Yeşil Kuşak Projesi’nin zehirli meyveleri

12.09.2021
A+
A-

Mustafa Şahbaz

Taliban görüşümüzü karartmasın! Taliban yalnız Afganistan’a ait bir olgudur; bizi ilgilendirmez körlüğüne düşmemeliyiz. Taliban zihniyeti yalnız Afganistan’da vardır, ona özgüdür sanırsak fena halde yanılırız.

ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”nin kapsamına girmiş bütün ülkelerde bu projenin tüm meyveleri (gerici sınıflar, örgütler, kişiler ve devlet yöneticileri), aynen Taliban zihniyetiyle donatılmış, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlere hizmet etmek üzere oluşturulmuş hainler topluluğudur. Ülkelerinin doğal kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekmekle ve insanlarını sömürtmekle görevli satılmışlardır.

En ABD karşıtı görünen İran İslam Cumhuriyeti’ni göz önüne alalım:

İran, petrol zengini, geniş bir coğrafyaya ve genç bir nüfusa sahip ülkedir bilindiği gibi. 1979’da Mollaların iktidarı ele geçirmelerinden bu yana tüm antiemperyalist söylemlerine rağmen emperyalist sistemin bir parçası olmaktan kurtulamadı. Özellikle ABD Emperyalistlerinin ikide bir ambargo uyguladıkları; bu yüzden ekonomisi yerlerde sürünen bir ülke olmaktan çıkamadı, çıkamaz. Halka en ufak bir refah getirememiştir Mollalar rejimi. Oysa; Müslümanlar kardeştir, der Hz. Muhammed. Kardeşler eşit olmalıdır. Oysa Mollalar rejiminde sadece Mollalar kardeştir. Bugün İran, Ortaçağcı mollalar elinde, Ortaçağ’ın karanlıklarında bocalayıp duruyor.

Mollalar gericiliği, bir başka Amerikancı gericiden (Rıza Şah Pehlevi’den) iktidarı alalı az değil 42 yıl olmuş.

Bir paralellik kurarak bakalım:

Büyük Ekim Devrimi 1917 yılında gerçekleşti. Devrimin 42’nci yılı 1959’a denk düşer. Ekim Devrimi olduğunda Çarlık Rusya’sından devralınan ülke nüfusunun yüzde 80’i köylüydü. Sanayisi, gelişmiş kapitalist ülkelerle kıyaslanamayacak derecede geriydi. Doğal olarak sanayi proletaryası da sayıca çok azdı. Fakat 1959’a kadar geçen 42 yılda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, emperyalistlerin bütün olanaklarıyla destekledikleri gerici ayaklanmalara karşı verilen ve beş yıl süren iç savaştan; daha da beteri 1941-1945 yılları arasında emperyalistlerin Sosyalizmi yeryüzünden silmek üzere örgütledikleri ve Sovyetler’e saldırttıkları Alman Faşizmi (Nazizm) ile zorlu bir savaş vermesine ve bu savaşta 30 milyona yakın insanını kaybetmesine rağmen, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle; “uzayda ve düzeyde emperyalistlerle başa baş” bir ekonomik mücadele yürütmüş hatta pek çok alanda, başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkeleri sollamıştı.

Bir diğer ülkeye bakalım:

Çin Halk Cumhuriyeti 1949’da kurulmuştur. 42’nci yılı 1991’e denk gelir. “1990’larda Jiang Zemin, Li Peng ve Zhu Rongji ülkeye önderlik etti. Onların yönetimi altında Çin’in ekonomik performansı, tahminen 150 milyon köylünün yoksulluktan çıkarılmasını ve % 11,2 oranında yıllık ortalama gayri safi yurt içi hâsıla artışının sürdürülmesini sağladı.” (Vikipedi) Ve Çin’in bu gidişi, bugün ABD’den sonra dünyanın en büyük ekonomisini yaratmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, ABD’nin dünya hegemonyasına en büyük rakip olarak ortaya çıkmıştır.

