Trump Tayyip’i Neden Öpüyor?

12.05.2025
948
A+
A-

Hüseyin Ali

Bir halk sözümüz var. “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü”, diye. Niyeti bozuk eniştenin baldızı öpüşü canlanır gözümüzde.

Trump Tayyip’i överken bu söz geldi aklımıza…

Ne olmuştu?

Trump-Netanyahu görüşmesinde (Washington, Oval Ofis, 7 Nisan 2025), Netanyahu Trump’a Türkiye’nin cihatçı gruplarla ilişkisinden dolayı Suriye’yi İsrail’e karşı kullanması olasılığından söz ediyor.

Aslında böyle bir olasılık mümkün değil. Çünkü cihatçı grupların da, Türkiye’yi 23 yıldır yöneten Tayyip Diktatörlüğü’nün de ipleri ABD’nin elinde. İsrail ise ABD’nin uzak eyaleti sayılır. ABD kendi kendini neden vursun? Bunu Netanyahu da bilir ama söylüyor işte.

Ekim 2023’ten beri Tayyip Diktatörlüğü savaşta İsrail’i her şekilde destekledi. Hem doğrudan silah sanayisinde kullanılacak hammadde, cihaz, donanım gemilerle akın akın İsrail’e gönderildi (Almanya’da yaşayan gazeteci Metin Cihan bunları belgeleriyle ortaya koydu.) hem de dinci katiller sürüsüne Esad rejimini zora sokacak her türlü desteği verdi. İsrail’in yanı başında, silahlı ve İsrail karşıtı tek güçtü Esad’ın yönettiği Suriye. Böylece İsrail’e hem doğrudan, hem dolaylı hizmet etti Tayyip Diktatörlüğü. Netanyahu bunu bilmez mi?

Neyse… Bizim için Trump Delisi’nin Netanyahu’nun endişesine karşılık neler dediği önemli. Bir gazetecinin toplantı sonrasında sorduğu; “Türkiye Suriye’de istikrarı sağlayacağını söylüyor ama İsrail bundan rahatsız. Siz ne dersiniz? Türkiye bunu yapabilir mi, yoksa tersi mi olur?”, sorusuna cevaben Trump Tayyip’i önce epey bir övüyor. Ama sonra geçmişi de hatırlatarak…

“Ben Erdoğan adında bir adamla harika ilişkiler içindeyim. Adını duydunuz mu? Kendisine bir sempatim var. Basın buna kızacak ama ben seviyorum ve o da beni seviyor. Hiç sorun yaşamadık. Birçok şey yaşadık ama hiç sorun olmadı. Hatırlarsınız papazımızı Türkiye’den geri almıştık. Bunu hatırlıyor musunuz? O zaman bu çok önemli bir meseleydi ve biz onu geri aldık. Başbakana (Netanyahu’ya) dedim ki, ‘Sadece Bibi, Türkiye ile bir sorun yaşarsan bunu çözebilirim.  Biliyorsunuz Türkiye  ve lideriyle gerçekten çok iyi bir ilişkim var. Bence bunu çözebiliriz, umarım bir sorun olmaz. Sanmıyorum ki sorun olsun.’ Bunu söyledikten sonra dedim ki, ‘Bu işi Türkiye yaptı’. Ona da (Tayyip’e de) söyledim. ‘Tebrikler, 2000 yıldır kimsenin yapamadığını yaptın, Suriye’yi ele geçirdin, farklı isimlerle ama aynı şey. Ele geçirdin mi?”, dedim. Vekilleri aracılığıyla ele geçirdi. O da dedi ki, ‘Hayır, hayır, hayır, ben yapmadım’. Ben de dedim ki ‘Sendin ama önemi değil. Söylemek zorunda değilsin. Belki biraz bendim, diyebilirsin.’ Bakın o gerçekten çetin biri ve çok zeki. Kimsenin yapamadığını yaptı. Hakkını vermek gerek. Türkiye ile yaşanabilecek herhangi bir sorunu çözebileceğimi düşünüyorum. (Netanyahu’ya dönerek), makul olmalısın. Biz de makul olmalıyız.”

