnazlıkla işi kitabına uydurmak. Tabiri caizse, sözüm ona, Tanrı’yı kandırmak”tır.

Birilerinin “Nass, Nass” diyerek, Merkez Bankası’nın “Politika Faizi” dedikleri faiz oranını yüzde 14’te sabitlemesi, sanki Kur’an (Nass) yüzde 14’ün üstünü haram kılmış, onun altı helaldir demiş gibi davranması da tamı tamına bir Hile-i Şeriyedir. Kaldı ki “Kur Korumalı Mevduat (KKM)” dedikleri sistemle dolar ya da avro kurlarında meydana gelen artışları da “Politika Faizi”ne ekleyerek yıllık belki yüzde yüzleri aşan (çünkü dolar kurunun bir yıllık artışı yüzde yüzü bulmaktadır) faizler, halkın cebinden-hazineden bir avuç zengine pompalanıyor. Zat-ı muhtereme sorarsan Nass’ı uyguluyor. Hile-i Şeriye yapıyor. Tıpkı ataları Tefeci-Bezirgânlar gibi halkın alınterini kendi kasalarına aktarıyor.

Bilindiği gibi, özellikle şeriat uyguladığını söyleyen Arap ülkelerinden gelip Türkiye’ye şubeler açan ve faiz vermediğini, “kâr ortaklığı” uyguladıklarını söyleyen bankalar var. Şeksiz şüphesiz bir biçimde faiz ödeyen bu bankaların; “kâr dağıtıyoruz”, demeleri de bal gibi ya da zehir gibi Hile-i Şeriye’dir.

Görüldüğü gibi tüm bu uygulamalar “Nass”ın ruhuna Fatihadır…

Çünkü Ortaçağ’da bile binbir Hile-i Şeriye ile darmaduman edilen faiz konusundaki Nass’ın, hele de kapitalist düzende uygulanabilmesi mümkün değildir. Hz. Muhammed’in de çok doğru bir biçimde belirlediği gibi faiz, insanlığın başına Tefeci-Bezirgân Sermaye tarafından sarılmış bir beladır; ortadan kaldırılmalıdır. Bundan kurtulmanın tek yolu, Kamucul düzen olan Sosyalizm-Komünizmdir. Gerisi Hayyam’ın deyişiyle; “Bardağı ters çevir ama içindeki şarap dökülmesin”, demektir. Abesle iştigaldir.

Osmanlı’da vakıf olayına dönersek:

Dirlik Düzeninde üretici köylü, toprağın mülkiyetine sahip değildir. Yalnızca tasarruf (kullanım hakkı) vardır. Dolayısıyla çocuklarına miras olarak da bırakamaz. Fakat süreç içinde Tefeci-Bezirgân Sermaye, kitabına uydurarak ya da kısa söylemiyle Hile-i Şeriye ile kamu topraklarını özel mülke dönüştürür. Bunun bir biçimi “Temlik” yoluyla toprakların özel kişilere aktarılmasıdır. Zaten Temlik, “mülk olarak vermek” anlamına gelir.

Toprak, köylüye yalnızca “tasarruf (kullanım hakkı)” ile verilirken yani köylüye işlediği toprağı satma, miras olarak bırakma, hediye olarak verme vb. haklar tanınmazken,  “Mülkiyet yoluyla tasarruf” biçiminde yozlaştırılınca ne olur?

Toprak artık;

“Hiç kimseden izin almaya gerek kalmaksızın:

“1) Satılır, hediye, vakıf, rehin, vasiyet edilir;

“2) Ya da üzerine yapı, bağ, bahçe vb. yapılır” hale gelir.  Mülkiyet yoluyla tasarruf, bu hakların kullanılabildiği “toprağa sahip olmaktır.”

“Bu haklarıyla bir yeri birine vermeye ‘Temlik’ denir. Temlik: laik (gayrı dinî) şahıslara yapılır. Dinî şahıslara mülk edilen yer ‘Vakıf’ olur.” (Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, Üçüncü Cilt, Derleniş Yayınları, s. 101.)

