“Yükseköğretim Reformu Cumhurbaşkanlığı Politika Belgesi Taslağı” ile AKP’giller neyi hedefliyor?

03.07.2020
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

12 Eylül Faşist Darbesinin ardından üniversitelerimizin başına Parababaları iktidarı tarafından musallat edilen YÖK ile, o günden bu yana üniversitelerimizde özerklik, bilimsellik, demokratiklik, kamu yararına olma adına ne varsa yok edilmek istendi. YÖK’ün kuruluşunun ardından bir yandan laiklik, bilim ve demokrasi karşıtı uygulamalarla üniversiteler gericileştirilirken, diğer yandan da üniversitelerin kapısı hızla sermayeye açılarak, bilim ve eğitim ticarileştirildi. Bilim paylaşılan değil, alınıp satılan ticari bir mal haline getirildi; bilimselliğin ölçütü halkın, insanlığın yararına olmaktan çıkarılıp, Parababalarına ve onların kârlarına hizmet etme ölçüsü haline getirildi. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde kast sistemi yerleştirilerek, biat kültürünün gelişmesinin yolu açıldı. Dolayısıyla da bilimsel niteliklerinin hızla gerilediği kurumlar haline dönüştüler üniversiteler. Çünkü biat varsa bilim yok olur!

AB-D Emperyalistlerinin “Yeşil Kuşak”, “Ilımlı İslam” ve “Büyük Ortadoğu-ülkemiz bakımından Yeni Sevr” projelerinin hayat bulması için iktidara getirilen ve 18 yıldır bu doğrultudaki uygulamaları yoluyla Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını kerte kerte yok eden Ortaçağcı AKP’giller tarafından, üniversitelerimiz  “Dindar ve Kindar” nesil yetiştirme projesinin çok önemli bir parçası olarak ele alındı. Bu nedenle onlar da YÖK üzerinde önemle durdular. Geçen süre zarfında, Rektör atamaları ve Üniversiteler Arası Kurul’da görev değişikliği ile ilerleyişlerine ve çıkarlarına direnç noktası oluşturan önemli mevziler ele geçirildi Ortaçağcılar tarafından. Ve daha önce de dile getirdiğimiz gibi 12 Eylül Faşizminin YÖK yasası bile ‘bol’ geldi “ülkesini pazarlamakla mükellef olan” Muaviye-Yezid, CIA-Pentagon İslamı’nın iktidardaki savunucularına.

Atadıkları her YÖK başkanı eliyle, bu ‘bolluğu’ giderecek yeni uygulamalar yürürlüğe kondu. Laik-Bilimsel-Demokratik-Parasız bir üniversitenin son kırıntılarını da ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar. Üniversiteleri bir yandan Ortaçağcılaştırıp, Peşaver Medreselerine çevirirken, öte yandan da yerli-yabancı Parababalarının; AB-D Emperyalizminin emrine amade kurumlar haline getirmekteler. Bu süreçte, başımıza musallat edilen YÖK belası da kesmemekte AKP’giller’i.

Bu nedenle, Ortaçağcı AKP’nin reisinin başkanlık sistemine geçmesinin ardından oluşturulan “Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulları” arasında “Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu” adı altında bir bela daha sarılıyor üniversitelerimizin başına.

10/7/2018 – 30474 tarih ve sayılı Resmî Gazete’de Kurul’un görev ve yetkileri şöyle tanımlanmakta:

“Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu MADDE 24- (1) Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulunun görev ve yetkileri şunlardır: a) Türkiye’nin hedefleri doğrultusunda eğitim ve öğretim faaliyetleri ile ilgili politika önerilerinde bulunmak, b) Yükseköğretim strateji ve amaçlarının belirlenmesi ve geliştirilmesi ile ilgili politika önerilerinde bulunmak, c) Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin uygulanmasına yönelik çalışmaları izlemek, ihtiyaç analizi geliştirerek faaliyetlerin geliştirilmesi için politika önerileri oluşturmak, ç) Kalite, eşitlik ve etkililik ilkeleri ile millî ve toplumsal değerlere dayalı bir eğitim sistemi oluşturmak amacıyla politika önerileri geliştirmek, d) Üniversitelerde açılacak fakülte ve bölümlerle ilgili ihtiyaç analizi yaparak stratejik planlamayla ilgili öneriler sunmak, e) Ülkenin işgücü planlamasını dikkate alarak eğitim ve öğretim konusunda politika önerileri oluşturmak, f) Avrupa Birliği eğitim ve gençlik programlarının uygulanması ile ilgili genel politikaların belirlenmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla çalışmalar yapmak, g) Mesleki ve teknik eğitim programlarının uygulandığı her tür ve derecedeki örgün, yaygın ve çıraklık eğitimi, mesleki ve teknik eğitim okul ve kurumları ile işletmelerde yapılacak mesleki eğitimin; planlanması, geliştirilmesi ve değerlendirilmesi konularında politika önerileri geliştirmek.”