Bu iki örneğin gösterdiği gibi Sosyalizme geçen halklar, hızla gelişerek, emperyalist ülkelere rakip olmaktaydı ve halklarına getirdikleri eşitlik ve kardeşlik nedeniyle hem kapitalist metropollerde yaşayan halklara hem de geri kalmış ülke halklarına kurtuluşun yolunu gösteriyorlardı.

(Sovyetler’in yıkılışına, Çin’in Sosyalist prensiplerden bir hayli uzaklaşmasına sebep olan siyasi ve ekonomik meseleleri tartışmak şu anda konumuz değil.)

Demek istediğimiz, ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” bir taşla birkaç kuş vuran bir projedir:

Birincisi: En büyük amaç gerçekleşmiştir; Sovyetler Birliği çökmüştür. Alman Faşist savaş aygıtıyla yenemedikleri Sosyalizmi, başka etkenlerin yanı sıra, Afganistan’da “Mücahit” adını taktıkları “Yeşil Kuşak”ın gerici katil sürüleri sayesinde yıprattılar; çöküşün önemli bir sebebini yarattılar.

İkincisi: 1978 yılında Afganistan’da Ordu’nun gerçekleştirdiği bir devrimle Afganistan Halk Cumhuriyeti kuruldu. “Mücahit” denilen güruha her türlü desteği vererek bu devrim yok edildi. Sovyetlerin çökmesi Afgan Devrimi’nin yenilgisini de belirledi. Emperyalizm, hem Afganistan Halk Cumhuriyeti’nden (küçük tehlike) hem de Sovyetler Birliği’nden (büyük tehlike) kurtulmuş oldu.

Üçüncüsü: Afganistan’ı Ortaçağcıların eline teslim ederek, 1000 yıl geriye itti. Yani kendi hegemonyalarına hiçbir halel getirmeyecek, hiçbir zaman rakip olamayacak bir sömürge ya da yarısömürge konumuna itti Afganistan’ı.

Dördüncüsü: Orta Asya ve Ortadoğu Halklarının başına yıllarca uğraşmak zorunda kalacakları bir belayı sardılar. Bu bela Taliban’ın kendisi olabileceği gibi, dinci gericiliğin diğer elemanları El Kaide, IŞİD ve benzeri örgütler de olabilir. Yetmedi yenileri yaratılır. Sözü geçen halkların ekonomik ve sosyal yönden gelişmesi, hele de sosyalizme kayması bu yolla engellenmiş olur.

Beşincisi: Rusya Federasyonu’nun ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin başına her zaman bela olabilecek Ortaçağcılardan derleşik bir gücü ya da güçleri elinin altında tutma imkanına kavuşmuştur ABD. Vb. vb…

 

Taliban ve Türkiye

Ülkemize gelmeden önce Afganistan olaylarının ve Taliban’ın kısaca da olsa geçmişine bir göz atmakta yarar var:

“1978 yılında Afganistan’da Ordu’nun gerçekleştirdiği bir devrimle Afganistan Halk Cumhuriyeti kuruldu”, demiştik. İşte bu devrimci-sosyalist iktidarı yıkmak için ABD, yıllardan beri örgütlediği Ortaçağcı güçleri, adlarına “Mücahit” yaftası takarak harekete geçirdi. Buna karşı Afgan Devrimcileri Sovyetler Birliği’ni yardıma çağırdı. Sovyetler, enternasyonalist dayanışma gereği bu çağrıya uyarak Afgan devrimcilerinin yardımına koştu. Fakat o zamanın Sovyet yöneticilerinin, yetersizliklerinden, öngörüsüzlüklerinden dolayı, gerekli önlemleri alamamaları, bu gerici güruhu kısa sürede etkisiz hale getirememeleri yüzünden bu gerici güç, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistler tarafından en modern araç gereçlerle donatıldı. Örneğin bir NATO ülkesi olan Türkiye’ye verilmeyen, bir kişinin omzunda taşınabilen ve yerden havaya ateşlenebilen çok etkili Stinger Füzelerini bu gericilere cömertçe verdi ABD. Cömertçe verdi deyince, yalnızca silahı vermekte cömert davrandı. Verdiği silahların parasını ise Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi gerici yönetimlere ödetti. Yani Müslümanı Müslümana kırdırırken cebinden neredeyse bir kuruş bile harcamadı ABD.