Bunların içinde konumuzu ilgilendiren vakıf yoluyla kamu topraklarının aşırılması ise şöyle olmuştur:

“Rum vilayetini yazan Trabzon Sancağı Beyi Ömer, G: 977 (D: 1569) yılında tasarrufla mülkiyetin kargaşalığını yaka silkerek anlatır:

“Eski yüce defterlerde Müslüman ülkelerin arazisi… tasarruf edenle­rin mülkleri midir, değil midir; keşfedildiği ve bildirildiği gibi, reaya el­lerinde olan yerleri öşrüye [ondalıkla] satıp, mülkleriymiş gibi birbirine satıp ve bağışlayıp bazen de kendi anlayışlarına-kafalarına göre vakfedip kadılar ve hâkimler de gerçek duruma vakıf olmayıp [bilmeyip] kutsal şeriata aykırı satış ve bağışlama ve hacetleri ve vakfıyeleri vermekle iş­lerin düzenliliği ve halkın işleri ileri derecede bozulmasın…” vb.

“Bu satırlar, Kanunî Süleyman’dan yüz yıl sonra değil, o ölür ölmez (1566’da) yerine geçen Selim II zamanında kaleme alınıyor. Öyleyse, daha Kanunî zamanından beri, millet, Mirî Toprağı babasının malı gibi alıp satıyor; hatta öldükten sonra dahi dokunulmaz kılmak üzere vakıf bile ediyor… Kadılarla hâkimler de, “Şer-i Şerif” adına pekâlâ alım sa­tım senetleri ve vakfiyeler çıkararak, oldubittilere “mühr-ü müeyyed [devlet mühür]lerini nal gibi basıyorlarmış! (Hikmet Kıvılcımlı, agy., s. 80.)

Demek ki, kamunun soyulması öyle Osmanlı’nın Duraklama, Gerileme Dönemlerini beklememiştir. Tefeci-Bezirgân Sermaye, daha Osmanlı’nın “Muhteşem Yüzyıl”ında bile bu soygunu başarabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlayan “Kesim Düzeni”ne ve ayrıntılarına bu yazının çerçevesinde girmek gerekmiyor.

Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği gibi, Temlik Yoluyla Mülkiyet, kişilere aktarılan ve din dışı (laik) bir uygulamadır. Kamu topraklarını vakıf biçimine dönüştürmek ise dini kisve altında kamu malını özelleştirmektir. Hem de vakfedenin yalnızca kendisi için değil, çocukları ve torunları, torunlarının torunları için özel mülke dönüştürmektir. İlk bakışta adam, mal varlığını hayır işlerinde kullanmak üzere bağışlıyor (vakfediyor) gibi görünür. Bu aldatmacayı örten perde kaldırılınca çıplak hakikat ortaya çıkıverir.

Usta’nın anlatımıyla kazın ayağı şudur:

İhsan ve Temlikten sonra, topluluk topraklarını yutan bir büyük uçurum da Vakıflardır.

“Fakat, tahmin edileceği gibi ne ihsan, ne temlik, ne de Vakıf halk lehine bir fedakârlık değildir. Tam tersine çalışanlar aleyhine üst taba­kaya aslan payıdır.

“Devlet tarafından toplum topraklarının şahıslara geçirilmesinin bun­dan evvelki ihsan ve temlik şekilleri, genellikle laik arazi sahipliğine ve gitgide laik Derebeyliğe kapı açar. Vakıflar ise, önce dini arazi sahipliği­ne ve gitgide bizde bulunmadığı ileriye sürülen bir çeşit Manastır örgü­tüne, yani Din Derebeyliğine doğru giderler. Hıristiyanlığın Manastırına Müslümanlıkta Tekke adı verilmesi, olayları pek değiştiremez. Evet, görünüşte Vakıf da hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Fakat, bu sırf gö­rünüşten ibarettir. Gerçekte Vakıf, bütün toprakları Padişah emrine veren bir rejimde, en sağlam temelli kişisel mülkiyetten faydalanma şeklidir.