Peki bunları gerçekleştirmekle görevli olan kurulda kimler yer almakta? Bir de bunlara bakalım. Özgeçmişler hayli kabarık ama biz konumuz bakımından önemli olan yönlere vurgu yapalım:

Prof. Dr. Abdullah Atalar: ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümünden mezun. Bilkent Üniversitesi Rektörü ve Bilkent Holding Yönetim Kurulu başkanı.

Prof. Dr. Ahmet Cevat Acar: Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Başkanlığı görevi yapar. Kamu Hakem Kurulu Yedek Üyesi. İÜ Kariyer Geliştirme Merkezi Yönetim Kurulu, İstanbul Teknokent AŞ Denetim Kurulu, İstanbul Finans Merkezi Danışma Kurulu, ÇASGEM Danışma Kurulu ve ÇSGB İş Sağlığı ve Güvenliği Danışma Kurulu üyesi olarak  da görevleri bulunmakta.

AKP’giller’in kamu alanında yandaş-sen’liğini yapan, kamu çalışanlarının ekonomik haklarını AKP iktidarının ekonomik politikalarına yiyim ettiren, ülkedeki Ortaçağcı gidişe payandalık yapan Memur-Sen’in genel başkanlığından, iktidara yaptığı hizmetleri karşılığında meclisin ceylan derili koltuklarına sıçratılan tescilli Ortaçağcı Ahmet Gündoğdu.

Kemal Şamlıoğlu: 1999 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Programından mezun olur. 2016 tarihinde Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak göreve başlar, bu görevinden Ağustos 2018’de alınır. Ama kurul üyeliği ile yeniden taltif edilir.

Prof. Dr. Öktem Vardar: Lisans Eğitimini Robert Koleji Makine Mühendisliği alanında yapar. 1975-2004 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde görev alır. 2010-2011 yılları arasında Magna Charta Gözlemcilik Konseyi Genel Sekreterliğini yürütür. Vardar, TED Üniversitesinin ilk rektörüdür.

Selçuk Pehlivanoğlu: TED Ankara Koleji’nden mezun olur. 1987 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirir. Halis sermaye partisi ANAP’ta 1993 yılından başlayarak siyaset yapar. 2003’ten bu yana Türk Eğitim Derneği (TED) Genel Başkanlığı görevini sürdürmekte.

Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu: Haziran 2015’ten bu yana Yükseköğretim Kurulu Kurum Danışmanı, Aralık 2015’ten bu yana Yükseköğretim Kalite Kurulu Üyesi, İslam Ülkeleri Bilim Atıf Merkezi Üyesi, Eylül 2018’den bu yana Eskişehir Teknik Üniversitesi Rektörüdür.

Prof. Dr. Umran S. İnan: Elektrik Mühendisliği lisans ve yüksek lisans eğitimini 1972 ve 1973 yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ), doktora eğitimini ise 1977 tarihinde Stanford Üniversitesinde 1977 tarihinde tamamlar. 2009 yılından bu yana Koç Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Yavuz Atar: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olur. Ortaçağcılığı tescilli bir isim. AKP’giller’in 2007 yılında anayasa taslağı oluşturmak için kurduğu Ergun Özbudun başkanlığındaki heyetin içinde yer alır. 2010 yılında YÖK üyesi olarak, 2014-2016 yılları arasında YÖK Başkan Vekili olarak atanır. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı da yapan Atar’ın sicili hayli kabarık. Bilindiği üzere Atar’ın FETÖ bağlantısı gündem olmuş,  FETÖ bağlantılı yayınevi Mimoza Yayınları’na ortaklığı basında yer almıştı.

Üniversitelerimize son kılıç darbesini birlikte vuracak olanlar kimlerden derleşik?

AB’cilerden, Siyasal İslamcılar-Ortaçağcılardan, Patronların temsilcilerinden.

Görüldüğü üzere kurulu oluşturan üyelerin kimlikleri, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik düzen ve siyasi yapılanma ile onun temelindeki sınıfsal yapıyı öyle güzel ortaya koyuyor ki. Ekonomi, ABD-AB Emperyalizmine göbekten bağımlı yarısömürge kapitalizmi. Sınıfsal yapı; Modern (Finans-Kapital) + Antika (Tefeci-Bezirgân) Sermaye ittifakı.

