Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu Kitabına Sunuş
Hikmet Kıvılcımlı
Aşağıda okuyacağınız “Sunuş”, Hikmet Kıvılcımlı’nın 45-50 yıllık araştırmalarının sonucunda ürettiği onlarca eserinden biri olan ve 1970 yılında “Tarihsel Maddecilik Yayınları”nın “İlk Kitabı” olarak yayımlanan “Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu” adlı eserine yazdığı “Sunuş”tur.
Derleniş Yayınları tarafından yeni baskısı kısa süre içinde yayımlanacak olan “Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu” eseri, ilk yayımlandığı 1970 yılından bu yana geçen 55 yılda öneminden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Kaldı ki, günümüzdeki Marksizm-Leninizm tartışmaları bakımından da çok günceldir.
Hatta Sosyalist Kamp’ın yıkılmasından güç alarak Bilimsel Sosyalizm yanlısı gibi görünerek ona en ağulu biçimde saldırmak moda oldu. İşte Marksizm-Leninizmi çarpıtarak geçersiz kılmaya, modası geçmiş bir teori derekesine düşürmeye çalışan yerli-yabancı bu oportünist akımları, eğilimleri tam anlamıyla anlamamızı sağlayan bir yol gösterici, yolumuzu aydınlatan projektördür Usta’nın bu eseri. Bu yüzden eserin önemi bir kat daha artmıştır. Kitabı okuyarak edineceğimiz teorik silahlar, pratiğimizde (devrimci mücadelemizde) bize başarının kapılarını açacaktır.
Sunuş
Bilimle Sosyalizmin Ayrılışı: Balık İnsanlık
Medeniyet (Uygarlık): Toplum’un sınıflara bölünüşü ile başladı. Bir avuç ayrıcalı egemen sınıf, bütün zenginlikler gibi, madde varlarını düzenleyen Bilim’i de tekeline geçirdi. Uygarlıkta bilim var, sosyalizm yoktu.
Uygarlıktan önceki toplum biçiminde sınıflar yok, sosyalizm vardı. Ama bilim de yoktu. Bilim yazılı biçimde biriktirilmiş bilgi hazinesi idi. Yazı: ancak varlıkların birikimi hazinleştikçe, onları kayıt etmek zoru ile icat edildi.
Böylece insanlığın çelişik alınyazısı: Bilim ile Sosyalizm’i binlerce yıl birbirinden ayırdı. Onun için insanlık, yedi bin yıldır sürüp gelen uygarlık boyunca, Osmanlı şairinin balıkları gibi yaşadı:
“O mahiler ki deryâ içredir, deryayı bilmezler”
(O deniz yaratıkları ki, denizin içindedirler, denizi bilmezler.) olduk.
Deniz: Toplumdu, “Mahîler”: İnsanlardık. İçinde yaratılıp yaşadığımız toplumu bilmedik. Denizde balıktan beyinsiz-Toplumda insan: egemen sınıfların (Efendilerin, Beylerin) pek işlerine yaradı. Balık avlar gibi insan avlamak ne “güzel şeydi” onlar için!..
Tarihçil Devrimler- İnsanüstü Güçler
Uygarlığın 6500 yıl süren birinci Prekapitalist (Kapitalizmöncesi) Çağı öylesine akıl almaz bir kör dövüşü idi ki, yüzeyden bakınca: toplumu sanki insanlar değil, Şeytan’larla Allah’lar yürütüyordu. Doğan her uygarlık; büyüyor, duralıyor, yaşlanıyor ve en sonunda bir Kıyamet (Barbar Akınları) ortasında ölüyordu. Buna Tarihçil Devrimler Çağı denebilirdi.