“İbni Haldun, daha kendi yüzyılında bile, Vakfın içyüzünü pekâlâ fark etmişti:

“Gerçekte, Türk Emirleri, soylarından gelenler için yani hü­kümdarlarının köleleri ya da azatlılarından başka bir şey olmayan torunları adına korkuyorlardı: İktidar tarafından gelecek sıkıntı­lardan ve zoralımlardan her zaman korkulabilir. Onlar da pek çok orta öğretim okulları, rahibeler yönetiminde kız okulları, manas­tırlar yaptılar ve bunları iyi gelir getiren dinî vakıflar (waqf) diye adlandırdılar. Ayrıca çocuklarının da bu kurumlardan yönetici ola­rak yararlanacaklarına karar verdiler. Onların niyetleri böyleydi, iyi bir edimde bulunmaktan başka, bir gün semeresini görmeyi de istiyorlardı. Sonuç olarak, ölü canların malları (waqf) ve bunların gelirleri çoğaldı.” (İbni Haldun, Mukaddime.)

“Yani, hedef, dünya malıydı. Her şeyin din kisvesine büründüğü o çağda, Tanrısal mülkten daha akıllıca garanti olamazdı.

“Osmanlı’da mesele daha başka türlü değildi. Biliyoruz, Padişahın fermanı önünde hiçbir kuvvet, hatta kişisel mülkiyet bile dayanamaz. En dokunulmaz bilinen Mirî Topraklar dahi, Padişah emriyle Temlik adı altında satılabilir. Sonra, bir Osmanlı âdeti var: Ölenin “Muhallefatı” (Bıraktığı Mülkü) on bin akçeden daha fazla ise Has Beytülmâli, on binden azsa Avam Beytülmâli hesabına zabtolunurdu.

“Sonra, herhangi şahsiyet, yaşarken milyoner olsa, çocuklarına hiç­bir şey bırakamayacak derecede boyuna müsadere tehdidi altındadır. Hâlbuki mülkiyet, kişinin bir şeye diriyken olduğu kadar, öldükten son­ra dahi sahip olması demektir.”

“Padişahın birkaç yüzlü müsadere kılıcı durmadan işler. Ona karşıysa hiçbir kuvvet duramaz.

“Nihayet, belki bir bakıma Padişah da haklı… Ve şimdikinden daha mantıksal sosyal bir geleneğe uymaktadır. Çünkü vaktiyle hasırı bu­lunmayanların (“İşte bütün servetim bu yüzük. İstanbul’a hizmete hazırım” diyenlerin – M. Şahbaz.), Devlet hizmetleriyle geçen hayatlarından sonra ölürken milyonlar (küpledikleri 300 milyar dolarları– M. Şahbaz.) bırakmaları, elbet alın teriyle yapılmış bir kazancı göstere­mez. Osmanlı rejimi, haklı (Mirî Toprağın niteliği ve sosyal adalet ba­kımından haklı) olarak, kişisel servet birikişleri karşısında gayet kaygı­sız bir müsaderecidir. Ölen, hiçbir faninin tek başına ve kendi emeğiy­le kazanamayacağı zenginliğe sahiptir. Bu zenginlik, Devlet ve rejim imkânları zorlanarak başkalarını soymakla elde edilmemiş midir? O başkalarından toplanmış mülk, asıl sahiplerine geri verilmese bile, aşı­randan pekâlâ alınabilirdi. Dinsizin hakkından imansız gelirdi. Padişah, her zaman: “Size veren, ben değil miyim?” Yahu, “Mülk zaten Allah’ın değil mi? Sizde ne arıyor?” diyebilirdi. Şer’an, kanunen, örfen, ahlâken bu emri kimse çürütemezdi.

“İşte; Vakıf, önce Padişahın bu hudutsuz müsadere yetkisine karşı zaman ruhunca en dayanıklı zırhtır. Fakat, Vakıfların daha büyük ve temelli sebebi sırf Padişahın kişisel zılgıtı değildir. Çünkü, düşünürsek, esasen Padişahın kendisi bu kişisel zenginleşme çığırını ister istemez açmıştır. O, herkesten önce ve herkesten çok Mirî Malların aşırılmasın­da menfaatlidir. Padişah, oturduğu tahtta sıkı tutunabilmek için, kendi adamlarını toplum içinde gönüllü ve kayrılmış bir zenginliğe kavuştur­mak zorundadır. “Kökü içeride” sözü boş lâf değildir. Fatihlerin “içeri­de kökleşme”leri, sosyal servet kaynaklarını kendi sınıfları ölçüsünde ellerine geçirmeleriyle olur.” (Hikmet Kıvılcımlı, agy., 115-117.)