Bu “Mücahit” adı takılan gericilerin, o zaman Erbakan önderliğinde toplanmış bulunan bizim Ortaçağcılarımızla göbek bağı, ideolojik bakımdan aynılığı, kader ve efendi (ABD) birliği vardır. Bunun en bilinen örneği, Tayyip’in bu gerici liderlerden Afganistan’ın eski Başbakanı ve Hizb-i İslami Partisi Lideri Gülbeddin Hikmetyar’la1985 yılındaki görüşmeleri ve bu görüşmelerin fotoğraflarıdır.

 

Bu “Mücahit” adı takılan gerici güruhlar, Ortaçağcı sınıfın (Tefeci-Bezirgân Sermayenin) temsilcileriydiler. İktidarı ele geçirir geçirmez, tıpkı bizim Tayyipgiller’le FETÖ’cülerin ganimet savaşına girişmesi gibi, ganimet savaşına giriştiler. Afganistan’ı cehenneme çevirdiler. İşte o zaman ABD bir silahını daha sahaya sürdü: Taliban’ı.

 

Taliban nedir?

Taliban, Arapça bir kelime olan Talib’in Farsça “an” çoğul ekini almış halidir. Ve kelime anlamı “Talebeler” demektir. Yani “Talebe”nin çoğuludur. Talebe ise talep eden, isteyen demektir. Daha kestirmeden söylersek bilgi talep eden yani öğrenci demektir.

Pekiyi bu öğrenciler nerenin öğrencileridir?

ABD, Pakistan’da 1969-1971 yılları arasında iktidara taşıdığı Pakistan Cumhurbaşkanı Yahya Han ile “Yeşil Kuşak Projesi”nin provası denilecek gerici örgütlenmeleri hayata geçirmeye çalıştı.

1970’te yapılan seçimleri kazanan Zülfikar Ali Butto1971’de iktidar oldu. Z. A. Butto, bizim Bülent Ecevit benzeri bir sosyal demokrattı. Emperyalizm nasıl 1970’lerin Ecevit’ini kabullenememiş iktidardan alaşağı etmek için bütün imkânlarını kullanmışsa tıpkı öyle Butto’ya da tahammül edemedi. Pakistan Halk Partisi’nin kurucusu olan Butto, 1971-1973 yılları arasında Pakistan Cumhurbaşkanı ve 1973-1977 yılları arasında da başbakan olarak görev yaptı. 1977 yılında ABD uşağı General Ziya ül Hak tarafından gerçekleştirilen Amerikancı gerici askeri darbeyle iktidardan indirildi ve tutuklandı. 1979 yılında yine ABD’nin direktifiyle idam edildi.

General Ziya ül Hak 1978’de cumhurbaşkanlığını ilan etti ve 1988’e kadar ülkeyi askeri rejimle yönetti.17 Ağustos 1988’de içinde ABD büyükelçisi Arnold Raphel, Pakistan Genelkurmay Başkanı ile 27 kişinin daha bulunduğu uçağının sabotaj sonucu düşürülmesiyle öldü.

İşte bu Amerikancı, faşist, halk düşmanı Ziya ül Hak zamanında “Yeşil Kuşak Projesi” en azgın biçimde uygulandı. Pakistan’ın Peşaver Eyaletinde Ortaçağ eğitimi veren, Komünizm düşmanlığını dini bir zorunluluk olarak empoze eden binlerce medrese, meşhur adıyla Peşaver Medreseleri kuruldu ya da bu medreseler sayıca zirveye tırmandırıldı.