O çağda uygarlığın ne doğuşu, ne ölüşü hiçbir insan (kişi veya sınıf) düşüncesi, dileğiyle olmuyordu. İnsanlar, zaman geliyor dünyayı titreten Cihangir, Herkül’lerden daha kahraman, kimi yarım kimi tüm Allah kesiliyorlardı. Ama içinde yaşadıkları toplumun gidişini diledikleri yöne çeviremiyorlardı. Hadi alt-ezilen sınıfların “esamileri okunmazdı” diyelim. Ya o “astığı astık, kestiği kestik” üst-egemen sınıflar da, en sefalı sömürülerini ebediyyen yaşamayı isterlerken, tepesi taklak geliyorlardı. Nerede kalıyordu onların “Hâkim sınıf” oluşları?
Toplum’un yapılışında da, yıkılışında da gerek “Hâkim” gerekse “Mahkûm” tüm sosyal sınıflar, zümreler, tabakalar, hep birden “okka altına” gidiyorlardı.
Ayrı ayrı hiç kimse etkileyemediğine göre, kim yahut ne belirlendiriyordu bu düşe kalka toplum gidişini? İnsanlardan ne “hiçbiri” ne “toptan hepsi” olmadığına göre: İnsanüstü, Toplum Ötesi (Metasosyal), hatta Madde ve Fizik ötesi (metafizik) birtakım güçler mi güdüyordu Toplumu, İnsanlığı ve Tarihi?
Çokallahlılıktan-Tekallahlılığa ve Akıl’a
İlk Gılgamış Destanı’ndan, son Greko-Romen tarihçisine dek beş bin yıl, bu yolda yelpazelenen insan düşüncesi değişmez yargısını vermişti: Toplumun başına her ne geliyorsa, hep o birbirlerine girmekte insanlardan hiç aşağı kalmayan sürü sürü Allahların kargaşalı kaprislerinden ileri geliyordu.
Tektanrılı İslâm Uygarlığı, ikide bir “kızılca kıyametler” koparan sayısı çok Allahlar kargaşalığına son verince, toplumun gidişi üzerine yargı yürütmek büsbütün güçleşti. Öyle ya, madem evrenler bir tek Allah’ın dileğiyle “Ol” denilip oldurulmuştu… Aynı Allah, bir yol “Ol” deyip yarattığı falan veya filan güzelim uygarlığı, sonra, ansızın neden “Yok Ol” deyip yıkıveriyordu? Çok Allahlar, birbirlerine içerliyorlar, hınçlarını insanlardan çıkarıyorlardı, diyelim. Şimdi Allah bir tek değil miydi? Yüz yıl önce yarattığını, yüz yıl sonra neden tuz buz ediyordu?
Bu sorunun bile yalnız akla gelmesi korkunçtu. Soruya karşılık olarak çıkarılan: Hayır-Şer felsefesi, Allah’a karşı çıkarılan Şeytan hipotezinden daha doyurucu olmuyordu. Her şeylere “Kaadir’i mutlak” bir tek koca Allah; bir tek, kendi yaratığı Topal-Şeytan’ın mı hakkından gelemezdi?
İstese “Şer”i toplum tahtasından siliverip, dünyaları ve insanları tüm “Hayır” ile dolduruvermek Allah’ın da elinden gelmezse, kimin elinden gelecekti?
Üstelik en baş ve tartışılmaz Tanrı buyruğu Kur’an da “İnne şerra-ddevâbi indallahi”[1] diye, insanın beynini yırtarca bir öğütle: “Aklını kullanmayan iki ayaklı hayvandan daha kötü”, daha şer yaratığın bulunamayacağını ebediyen nass [sonsuza kadar geçerli kesin hüküm] kertesinde “Ayet”lemiş, “Belge”lemişti.
Aktarmacıl Bilimden-Akılcıl Bilime
İslam uygarlığının “Harman Sonu”nu derleyen bir büyük düşünücü çıktı. “İki ayaklı hayvanların en kötüsü” (şerra-ddevâbi) olmamak için aklını Allah’ın emrettiği gibi kullanmak yiğitliğini en sonra gösteriverdi: Bilim vardı ama iki türlü idi.