Tayyipgiller’in, tüm avanelerini; “toplum içinde gönüllü ve kayrılmış bir zenginliğe kavuşturma”ları, yemlemeleri de Osmanlı Padişahının tutumuyla bire bir örtüşüyor gördüğümüz gibi.

Özetçe: Osmanlı’da hiçbir mülkün dokunulmazlığı yoktur. Padişah gerekli gördüğünde bu mülkleri müsadere (zor alım) yoluyla geri alabilir. İşte mallarını bu tehlikeden korumak ve miras bırakma hakkı bile bulunmayan bu mallarını, çocuklarının ve torunlarının yararlanmasına verebilmek isteyen kişi bir vakıf kurar; bu mallar o vakfa bağışlanmış görünür. Vakfı yönetecek mütevelli heyeti de başta kendisi, kendi evlatları, hısım akrabası tarafından oluşturulur. Böylece güya Allah yolunda hayır hasenat işlerine bağışlanmış bu varlıklar, artık kutsanmış, Allah’a adanmış olur. Padişah bile artık bu varlıklara dokunamaz. Müsadere edemez. Böylece Tefeci-Bezirgân Hacıağa, kamudan aşırdığı varlıkları, dokunulamaz bir biçimde ilelebet yararlanmaları için zürriyetine sunmuş olur.

Hatta bu muhterem zatın bir türbesi bu vakfiyede bulunuyorsa halkımız saygıyla, huşu içinde bu kamu hırsızına dualar da eder.

 

“Yeni Osmanlı” özentileri Eski Osmanlılara rahmet okutur

Daha doğrusu Yeni Osmanlı olmaya özenen günümüz Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcisi siyasiler, vurgunda ve talanda Eski Osmanlı’daki Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcilerini katbekat sollarlar.

Osmanlı’da paşalar, beyler önce ellerine geçirdikleri yetkiyi kötüye kullanarak halkın alınterine, zor kullanarak, zulmederek el koyup bir servet biriktiriyorlar. Sonra da Padişah’ın bir fermanıyla el konulmasın diye bu küpledikleri servetlerini güya “vakf” ediyorlar. Yani görünüşte Allah rızası için, iyilikler-hayırlar yapmak için bu servetten kamu yararına feragat ediyorlar. İşin aslında ise bu kamudan aşırdıkları varlıkları her türlü kamusal müdahaleden kurtarıyorlar. Çünkü vakfa Padişah bile bir müdahalede bulunamaz, yukarıda H. Kıvılcımlı’dan yaptığımız aktarmalarda gördüğümüz gibi. Böylece de mallarının tekrar kamuya dönmesini engellemiş oluyorlar. Ayrıca kendileri mütevelli olarak vakfın gelirlerinden yararlandıkları gibi kendilerinden sonra çocuklarının mütevelli olmasını da sağlayarak bu servetlerini kendilerinden sonra gelecek nesillerine aktarıyorlar. Allah için vakfetme; dölleri için vakfetmeye dönüşüyor.

Fakat beyler, ağalar, paşalar bu servetleri biriktirirken Padişahın kılıcını her an enselerinde hissederek bu vurgunları yapmayı göze alıyorlar. Bir anlamda kelleyi koltuğa alarak kendilerine ve sülalelerine bir servet ve o serveti “Allah yoluna bağışlayarak” bir vakıf sağlıyorlar.

Devr-i Tayyip’te ise işler, Tefeci-Bezirgân Sermayenin evrimleşmiş, gelişmiş, Şeytanın kurnazlığının ötesine geçmiş yöntemler kullanılarak, emekçi insanlarımızın aklına hayaline sığmayacak mekanizmalarla gerçekleşiyor:

Şöyle ki:

Önce vurgunlar yapıp bir servet biriktirmek gibi uzun, dolambaçlı yollara gerek görülmüyor. Tayyip’in çocukları ve en yakınındaki avanesi, vurgunda kullanılmak üzere (yani vurgunun yapılabilmesi için) bir vakıf kuruyor. Bu beş kuruşu olmayan vakıf, hemen gün geçirilmeden Tayyip tarafından “Kamu Yararına Çalışan Dernek” statüsüne geçiriliyor. Böylece hem her türlü bağışı izin almadan toplama hem her türlü denetimin dışında kalma hem de vergiden muaf olma hakkına kavuşuyor bu vakıflar.