Şimdi bu kimliklerden müteşekkil kurul toplanıyor, görev ve yetkileri çerçevesinde üniversitelere ilişkin öneriler(!) geliştiriyor ve bunları da  “Yükseköğretim Reformu Cumhurbaşkanlığı Politika Belgesi Taslağı” adı altında AKP’giller’in reisine sunuyor (https://www.birgun.net/haber/universite-yonetimlerine-akademi-disindan-kurul-305407, http://www.bursadabugun.com/haber/yuksekogretim-reformu-politika-belgesi-tamamlandi-1303314.html).

Neler mi var bu metinde?

Okuyalım:

“(…) devlet üniversitelerine bağlı meslek yüksekokullarının her bölgede kurulacak olan “Bölgesel Mesleki Eğitim Üniversiteleri” bünyesinde yeniden yapılandırılması, Bölgesel mesleki Eğitim Üniversitelerinde yönetim, planlama, müfredat geliştirme ve mezunların istihdamı süreçlerinin başta sanayi ve iş dünyası olmak üzere, ilgili paydaşlarla birlikte yürütüldüğü, izlendiği ve değerlendirildiği bütünleşik bir anlayış çerçevesinde üniversite konseyi/ mütevelli heyeti tipi yönetim yapısının oluşturulması ve meslek yüksekokullarında her önlisans programının en az bir sektörel destekçisinin bulunması gibi çeşitli prensiplere yer verilmiştir.

“Kurulumuz yükseköğretimde çeşitlenen öğrenci profili ve bunların farklılaşan taleplerini karşılayacak, ülkenin teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişimine katkı sağlayacak, piyasaların çeşitlenen işgücü ihtiyacına cevap verecek, istihdamı arttıracak, artan rakabete uyum sağlayacak ve kalite artışını beraberinde getirecek çeşitliliğin sağlanabilmesi için üniversitelerin farklılaşma konusunda teşvik edildiği, seçilen farklılaşma stratejileri çerçevesinde desteklerin sağlandığı özendirici ve kolaylaştırıcı bir yapı tesis edilmesi hususunda temel prensipler belirlemiştir.

“Bu kapsamda Belgede üniversitelerin kendi yapısını/sistemini tanımlaması ve geliştirmesine imkân sağlanması için 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu da dâhil olmak üzere, hukuki ve idari düzenlemelerin yeniden ele alınması, üniversitelerin hukuki ve mali statü açısından; devlet, vakıf ve özel, misyonlarına göre; eğitim, araştırma, topluma hizmet ve mesleki eğitim odaklı, kapsam açısından ise; tematik, sınırlı alanda uzmanlaşmış ya da çok yönlü üniversite olarak yapılandırılması ve üniversitelerin faaliyetlerini kurumsal kimliklerine uygun olarak geliştirmelerinin teşvik edilmesine ilişkin temel prensiplere yer verilmiştir.

“(…) üniversitelerin yönetimi konusunda oluşturulan modelde; Tüm devlet üniversitelerinde üniversite konseylerinin oluşturulması ve üst yönetimin konsey ile rektörden oluşması, konsey üyelerinin üniversitenin misyonuna uygun olarak toplumla ve ilgili sektörlerle etkileşimini kuvvetlendirecek biçimde üniversiteye destek olmuş, hizmet etmiş, ülkenin kültür, sanat ve iktisadi hayatına temayüz etmiş, toplumla üniversite arasında köprü kurabilecek kişiler arasından atanması önerilmektedir.

“(…) rektör ve üst yönetim başta olmak üzere tüm atama/görevlendirme süreçlerinin üniversitenin misyonu, kurumsal kimliği ve hedeflerine uygun olarak yürütülmesi, kurumun sürekliliğine ve gelişmesine katkı sağlayacak yöneticilerin, paydaş görüşleri dikkate alınmak suretiyle belirlenmesi hususlarında temel prensiplere yer verilmiştir.

“Belgede; çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verilebilirlik, çıktı ve performans odaklılık, yarışmacı anlayış, çok kaynaklı gelir yapısı, kalite güvencesi, öğrenci merkezli eğitim, bilim insanı yetiştirme, performans geliştirme ve liyakat temellilik, bilimsel ve akademik özgürlük, araştırma geliştirme ve yenilikçilik, yaşam boyu öğrenme yaklaşımı ve uluslararasılaşma prensipleri çerçevesinde küresel ölçekte rekabet edebilir, katma değer yaratan, modern bir yükseköğretim sistemi tesis etmenin yanında, ülkemizi hedeflerine taşıyabilecek, ulusal ve uluslar arası düzeyde girişimci olabilecek ve istihdam edilebilirliği yüksek olan 21. yy becerilerine sahip, çok yönlü gelişimini önemseyen ve üretken bireylerin yetiştirilebilmesine yönelik olarak temel politika önerileri ortaya konulmuştur.”