Afganistan’da Sosyalist Muhammed Necibullah rejimini yıkan Ortaçağcı gruplar (Mücahitler) mezhepsel ve etnik farklılıklardan dolayı (ki, Ortaçağcı güçler için bu kaçınılmazdır) birbirine düşünce, yukarıda da değindiğimiz gibi, Afganistan büyük bir kaosa sürüklendi, cehenneme döndü. Amerika’nın Peşaver Medreselerinde Ortaçağcı ideolojiyle doktrine ettiği ve örgütlediği Taliban (Öğrenciler) silahlandırılarak Afganistan’a sürüldü, ABD tarafından. Taliban, etkili olduğu her bölgede bu çok başlılığa son vererek sonunda tüm Afganistan’a egemen oldu. Ganimet savaşlarından bizar olan Afganistan Halkı, Taliban’ı bir kurtarıcı ya da ehveni şer olarak karşıladı.

Böylece Amerika, Afganistan’daki hedeflerini gerçekleştirmiş oldu.

Fakat 11 Eylül 2001’de yine Amerika’nın Sovyetlere ve Afganistan Halk Cumhuriyeti’ne karşı savaşmak üzere Afganistan’da yarattığı bir “Mücahit” örgüt olan El Kaide, Amerika’daki İkiz Kuleler’e saldırdı. Bu saldırıda binlerce Amerikalı öldü. Ve ABD hamamın namusunu kurtarmak için Afganistan’ı işgal etti. Tabiî NATO’yu da bu işgale ortak etti. Ve yine tabiî ki Türkiye de NATO gücünde yer aldı. Gerçi muharip bir görev üstlenmedi Türkiye. Ama lojistik görevler üstlendi. 20 yıl süren bu işgalden sonra ABD ve NATO Afganistan’da yenildi. Tabiî bunun bir parçası olarak Tayyipgiller de yenildiler.

Fakat daha önce değindiğimiz gibi Amerika Afganistan’da kaybederken bile kazandı. Bizim Tayyipgiller ise gerçek anlamda yenildiler.

 

Türkiye’deki“Yeşil Kuşak Projesi”nin

örgütlenişine kısa bir bakış

Menderes Hükümeti 1952’de NATO’ya girmekle iki belayı Türkiye’nin başına sardı:

Birincisi: SÜPER NATO denilen, kanunlar ve anayasa üstü gizli bir örgütün ABD tarafından kurulmasını ve finanse edilmesini kabul etti. Türkiye’de bunun adı Kontrgerilla’dır. Askerin ve polisin içinde örgütlenen bu kanun dışı cinayet örgütünün siyası ayağı ise MHP’dir. CIA yöntemleriyle cinayetler işleyen Kontrgerilla, Türkiye’de 1960 Politik Devrimi’nden sonra hızla gelişen Sosyalist Hareketi ve Sosyalist Kültürü ortadan kaldırmak için bir araç olarak kullanıldı. Tek tek aydınların öldürülmesi (Doğan Öz, Bedreddin Cömert, Abdi İpekçi vb. vb…), devrimci öğrencilerin tek tek ya da topluca katli (16 Mart Katliamı vb.), Balgat, Maraş Katliamı, Çorum, Malatya Katliamları gibi toplu kıyımlar hep bu CIA örgütlenmesinin eseridir.

İkincisi: Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.”, diyerek kapattığı tekkeleri, zaviyeleri yasal olarak açamasa da fiilen çalışmalarına göz yumdu DP iktidarı. Hatta bu gerici yuvaları, bizzat hükümet tarafından kimi zaman açıktan, çoğunlukla gizli olarak desteklendi. Örneğin Tayyipgiller’in idolü Ortaçağcı Necip Fazıl Kısakürek, Menderes’in örtülü ödeneğinden beslendi. 1950’li yıllarda kurulan Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti vb. örgütlenmelerle ABD’ye hizmete hazır, Ortaçağcı güçler devşirildi. Bu örgütler ve gizli çalışan tarikatlar ve sayıları hızla arttırılan İmam Hatip Liseleri, Türkiye’de belki Pakistan’dan önce Kurulmuş “Peşaver Medreseleri”dir. Menderes kendini bu gerici havaya o kadar kaptırdı ki, Meclis’te DP Milletvekillerine hitabında; “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz”, deme cüretini bulabildi kendinde.