Sonra vurgun mekanizması çalışmaya başlıyor. Vakıftan uzanan hortumların, vakıftaki ucu, emme görevi yapıyor. Hortumların diğer ucu değişik yerlerden basma göreviyle görevlendiriyor. Bu hortumların uzandığı en belli başlı kurumlar, AKP’li belediyeler oluyor. AKP’li belediyeler bu vakıflara türlü yollar icat ederek (belediye binalarını, arsalarını bağışlamak, 49 yıllığına bedava niyetine kiralamak, bu vakıflarla kültürel faaliyet yürütme görüntüsü altında para pompalamak vb. vb. yöntemlerle) kaynak aktarıyorlar. Devletin ya da AKP’li belediyelerin ihaleleri, bu vakıflara yapılacak bağışlara bağlanıyor. İhaleyi almak isteyen önce bu vakıflara rüşvet (pardon hibe) yapmak zorunda bırakılıyor. Daha doğrusu bu rüşvet de ihale tutarına eklenerek, alan memnun veren memnun durumu yaratılıyor. Yani müteahhidin cebinden bir kuruş bile çıkmadan vakıf (Tayyipgiller) kamu kaynaklarıyla ihya ediliyor. Yine bilindiği gibi, kamu mallarının yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekilmesi karşılığında da bu vakıflara “bağış”, esasında rüşvet ödettiriliyor. Örnek:

Sevda Tepesi’nin imara açılması karşılığında Suudi Arabistan’dan gönderilen 99 milyon 990 bin 990 dolar tutarındaki para… Bu paranın, Suudi Arabistan Kralı tarafından alınan ve Sevda Tepesi olarak bilinen araziye imar izni verilmesi karşılığında gönderildiği açıktır. Kaldı ki bu para, aslında bizzat Bilal Erdoğan’ın kişisel hesabına gönderilmiştir. Yani Tayyip’e doğrudan (oğlunun aracılığıyla) yapılmıştır bu ödeme. O tarihte (2012’de) daha TÜRGEV diye bir vakıf da yoktur. Bu durum ortaya çıkınca bu para, Bilal’in hesabına yatırılmış rüşvet olmaktan çıkartılıp TÜRGEV’e bağışa dönüştürülmüştür. Yani bir cepten alınıp öbür cebe aktarılmıştır.

Halkımız; “Ha kel Hasan, ha Hasan kel”, der bu duruma…

Ya da bir başka deyişle önce minare çalınmış, kılıfı sonradan uydurulmuştur. Yani deyimdeki anlam bile aşılmıştır. Malum deyimin aslı: “Minareyi çalan kılıfını hazırlar”, biçimindedir. Yani deyimde, kılıf minareyi çalmadan önce hazırlanmaktadır. Burada ise sadece çalma vardır. Çalma ortaya çıkınca zorunluktan bir kılıf uydurulmak gerekmiştir.

Cümle arasında söylemiş olalım, bu saydığımız ve sayamadığımız binlerce yolsuzluğun her biri, Ortaçağ’da bile vezirler devirir, kelleler uçururdu. Ama Din Bezirgânlığı öylesine büyük bir afyon ki, Tayyipgiller hâlâ iktidarda… Tabiî şimdilik…

 

TURKEN Vakfı: Vurgun buzdağının görünen kısmı

Tayyipzade Bilal’in TURGEV’i ile çocuklara tecavüzle maruf (herkesçe bilinen) ENSAR vakfı bir araya gelip ABD’de bir vakıf kuruyor. Adlarının ilk hecelerinden oluşan TURKEN adını veriyorlar bu vakfa.

Tabiî söylemeye gerek yok: Vakfın yönetimi Tayyip’in çocuklarından ve akrabalarından oluşuyor.

Bu vakfın sözde amacı, ABD’de eğitim gören öğrencilere burs vermek, yurt yapmak.

Böyle bir vakıf, gerçekten bu amaçla kurulacak olsa kimlerle ve nasıl kurulmalıydı?