(https://twitter.com/CBegitimogretim)

 

Yukarıdaki metinde, aslı astarı olmayan-olması da mümkün olmayan tumturaklı lafları (bilim, bilimsellik, özerklik, liyakat, akademik özgürlük vb.) bir tarafa bırakacak olursak; ifade edilenlerin aslı şudur: “Biz, üniversite adına, üniversitede kamusallık adına ne kalmışsa artık onlar da özel ve de güzel(!) sermayenin yönetimine-hizmetine ve de denetimine verilmelidir diyoruz. Üniversitelerin tam teşekküllü ticari kuruluşlar haline gelmesi için, ‘Holding üniversiteler’e dönüşmesi için, bu konuda üzerimize düşenleri yerine getirebilmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Şimdiye kadar bu konuda planlanıp da uygulamada eksik kalanları tamamlamaya uğraşıyoruz.”

Tabiî bu söylenilenler yeni de değil. AKP’giller’in 2011-2014 yılları arasında YÖK Başkanlığını yapmış olan Gökhan Çetinsaya döneminde hazırlanan yasa taslağında yer alan ve amacı üniversiteleri Parababaları düzenine amade kılmak olan hedeflerin katmerlendirilmiş hali. O tasarıda da Çeşitlilik;  kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, performans değerlendirmesi ve bilimsel rekabet, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı ve kalite güvencesi amaç ve ilkeler arasında sıralanmaktaydı.

“Çeşitlilik” adı altında üniversiteler “Kurumsallaşmış” ve “Kurumsallaşmakta Olan” diye iki kategoriye ayrılıyor ve bunların ölçütleri belirleniyordu. Tasarıya göre kurumsallaşmış üniversiteleri “konseyler” yönetiyor, konseyin içinde sermayenin yer almasının yolu açılıyor, üniversite-sanayi işbirliği adı altında bilim, alınan-satılan-pazarlanan bir meta haline getiriliyor, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı adı altında, üniversitede kamu yararına, kamusallık adına ne varsa ortadan kaldırmanın planı yapılıyordu. Biz o günlerde de tasarının “çeşitlilik” adı altında üniversiteleri parçalama, ayrıştırma amacı güttüğünü, bu ayrımın ölçütünün de üniversitenin ne kadar sermayenin güdümüne girmiş olması olduğunu vurgulamıştık.

“Hesap verebilirlik ve kalite güvencesi” adı altında da üniversitelerimiz “çokuluslu kalite kuruluşlarının denetimine” tabi tutuluyor, böylelikle ülkemiz yükseköğretiminin emperyalizme koşulsuz pazarlanması tasarıya göre yasallaşmış oluyordu.

Demek ki Garp Cephesinde satışlar bakımından değişen bir şey yok! Üniversiteler yine çeşitlilik adı altında ayrıştırılıyor, parçalanıyor. Bu sefer tüm devlet üniversitelerini konseyler yönetiyor ve konseylerde sermaye temsilcilerinin “saygın” kimlikleriyle yer alarak üniversiteleri “saygın şirketleri” olarak yönetmelerinin yolu açılıyor.

Çetinsaya döneminden bu yana yapılamayanları gerçekleştirmek, başkanlık zırhının kuşanıldığı günümüzde daha kolay hale geliyor. Uzun lafın kısası, ordunun, yargının, hukukun ve dahi hele de şu Korona salgını sürecinde ortaya çıktığı gibi, sağlık bakanlığının izleyeceği politikaların bile reisin iki dudağı arasına bağlandığı,  bilim kurulunun “ne biliim” kurulu haline dönüştürüldüğü günlerde, üniversitelerin katledilmesi yolundaki son hamleleri yapmak daha da kolay hale geliyor.

Hal bu iken üniversiteler yine sessiz, yine suskun!

Ya Eğitim Bilim çalışanlarının örgütlülükleri? Onlardan ses çıkıyor mu?

Hayır! Çünkü Kamu Emekçileri açısından bakıldığında da ülkemizde bir sendikalar faciası yaşanıyor. Ses çıkaracak bir örgütlülük yok ortada.

Ama hep dediğimiz gibi, bu devran böyle gitmeyecek. Biliyoruz ki üstümüze çöreklenen Antika-Modern Parababaları düzenini mutlaka yok edeceğiz. Demokratik Halk İktidarını kuracağız.

İşte o gün, Demokratik Halk Üniversitelerimizin her biri insanlığın yolunu aydınlatan birer devrim meşalesi olacak.