Bunu şöyle tercüme edebiliriz:

“Erdoğan akıllı, benim dediğimden çıkmaz. Suriye’de ABD ve İsrail olarak bizim Esad rejimini düşürmemiz için dünyanın dört bir yanından topladığımız, örgütlediğimiz cihatçı katiller sürüsüne çok büyük katkı verdi. Sen içe dönük İsrail karşıtı söylemlerine bakma. Erdoğan emrimizde uşak. Geçmişte olanı hatırla. Yüreğine korku saldım, ‘ahmak’ bile dedim. Çünkü elimdeki kozlardan korkuyor. Bu yüzden hiçbir sorun olmayacaktır”.

Olan biten bu aslında.

Süreci biraz daha açalım.

Hatırlayalım: Türkiye’de yıllardan beri casusluk faaliyetleri yürütmekte olan papaz kılığındaki eski ABD askeri Andrew Brunson yakalanmıştı. Brunson’un 1990’dan 2017’ye kadar FETÖ ve PKK ile haşır neşir olduğu saptanmıştı.  “Terör” suçlaması nedeniyle Ekim 2016’da tutuklanmış olup 35 yıl ceza ile yargılanıyordu. Trump, bu ajanın ABD’ye iadesini istiyor, Tayyip ise kuyruğu dik tutuyor, “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsınız”, diye caka satıyordu. Hatta pazarlık yapıyor; “Ver papazı (Feto), al papazı (Brunson)”, diyordu.

Trump baskısına cevap alamayınca iki tweet yayımladı. Şöyle diyordu:

“Türkiye uzun yıllar ABD’den yararlandı. Şimdi, ülkemizi büyük bir vatansever olarak temsil eden ve muhteşem biri olan rahibi tutuklu tutuyorlar. Masum bir adamın serbest bırakılması için hiçbir şey ödemeyeceğiz, Türkiye ile ilişkilerimizi azaltıyoruz.”

“Türk Lirası dolar karşısında hızla düşerken Türkiye’yle çelik ve alüminyum ticaretinde gümrük vergilerinin iki katına çıkarılmasını az önce onayladım. Bundan böyle vergi alüminyumda yüzde 20, çelikte yüzde 50 olacak. Türkiye ile ilişkilerimiz şu anda iyi durumda değil.”

Dolar fırlamış, sıcak para musluğu birden kesilmişti. Trump’ın talimatı üzerine Katar bile Tayyip’e yüz çevirmiş, zırnık koklatmaz olmuştu. Tayyip hemen durumu anladı, CIA ajanı Brunson Ekim 2018’de salıverildi. İzmir’de kendisini bekleyen uçağa atlayarak ABD’ye uçtu. Trump’ın; “Hatırlarsınız papazımızı Türkiye’den geri almıştık”, sözünün özü bu.

Ekonomik sarsıntı bir yana, Tayyip’in yüreğine korku salan asıl olay, tam bir yıl sonra geldi. Türkiye, ABD’nin kol kanat gerdiği PKK/PYD/YPG’ye karşı bir askeri harekât düzenlemişti (Barış Pınarı Harekatı, 9 Ekim 2019). Bu harekâtın başladığı gün (9 Ekim 2019) Trump Tayyip’e ağır hakaretler içeren bir mektup gönderdi.  Mektupta şöyle diyordu Trump:

“Sayın Başkan,

“İyi bir anlaşmaya varalım! Binlerce insanın katledilmesinden sorumlu olmak istemezsin ve ben de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemem – ki bunu yaparım (biliyorsun). Rahip Brunson olayı sırasında sana zaten bunun küçük bir örneğini gösterdim.

“Bazı sorunlarınızı çözmek için çok çalıştım. Dünyayı hayal kırıklığına uğratma. İyi bir anlaşma yapabilirsiniz. [SDG Genel Komutanı] General Mazlum seninle müzakere etmeye istekli ve geçmişte asla vermeyecekleri tavizleri vermeye de istekli. Onun bana yazdığı, benim yeni aldığım mektubun bir kopyasını sana gönderiyorum.