Mesela ABD’de yaşayan zengin Türkler para ve mal koyarak bu amaçla kullanılsın diyebilirlerdi. Çalıntı, kara para aklama yöntemi olmamak kaydıyla böyle bir Vakıf kursalar (olmaz ya haydi diyelim oldu) olumlu bir girişim olarak kabul edilebilirdi. Ama kurucular, bizzat Tayyip’ın çoluk çocuğu, akraba-i taallukatı. Ortaya koydukları bir mal varlığı da yok.

Ama bu vakfın ilk açığa çıkan para kaynağını, Ankara’nın Doğal Gaz dağıtımını üstlenen Başkent Gaz Şirketinin, Kızılay’ı da kullanarak, yaptığı bağışta gördük. Bu olay Tayyipgiller’de arın hayânın zerresinin olmadığının göstergesi olmuştu:

Belgeler ortaya çıkınca Kızılay Başkanı olacak kişi, 150 yılı aşkın geçmişi olan bu Türkiye’nin gözbebeği kurumunu, bu pis işe alet etmesini savunabilmişti. Başkent Gaz’ın Ankara’da doğal gaz dağıtım ihalesini alabilmek için verdiği rüşveti (onların dilinde bu bağıştır) bir de vergiden kaçırmasına, yani suç içinde suç işlemesine; “Buna vergiden kaçırma değil de vergiden kaçınma diyelim”, diyebilmiştir. İnsanın böyle bir söz edebilmesi için insanlığını, arını namusunu tertemiz etmiş olması gerekir. Tayyipgiller iktidarı, insanlarımızı işte bu denli insanlığından çıkarmıştır.

“Torunlar Holding’e ait Başkent Gaz firması, Kızılay’a şartlı 8 milyon dolar bağışlamış, paranın 75 bin doları Kızılay’da kalmak suretiyle, 7 milyon 725 bin doları, bağışçının talebi üzerine Ensar Vakfı’na aktarılmıştı.” (https://sendika.org/2020/01/baskent-gazdan-kizilaya-ondan-ensara-ondan-paranin-son-adresi-17-25-aralikin-ardindan-kurulan-turgev-ortakli-turken-vakfi-575853/)

Yani bağışın (siz rüşvetin diye okuyun) yüzde birinden azı (yüzde biri 80 bin dolar eder) Kızılay’a veriliyor, yüzde 99’undan fazlası Tayyipgiller’in vakfına gönderiliyor.

Bir de neymiş?

Bu vakıf New York kentinin hatta dünyanın en pahalı semti Manhattan’da 21 katlı yurt inşa ediyormuş. Hadi canım sen de…

Ve yeni belgeler ortaya saçıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarıyla gündeme oturan belgelere göre değişik zamanlarda bu vakfa Türkiye’den değişik zamanlarda 67 milyon dolar TÜRGEV ve ENSAR vakıfları üzerinden gönderilmiş. Yani Türkiye’den parayı başta Bilal Erdoğan olmak üzere Tayyipgiller göndermiş, Amerika’da ise yine başta Tayyip’in kızı Esra Albayrak olmak üzere yine Tayyipgiller almışlar… Ne âlâ memleket…

Son olarak bu miktar:

“TURKEN Vakfı’na aktarılan para 1.7 milyar lirayı aştı

“CHP’nin ABD Temsilcisi olan Yurter Özcan, TURKEN Vakfı’na yapılan para transferinin 102 milyon dolara ulaştığını öne sürdü. Özcan, ‘Bu kaynağın içinde son 2 yılda yapılan bağışlar yok’ dedi.” (cumhuriyet.com.tr, 08 Haziran 2022 Çarşamba)

Bu CHP’liler hep böyle çelebi olur; hâlâ “Bu kaynağın içinde son 2 yılda yapılan bağışlar yok”, diyor. Sanki bu giden paralar gerçekten bağışmış gibi…

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına “Bir Kaçış Planının Anatomisi” adını vermesi turnayı gözünden vuran bir tespittir. Ama yine genel başkanından sözcülerine kadar çelebi CHP’liler, bu tespitin üzerine gidemediler. Buza yazı yazma huylarından bir türlü vazgeçemiyorlar. Ya da kendilerine verilen izin kadar muhalefet ediyorlar. Çünkü muhalif geçinen burjuva-küçükburjuva çevrelerden kendilerine; “kaçış sözü fazla oldu”, “67 milyon hiç de büyük bir para değil”, gibi itirazlar geldi. Ve CHP bu itirazlara yenik düştü meşrebi gereği…

Elbette buzdağının görünen kısmıydı 67 milyon dolar. Buzdağının tamamını tam bilmesek bile yalnızca Tayyip’in servetinin 300 milyar dolar olduğu Abdüllatif Şener tarafından defalarca dile getirildi. Tayyip kendisi hakkında dava bile açamıyor.