1- Nakli Bilimler: Kur’an, Hadis vb. gibi atadan toruna aktarıla gelirlerdi. Burada “Akıl” dururdu, “Nakil” işlerdi. Tartışma, eleştiri sökmezdi. Hepsine inanırdın, biterdi. Akla sığar mı, sığmaz mı? orası senden sorulmazdı. Kuşaktan kuşağa olduğu gibi “Aktarılır” (Nakledilir) idi. O kadar.
2- Aklî Bilimler (Akılcıl Bilimler): O kutsal dokunulmaz aktarımların (nakillerin) dışında kalan bütün insancıl bilimleri kaplardı. Burada her şey, yalnız Akıl terazisi ile tartılırdı. Aklın tartışmayacağı, eleştiremeyeceği şey olamazdı.
Böylece Bilim kurtulmuştu. Akılcıl Bilim: Ezberci tekerleme olmaktan çıkıp, araştırıcı zekâ alanına girmişti. İbn’i Haldun, bu kafayla: Tarihin Diyalektiğini kavramış, insanın maymundan geldiğine dek [Evrim Teorisinin] izini sezmiş; toplumun Ekonomik Temel ilişkilere göre geliştiğini ve hatta Üstyapıyı Belirlendirdiğini duruca açıklamıştı. Bu görüşler, 500 yıl sonra gelecek Darvinizm’leri, Hegelyanizm’leri, Marksizm’leri, İslam aklınca buluşlardı.
Ne yazık ki, toplum, artık Antika Tefeci-Bezirgân çemberini yarmak üzereydi. Ama, henüz yaramamıştı. İnsanlık yönünde henüz Aksak Timur’ların temsil ettikleri Tarihçil Devrimler cylce “Tekerrür” ediyordu [Yineleniyordu, Tekrarlanıyordu]. Toplum kendisine bir çıkar yol bulmamıştı ki, akıl da onu izleyip insancıl ışığına kavuşturabilsin. Tarih, hâlâ, yer kabuğunun depremlerle, volkanlarla yıkılış ve yapılışları gibi, insan dilek ve düşünceleri dışında bir sürü “Katastrof”larla [Felaketlerle, Altüstlüklerle] almış başını gidiyordu.
İnsan Başı, Tarihi yakalayamıyordu. İnsan Düşüncesi Toplumu kavrayamıyordu. İnsan Dileği nasıl edip Topumu ve Tarihi kendi eğilimince değiştirip yönetecekti.
Sosyal Devrim – İnsan Etkeni
Derken, Kapitalizm adlı bir Geniş Yeniden Üretim Düzeni, Batı Avrupa’nın sapa Büyük Britanya Adası’nda türedi. Burjuva adlı aşağı, çıkarcı bir sosyal sınıf solucanlar gibi kıpırdanıp çoğalarak, tam 500 yıl kendi yuvasını, 1001 Barbar akını ve Kilise ağı ortasında yaptı. Üretimin Sosyal karakterinden gelme hızla, toy Derebeyliği ve sinsi Hıristiyanlığı birbirine tokuşturarak güneşin altındaki yerini gittikçe sağlayıp yaydı.
Ekonomi çarkları gibi Bilim mekanizması da o İşveren sınıfı yararına işler oldu. Bayağı ilerici, hatta beribenzer Devrimci işveren düşünürleri, dünyayı artık “Akıl”la değiştirip düzeltme gereğini ortaya atar oldular. Bu, hesapta hiç yoktu. Ekonomik ve Sosyal olgunluk, Politik eğilimleri de çabuk suyun üzerine çıkarıp yutturdu. Ve İşveren sınıfı, 17’nci Yüzyıl sonları yarımında papaz kırması bir isterik diktatör (Cromwel) biçimi ile İngiltere’de; 18’inci Yüzyıl sonu, yağ lekesi gibi tüm kara Avrupa’sından yedi iklim dört bucağa yayılır oldu.