“Bu işi doğru ve insancıl bir şekilde halledersen, tarih seni iyi hatırlayacaktır. İyi şeyler yaşanmazsa, tarih seni sonsuza dek bir şeytan olarak hatırlar. Sert adamlık taslama. Aptallık etme!

“Seni daha sonra arayacağım…” (Resim 1).

Resim 1. Trump’ın Tayyip’e
ağır hakaret içeren mektubu.

Tayyip maalesef böylesine halkımızın gururunu incitici bir olay da yaşattı. İçler acısı… Tayyip Diktatörlüğü bu mektuba hiçbir cevap vermediği gibi mektubu hasıraltı etmeye çalıştı. Ama işte “gerçekler inatçı”, böyle birden ortaya çıkıveriyor.

İş bununla kalmadı, Trump’ın partisinden Cumhuriyetçi senatörler, yaptırımların yanı sıra Tayyip ve ailesinin mal varlığının araştırılması için Amerikan Senatosu’na teklif verince, Tayyip Papaz Brunson olayında yaşadığı korkunun katbekat fazlasını yaşadı. Mal varlığının araştırılması Tayyip’in en çok korktuğu, ABD Emperyalizminin elindeki en önemli kozdur. Tayyip için Aşil’in topuğudur. Hemen Trump’ın önerdiği gibi ateşkes ilan edildi, PKK/PYD/YPG’ye saldırı durduruldu. Bunun üzerine ABD Senatosu’na verilen yaptırımlar ve mal varlığının soruşturulması önergesi Cumhuriyetçi senatörler tarafından geri çekildi.

İşte halkımız 2023’ten beri böyle onursuz, gurursuz bir iktidar tarafından yönetiliyor.  Türkiye 1950’den beri hemen hep Amerikancı siyasetçiler tarafından yönetildi. Menderes-Bayar’lar, Demirel’ler, Evren’ler, Özal’lar, Tansu’lar gibi… Ama bunların hiçbiri bugünkü kadar büyük hainlik, bu kadar büyük halk düşmanlığı yapamadı.

Bu hainlik BOP’a odaklı. “Ben Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanlarından bir tanesiyim”, dememiş miydi? Bu görevi devam ediyor.

“Arap Baharı” ve 14 yıllık Suriye Savaşı sürecinde bunu yaşadık. Arap Baharı sürecinde emperyalistlerin Libya’ya saldırı hazırlıkları sırasında; “NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez”, diye konuşan Tayyip (28 Şubat 2011) Washington’dan zılgıtı yiyince, İzmir Kaddafi’ye saldırının karargâhı oldu, Türk uçakları emperyalist uçaklarını korudu. Yani, Türkiye dostu Kaddafi’nin katlinde de suçu büyük Malum Kişi’nin.

Suriye Savaşı başlamadan önce “Kardeşim Esad” olarak adlandırılan Beşar Esad, bir anda “Katil Esed” oluverdi. Çünkü emperyalizmin her sözü kendisi için yerine getirilmesi şart olan bir buyruktur.

O Suriye ki, Ortadoğu’da İsrail’e kafa tutabilen, Filistin halkının hakkını savunabilen tek silahlı güçtü, tek devletti. ABD ve İsrail bu nedenle Esad yönetiminden rahatsızdı. Suriye’de BAAS yönetiminin ortadan kaldırılması yönündeki ABD planı 2000’lerin başlarına dek uzanıyor. Kanıtı var… Şöyle:

Wesley Clark, ABD’li orgeneral, NATO Başkomutanlığı yapmış, şimdi emekli bir asker. Bir televizyon programında, daha “Arap Baharı” başlamadan önce Saddam’ın düşman edilişiyle başlayıp Suriye’ye uzanan, İran ve Türkiye ile devam edecek süreci aktarıyor 2007’de:

“(…) 11 Eylül saldırılarından yaklaşık 10 gün sonra Pentagon’a gittim. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz’i gördüm. Genelkurmay Başkanlığında eskiden benim için çalışanlara selam vermek üzere aşağı kata indim. Komutanlardan biri beni içeri çağırdı ve ‘biraz içeri gelip benimle konuşmalısınız’, dedi. Siz çok meşgulsünüz dedim. ‘Hayır, hayır dedi. Karar verdik, Irak’la savaşa gireceğiz’ dedi. Tarih 20 Eylül ya da o tarihe yakındı. ‘Irak’la savaşa mı giriyoruz? Neden?’, diye sordum. ‘Ben bilmiyorum’, dedi. ‘Sanırım başka ne yapacaklarını bilmiyorlar’, dedi. ‘Peki, Saddam ve El Kaide arasında herhangi bir bağlantı buldular mı?’, diye sordum. ‘Hayır, hayır. Bu konuda yeni bir gelişme yok. Sadece Irak’la savaşa girmeye karar verdiler’, dedi. ‘Sanırım şunun gibi: Teröristler konusunda ne yapacağımızı bilmiyoruz… Fakat iyi bir orduya sahibiz ve hükümetleri devirebiliriz’, dedi.  ‘Sanırım sahip olduğun tek alet bir çekiç ise, her problem bir çivi gibi görünmek zorundadır’, dedi. Birkaç hafta sonra onu görmek için tekrar gittim. O sırada Afganistan’ı bombalıyorduk. ‘Hala Irak’la savaşa girecek miyiz?’, diye sordum. ‘Ah, ondan da beteri’, dedi. Masasına uzandı ve bir kağıt parçası aldı. Savunma Bakanı’nın ofisini kastederek, ‘Bunu üst kattan aldım’, dedi. Bu Irak’tan başlayarak Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve son olarak İran ile birlikte bu yedi ülkeyi beş yılda nasıl ortadan kaldıracağımızı anlatan bir not’, dedi…” (https://www.instagram.com/reel/DIb3IBssfp8/).

Henüz ortada Arap Baharı yok. Sadece 11 Eylül saldırısı olmuş. Ne Saddam ile, Ne Kaddafi ile, ne de Esad ile bir sorun var. Ama Amerikalı askerin dediği gibi, ellerinde çekiç (silah, güç) var, bu durumda her şey bir çividen ibaret.

Geçen ay Antalya’da yapılan “Diplomasi Forumu”nda bir konuşma yapan Amerikalı dürüst bilimci, ekonomist, Birleşmiş Milletler yetkilisi Jeffry Sachs’ın dedikleri Wesley Clark’ın dediklerini tamamlıyor. Şöyle diyor Jeffry Sachs, aynen aktarıyoruz:

“Bu savaş Washington’dan çıktı. Beşar Esad’dan kaynaklanmadı. 2011’de Esad’ı devirmek için bir karar alındı. Aslında bu karar İsrail’den çıktı. Bu İsrail hükümetinin 25 yılı aşkın süredir taşıdığı bir arzuydu.  Netanyahu’nun fikri, Ortadoğu’yu İsrail’in isteğine göre şekillendirmekti. İsrail’e karşı olan her hükümeti devirmek. Bu konuda CIA ve ABD hükümeti de dostuydu. Esad baskısından veya diktatörlüğünden kaynaklanmadı.

“Bu savaş, 2011 baharında Esad’ı devirmek için Başkan Obama’nın verdiği bir emirle başladı. Bu programın bir adı da vardı: Operation Timber Sycamore. ABD, bu bölgedeki diğer ülkelerle birlikte isyancıları eğitti. Şu anda iktidarı ele geçirenler de dahil, rejimi devirmek için özellikle cihatçıları eğitti. Bu bir kaos yarattı, 14 yıl süren savaşta Suriye’de altı yüz bin kişi hayatını kaybetti. Bu savaşın sonucu, CIA’nın 2011’de istediği şeydi. ABD’nin silahlandırdığı cihatçı bir grubun Suriye’de iktidara gelmesi. Bunu net bir şekilde söylememin nedeni şu: Bu bölgede gerçek diplomasiden değil de, CIA operasyonlarından kaynaklanan kamu diplomasisi sona ermedikçe barış olmayacak. Ve İsrail tüm Ortadoğu’yu militarize etmeye son vermedikçe barış gelmeyecek. Çünkü Suriye savaşı, İsrail’in teşvik ettiği altı savaşın sadece bir tanesi. Diğerleri Lübnan, Irak, Libya, Somali ve Sudan.