Kaldı ki, bildiğimiz gibi; “1 milyon dolarlık şirket kurarak veya EB-5 yatırımcı programı kapsamında daha önce onaylanmış projelere en az 500 bin dolar ile başvuru yaparak ABD vatandaşı” olunabiliyor. (https://www.cnnturk.com/ekonomi/parayla-vatandaslik-veren-ulkeler?page=1)

Demek ki 67 milyon dolarla Tayyipgiller’den en az 67, en çok 134 kişi ABD vatandaşı olabilir. Bir başka deyişle bu kadar kişi ABD’ye, hem de vatandaşlık alarak, kaçabilir. Yine hatırlatalım: Bu buzdağının görünen kısmıdır. Kaldı ki, bu rakam bile bugün itibariyle 102 milyon dolara çıkmıştır.

 

Sonuç olarak:

Biz vakıflar yoluyla yapılan vurgunları kısa tarihçesiyle belirtmek istedik. Yoksa mafyatik bir suç örgütüne dönüşmüş olan Tayyipgiller’in vurgun yöntemlerine, hani Tayyip’in çok sevdiği söylemle, bizim hayallerimiz bile yetişemez, daha da doğrusu havsalamız almaz.

Mesela adamın biri Reza Zarrab’dan rüşvet alır. Cezaevine girmesi gerekirken Çekya’ya, Prag’a büyükelçi atanır. Egemen Bağış’tan söz ediyoruz. Acaba onun görevi de Çekya’ya gönderilen “Bağış”ları, gayet “Egemen”ce bir yerlerde, mesela banka kasalarında, satın alınmış evlerde depolamak olmasın!.. Bir de diplomatik dokunulmazlığı var hazretin. Her geliş gidişinde, hiçbir kayda geçirmeden, valizler dolusu dolar, avro mu taşıyor acaba bu rüşvet yediği tescilli büyükelçi?

Malum 17-25 Aralık 2013 tapelerinde dinlediğimiz gibi, Tayyip’in evindeki paraları Bilal, kan ter içinde kalmasına rağmen bir türlü sıfırlayamamıştı. Ve yine 17-25 Aralık gösterdi ki, Türkiye’deki cukkalar çok da güvenli bir biçimde saklanamıyor. Pekâlâ, ele geçebilir.

Öyleyse haram paraları güvence altına almak için niçin yalnız ABD ile yetinilsin. Çekya Mekya bu iş için kullanılamaz mı?

Görüldüğü gibi bizim hayalimiz ancak bu kadar fikir yürütmemize elveriyor. Ama Tefeci-Bezirgân Sermayenin vurgun yöntemlerine, bizim değil ulaşmak-akıl erdirmek, yanına bile yaklaşabilmemiz mümkün değildir.

Ve işin özeti, Abdüllatif Şener’in deyişiyle 300 milyar dolara ulaşmış servetimi, iktidardan düştükten sonra nasıl garantiye alırım, diye düşünen Tayyip’in daha neleri organize ettiği henüz gün yüzüne çıkmamıştır.

Halk TV’ye çıkan Ufuk Söylemez; “Bir ekonomist olarak, devlette ekonomi bakanlığı dahil, her aşamada görev almış biri olarak, ben bir ekiple çalınan bütün paraları tespit ederim”, diyor. Biz bundan o kadar emin olamıyoruz. Söylediği kayda geçmiş paralar için doğru olabilir. Ya kayda geçmemiş olan milyarlarca dolar, avro?..

Ama ne olursa olsun tespit edilebilenler bile (diğer suçlarını hiç hesaba katmasak bile) onların ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olmalarına yeter!

Yeter ki kararlarını hukuka ve vicdanlarına dayanarak veren hâkimlerin karşısına çıksınlar.

Ve o günler artık çok yakın…