Bu altüstlüklere Devrim (İhtilâl-İnkılâp) deniyordu. Ama Antika Tarihçil Devrim’den bambaşka şeydi o. Tarihçil Devrimle bir Uygarlık tümden yok oluyordu. Modern Devrimle, tam tersine, uygarlık kalıyor: bir Sosyal Sınıf devriliyordu. Ona Sosyal Devrim adı verildi. Bu beklenmedik olaydı. Hiç alışılmadık, umulmadık şeyler çıkmıştı toplumda.
Ne idi o?
Şu idi. Tarihçil Devrim’lerde ne alt, ne üst hiçbir insanın dilemediği altüstlükler, insanların topuna rağmen patlak veriyordu. Sosyal Devrim’de, işini bilen bir sosyal sınıf, insan dilediği değişikliği topluma dayatıyor ve Tarihi kendi sosyal eğilimi yönünde yürütüyordu. Demek, Topluma ve Tarihe pekâlâ insanlar karışabiliyorlardı. Sosyal Devrim, İnsanüstü etkenler beklemiyordu. Sosyal Devrime, Şeytan da Allah da bir şey demiyordu. Az çok, insanın dediği oluyordu.
Bu muazzam bir düşünce altüstlüğüydü.
İşveren Sınıfı, İktidara gelir gelmez, kendi yarattığı gerek Sosyal Devrimden, gerekse Düşünce Devriminden ilkin kendisi ürktü. Karşısına, Sosyal Devrimde motor gibi kullandığı İşçi Sınıfı (başta) gelmek üzere büyük Halk yığınları dikilmişti. Madem, insanoğlu kendi alınyazısını kendi gücüyle değiştirebiliyordu; İşveren Sınıfının Derebeyliği devirişi, burjuva iktidarını kurması bunu ispatlıyordu. Şimdi, hâlâ sömürülen ve ezilen İşçi Sınıfı ve Halk yığınları ne bekliyorlardı?
İşveren Sınıfı, Derebeylerle kozunu paylaştığı 19’uncu Yüzyıl ortalarına dek, özellikle İngiltere’de ve Fransa’da Halkı oyalamanın yollarını aradı. Halk, hele İşçi Sınıfı enerjisini, derebeyi artığı Büyük Toprak ve Emlâk sahiplerini yola getirme kanallarına aktardı. İngiltere’de Şartizm, Fransa’da 1930, 1848 Devrimleri bu oyunu güçlükle gizledi. Her kışkırttığı halk hareketini bir karşıdevrim zılgıtıyla sindiriyordu. Daha başka devrim de nesi oluyordu? İşveren devrimi yeter artardı.
Her şey gibi Bilimi de tekelinde tutan işveren sınıfı, işaretini verdi: Sanayinin ilerlemesine, artıdeğerin dolambaçlı (izafi) yoldan arttırılmasına yarayacak “olumlu bilimler” dışındaki bütün Tarihçil ve Sosyal bilimleri tersine, gerisin geriye işlettirmeye başladı. İnsan gücünün topluma devrimci etki yaptığı sanısını kökünden kazıyacak şanlı şöhretli Bilgin sürüleri yetiştirmeyi ve onları altınla tartmayı bildi.
Ve kendisi karşıdevrimcileşen İşveren sınıfı; Sosyal, Tarihçil bilimleri de Karşıdevrimcileştirmeye girişti.
İşveren Sınıfının Sosyal Bilimlere karşı tepkisi iki aşama güttü:
1- Susuş Kumkumalığı aşamasında, İşveren Sınıfı, Tarih ve Toplum problemleri üzerine, elinden geldiğince genel ve soyut eski lafları tekrarlamakla kaldı. Sanki arkada hiçbir Burjuva Devrimi olmamıştı. Devrimden söz etmek kaçınılmaz konu olunca, bunu aklın bir güneş gibi karanlığı boğması biçiminde mistikleştirdi.