1960’lı yıllarda Yeniden Milli Mücadele ve Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) vb. Ortaçağcı örgütler, bugünkü ABD hizmetkârı AKP’giller’in örgütlediği diğer “Peşaver Medreseleri”dir. Öyle ki, 16 Şubat 1969’da ABD 6’ncı Filo Askerlerini denize döken devrimci öğrencilere karşı ABD 6’ncı Filo’sunu savunan bunlardır. Hem de ruhunu ABD’ye satmış bu güruh, önce 6‘ncı Filo’yu Kâbe tutarak namaz kılmış, sonra da devrimcilere ucu çivili sopalarla, bıçaklarla saldırmıştır. Bu saldırıda Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç katledilmiş ve yüze yakın devrimci yaralanmıştır. Ve o gün Türkiye Tarihine Kanlı Pazar olarak geçmiştir.

İşin özeti: ABD, “Yeşil Kuşak Projesi” adını Jimmy Carter döneminde, 1977 yılından itibaren dillendirmiş olabilir fakat olaylarca bakıldığında “Yeşil Kuşak Projesi” süreci, Türkiye’de 1952’de NATO’ya girmemizle başlamıştır.

 

27 Mayıs Politik Devrimi’nin önemi

Akla şöyle bir soru gelebilir:

Pekiyi ama Türkiye’de niçin Afganistan’daki gibi Ortaçağcı güçler iktidara gelmedi.

Bu sorunun cevabı yukarıdan beri verilmektedir. Türkiye’deki AKP iktidarının ideolojik olarak Afganistan’daki Taliban’dan bir farkı yoktur. Sadece Medreselerinin isimleri ve mekânları farklıdır. Nitelikleri aynıdır. Aynı Ortaçağcı eğitimden geçirilmiş, aynı dünya görüşüne sahiptirler.

Zaten bizzat Tayyip kendi söylüyor. Taliban Afganistan’ı ele geçirirken ABD Başkanı Biden’ın emirleri doğrultusunda Kabil Hava Alanı’na Mehmetçik’i ABD çıkarları için nöbetçi yapmak isterken (tabiî cümlelerin belagatinden anlaşılacağı üzere prompter olmaksızın) aynen şöyle konuşuyor:

“Çünkü Türkiye, onun inancıyla alakalı ters bir yanı yok. Ters bir yanı olmadığı için de onlarla bu konuları daha iyi görüşeceğimize, anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum.”

Elhak Tayyip’in bu sözü (belagati ayrı tutulursa) son harfine varıncaya kadar doğrudur.

Pekiyi bizde niye Taliban gibi Ortaçağcılığı hem görünümünden hem de yaptıklarından belli olan bir yapılanma yok? Niçin bizimkiler modern görünümlü, kravatlı, takım elbiseli? Dış görünüşleri farklı olduğuna göre acaba içleri de farklı olamaz mı?

Kestirmeden gidelim: Olamaz…

Bizdeki fark tarihimizin iki parlak, aydınlık olgusundan gelir:

Birincisi: Kuvayimilliye’dir. Birinci Kurtuluş Savaşı’mız yalnızca yedi düvele karşı verilmemiştir. Hatta dış düşmandan önce iç düşmana (gericiliğin temsilcisi Sultan’a ve onun destekçisi Tefeci-Bezirgân ağalara) karşı verilmiştir. Ve bu savaşta en büyük destek Sovyetler Birliği’nden ve onun önderi Lenin’den gelmiştir. Cumhuriyet sonrası yatırımlar da Sovyetler’in büyük maddi, manevi teknik destekleriyle olmuştur. Böyle bir ülkede antikomünizm yapmak ve başarılı olabilmek zaman almıştır. Fakat 1950’den sonra ülkemiz, yerli Antika-Modern Parababalarının marifetiyle kayıtsız şartsız Amerika’nın güdümüne girince, hızla Sovyet düşmanlığı yayılmıştır. Sovyetler’e düşmanlığı tam oturtabilmek için bilim düşmanlığı da gerekmiştir. O yüzden bilim düşmanı Ortaçağcı düşünceleri yayan, halklarımızı antikomünizmle doktrine eden örgütlenmeler, en ücra köye uzanıncaya kadar yaygınlaştırılmıştır. Zaten emperyalizm denen soygun düzeni, girdiği ülkedeki en gerici sınıflarla ittifak yapılarak ve halklar o sınıfların ideolojileriyle zehirlenerek yürütülebilir. Türkiye’de de öyle olmuştur.

İkincisi: 27 Mayıs Politik Devrimi’dir. Kuvayimilliye Gelenekli Ordu Gençliği, Türkiye’yi Ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyen Antika Tefeci-Bezirgân ve Modern Finans-Kapital gericiliğine ancak 10 yıl tahammül edebilmiştir. Genç subaylar, 27 Mayıs günü yıkılmaz gibi görünen DP iktidarını alaşağı etmiş, Kuvayimilliye Geleneğini bir rönesansa uğratmıştır. Bu girişim sayesinde gericilik, bir kez daha geri çekilmek zorunda kalmıştır. Fakat altta güreşmenin uzmanı Tefeci-Bezirgânlık, alttan alta örgütlenmesine devam etmiştir. ABD’nin sınırsız desteğiyle, gerici-faşist 12 Mart, 12 Eylül darbeleriyle gerici örgütlenmelerin önü iyice açılmış; 2002 yılında ise Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcisi AKP kadroları iktidara getirilmiştir. Ve Türkiye adım adım Ortaçağ karanlığına doğru çekilmeye başlanmıştır. Önce FETÖ ile birlikte, sonra FETÖ’süz fakat FETÖ yöntemleriyle (daha doğrusu CIA yöntemleriyle) Türkiye Ortaçağa doğru sürüklenmektedir. Son bir örnekle gidişatı göze batırmış olalım:

Adli Yıl Açılış Töreni ve buna denk getirilen Yargıtay Binasının açılış töreni bile artık başrole Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çıkarılmadan, eller havaya açılarak dualar okunmadan, yani Ali Erbaş tarafından kutsanmadan yapılamıyor. Subay ve Astsubayların mezuniyet töreninde de aynı ayin yürürlüğe sokuluyor. Ve son bomba: Diyanet İşleri Başkanlığının Devlet Protokolündeki yeri 52’nci sıradan, tam 40 basamak atlayarak, 12’nci sıraya çıkıyor. Genelkurmay Başkanını bile solluyor.

Artık köyde kentte toplum önderleri öğretmenler, aydın insanlar değil, imamlardır. Bu iktidara kalsa hayatımızın tamamını; İran’da Mollaların, Afganistan’da Taliban’ın belirlediği gibi, imamlar, şeyhler düzenleyecek.

Ama işte buraya kadar!.. Burası Türkiye… Burada Taliban gericiliğini oturtmak öyle kolay değil…

Burada Kuvayimilliye gelenekli yurtsever halklar var…

Kuvayimilliye’nin “Ya istiklal! Ya ölüm!” şiarını benimseyen Sosyalist Gelenekli Gençlik var…

Ne kadar engellenmiş, örgütsüz bırakılmış olursa olsun belli bir sınıf bilinci oluşturmuş İşçi Sınıfı var…

Ve bu ülkede;“Vatan aşkını söylemekten korkmaktansa ölmek yeğdir” diyen Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencileri, Halkın Kurtuluş Partisi militanları var…

Halkın Kurtuluş Partisi var…