“Aslında bu liste bizde vardı. Wesley Clark, 2001 yılında Pentagon kaynaklı bir yazıyla bilgilendirilmişti. Amaç beş yıl içinde yedi savaş çıkarmaktı. Netanyahu’nun büyük üzüntüsüne rağmen gerçekleşmeyen tek savaş İran’la olan. İsrail hala bu savaşı kışkırtmaya çalışıyor. Yani Suriye savaşı bölgesel bir trajedinin parçası.  Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Irak, Sudan, Güney Sudan ve Libya’da trajedi var. Bunların hepsinden ABD hükümeti ve müttefiki İsrail sorumludur. Çünkü bu savaşların hiçbiri olmayabilirdi.

“Bunların hepsi birer tercih savaşıydı. Hepsi rejim değiştirme operasyonları fikrinden doğdu. ABD hangi ülkede hangi rejimin olacağına karar verecek. Eğer dış emperyal güçler, örneğin ABD, bu bölgede şartlarını dikte etmeye devam ederse, asla barış olmayacak. Barışın tek yolu, bu bölgenin geleceğine kendisinin karar vermesidir. Dış güçlerin değil. Ve İsrail bu savaşları tek başına yürütemez. Bunlar Amerika’nın savaşlarıdır. ABD finansmanı sağlar. Askeri destek verir. Deniz desteği verir. İstihbarat operasyonları sağlar. Mühimmat sağlar. İsrail, ABD desteği olmadan bir gün bile savaşamaz. ABD’nin desteği olmadan İsrail’İn Gazze soykırımı mümkün değil. Sadece siyasi değil, doğrudan ve günlük operasyonel iş birliğinden söz ediyorum. Bu sona ermeli.

“Bu bölge yüz yıldır bölünmüş durumda. Önce Britanya, sonra ABD tarafından. Ve bu hâlâ devam ediyor. Hemen yanımızda, bugün bile insanlar çaresiz, pervasızca öldürülüyor. Çünkü ABD bu işin araçlarını sağlıyor. İşte Suriye’de olan budur. ABD tarafsız mı? Hiç sanmıyorum. ABD bu işin baş aktörüdür. Bu arada şahsen biliyorum. 2012’de BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Annan’ı Suriye’de barış için özel elçi olarak atamıştı. Annan’ı çok severdim. Ban Ki-moon’u da. İkisiyle de çalıştım. Annan 2012 yılında bir anlaşma ayarladı. Suriye’de barış için bir anlaşma yaptı. Peki neden gerçekleşmedi? Tüm taraflar barışa razı olmuştu. Biri hariç. Tam anlamıyla tek bir ülke: Amerika Birleşik Devletleri. ABD dedi ki: Beşar Esad gitmediği sürece barış olmayacak. Diğer taraflar, ‘hayır bu şekilde dayatamazsınız. Belki bir gelişme olur, belki seçimler yapılır’, dedi. Belki iki yıl, belki üç yıl sürecek bir geçiş dönemi olur. ABD dedi ki: ‘Hayır, Esad bir an önce gitmeli, yoksa engelleriz.  Ve bu yüzden Annan, bir barış anlaşması hazırlamış olmasına rağmen görevinden istifa etti. O günden beri 500 bin kişi öldü.