İşçi Sınıfının Sosyalizm üzerine yaptığı düşünce ve davranış emeklemelerini dudak bükerek seyretti. Ütopik sosyalizmlerden bir şey çıkmayacağını biliyordu, ancak, Sosyalizm bilimcilleşmeye başlayınca dayanamadı, susmadı.
2- Karşı saldırı aşamasında, İşveren Sınıfı bütün Tarih ve Toplum bilginlerini seferber etti. O zaman, Sosyalizmin karşısına, buram buram açılan, Sosyoloji adlı, içinden çıkılmaz kara ve karanlık dehlizlerle dolu labirentler kurdurdu. “Metafizik Sosyoloji Eleştirileri”[2] kitabımızın 10-173 sayfaları boyunca özetlenen sistemler ve metotlar o İşveren sınıfının Sosyalizme karşı sözde daha “bilimcil” etiketle çıkardığı Sosyoloji örnekleriyle doludur.
Bu Sosyoloji (Toplum Bilimi) denilen sosyal sahtekârlıkların başlıca marifetleri izlenince görüleceği gibi, hep namuslu sosyalizmin temalarını, söz ebelikleriyle tahrife çalışmak için plajyalar “intihaller” [eser-düşünce aşırmalar, çalmalar] yapmakta toplanır. İşveren Sosyologlarının en kabadayı kurucusu Auguste Comte’un “Pozitivizm” (Olumculuk) Okulu: Dürüst Saint-Simon’un açık düşüncelerini duman perdesi altında tanınmaz kılığa sokmak için yapılmış intihallerle [aşırmalarla] doludur.
Bu kalpazanlık Faşizme dek, gizli açık sürecek ve İşveren sınıfının artık Sosyal Bilim ve Devrim alanında her türlü yaratıcı gücünü yitirdiğine yeni ve gülünç örnekler vermekten öteye geçemeyecektir.
İşçi Sınıfının Sosyolojisi – Bilimsel Sosyalizm
İşçi Sınıfı ise İşveren Biliminden önce asıl gerçek Sosyal Bilimini yani Sosyalizmi kurmuştur. 1848 yılındaki “Manifesto”su ile Bilimcil Sosyalizmin anıt-emeğini İşçi Sınıfına ve Sosyal Devrime adamıştır. 132 yıldan beri Bilimcil Sosyalizm, durmaksızın sere serpe gelişmektedir.
Bilimsel Sosyalizmin bir buçuk yüzyıla yakındır en yaman pratik hamlelerle başardığı dinmez gelişimini tümüyle vermek, dağlar gibi ciltleri doldurur. Aşağıdaki satırların bir tek amacı vardır: Bilimcil Sosyalizmin kendi çağı içinde Doğuşunu vermektir. Çağ Marks-Engels Çağı’dır. Bilimcil Sosyalizm, Marks ve Engels kadar ve iki büyük kurucu ile birlikte bu çağın öz ürünüdür.
Her canlı doktrin gibi Bilimcil Sosyalizmin de yenilmez gücü oradan, çağının yanılmaz ve yanıltmaz aynası oluşundan gelir. Onun için Bilimcil Sosyalizmi doğuşunu, çağının Somut Tarihçil olayları içinde vermeye çalıştık. Tâ ki Sosyalizmin bir dogmalar (Nasslar) koleksiyonu değil, Pratik Aksiyon metodu olduğu daha iyi göze çarptırılabilmiş bulunsun.
Bir konuyu duruca kavramanın en kestirme yolu da onu doğuş prosesi [süreci] içinde ele almaktan geçer. Kimyada yeni sentezler için, atom ve elektronların “doğuş hali” göz önünde tutulur. Bilimcil Sosyalizmin Doğuş Hali de ayrıca o bakımdan daha ilginç olur.
16.04.197
[1] Enfâl Suresi 55. Ayet
[2] Bu kitap (adındaki yanlış düzeltilerek) Derleniş Yayınları tarafından “Metafizik Sosyolojiler” adıyla yayımlanmıştır.