“Bu tür suçların normalleşmesine izin vermemeliyiz. Bu bölge 30 yıldır aralıksız savaş halinde. Aslında bence en az 57 yıldır, Altı Gün Savaşı’nda beri. Çünkü uluslararası siyasetin dürüstçe bir muhasebesi yapılmadı. Dürüst diplomasi olmadı. Sürekli bir militarizasyon süreci yaşandı. Ve biz bu bölgede derhal barışı sağlayabiliriz. Bence tek gereken şey, ABD’nin Filistin’in BM’nin 194. üye devleti olmasını veto etmeyi bırakmasıdır. Bu adım, bölgenin tamamını normalleştirecek ve bu savaşlar sona erecektir. Ancak İsrail  ABD politikasını yönlendiriyor ve diyor ki: ‘Hayır. Daha büyük İsrail istiyoruz’. Suriye’de istiyor, Lübnan’da istiyor, Batı Şeria’da istiyor, Doğu Kudüs’te istiyor, Gazze’de istiyor. Bu bitmedikçe barış olmayacak. ABD tarafsız mı? Elbette hayır. Bu savaşın en büyük faili 14 yıldır ABD’dir.” (https://www.instagram.com/reel/DIaDcEIo2AN/?hl=en).

Dürüst ve cesur bilimcinin bir “Katil Amerika” demediği kalmış! Ne kadar doğru sözler etmiş. İşte Malum Kişi böyle bir oyunda emperyalist uşaklığı etti. Kandırılma yok, bile bile… Bugün uşaklığında sınır yok.

Başka yaptığı bir hainlik, Türkiye’nin demografik yapısını bozmak oldu. Şu anda ülkemizde 13-15 milyon yabancı var. Üstelik İçişleri Bakanlığı verilerine göre bunların 700 bininin nerede olduğu belli değil. Bunların bir kısmı silahlı. 15 Temmuz’da dağıtılan ve şu anda kayıp durumundaki silahların çoğu bunların elinde. Emperyalizm “ha” deyince bunlar Suriye’de olduğu gibi silahlı eylemlere başlayabilirler.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Roma’da Tayyip’e bu konuda teşekkür ederken gerçeği de dile getirdi:

“Türkiye kaynaklı göç sayısı sıfıra indi. Teşekkür ediyorum. Şu ana kadar yaptıklarımızla gurur duyabiliriz. Sağlam dostluğumuzu daha ileri götüreceğiz.” 

Biliyoruz Malum Kişi sıfırlamada birinci! Oğlu Bilal ile yaptığı Euro’ların sıfırlanması konuşmasını unutmadık. Ama işte görüyoruz, Türkiye üzerinden Batı’ya mülteci akını da sıfırlanmış! Meloni’nin teşekkürü buna…

Faşist CIA devşirmesi Bahçeli’nin başlattığı yeni açılım süreci de bütün bunların üstüne tüy diken bir gelişme. Suriye’de emperyalist planın gerçekleşmesi, emperyalist oyunun Türkiye ayağının da hızlandırılmasını getirdi.

Bütün bu emperyalist uşaklıkları karşısında Trump Tayyip’i öpmesin de ne yapsın? Emperyalizme hizmette hiç kusur yok!

Malum Kişi böyle göstererek BOP’a destek veriyor.

Sonuç olarak, Malum Kişi yaptığı hainliklerin farkında. Bir kandırılma durumu kesinlikle yok. Koltuktan düştüğü an yargılanacağını, büyük cezalar alacağını biliyor. Bu yüzden emperyalistlere her türlü tavizi verebilecek uşak durumunda. Yani hainlikte sınır tanımayacak durumda. Dolayısıyla ülkemiz son derece kritik bir dönemden geçiyor. Ama görüyoruz emperyalist uşaklarının ne kadar korkak olduklarını. Bu yüzden, bu kritik noktada mümkün olduğunca sinsi davranıyorlar. “Uyandırma kerizi” davranışı içindeler.

Ne var ki halkımız Kurtuluş Savaşı vermiş bir halk. Gerçekleri görmeye başladı. Hainlerin defterleri dürülecek. Yakındır! Elbette bu kritik süreçte kaçınılmaz olarak acılar da çekilecektir. Ama sonu güzel olacak!

Yazımızı, devrimci şairimiz Adnan Yücel’in dizeleri ile bitirelim:

  “… Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler

bugünlerden geriye

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar adına direnenler…”

Adnan Yücel

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.