Sınıf Savaşımını ve İşçi Sınıfının Tarihsel Misyonunu Bulanıklaştırma Çabasındaki En Sinsi Emperyalist Tezler (4): “Neo Marksizm”in Halk Düşmanı Yüzü ve Toplumu Atomlarına Kadar Parçalama Teorisi
Orhan Sur
Bilindiği gibi egemen sınıflar; Modern Toplumun sosyal sınıflara parçalanmış olduğu ve bu sınıfların antagonist bir çelişki içinde bulunduğu, bu çelişkinin barışçıl biçimde aşılmasının mümkün olmadığı, kısacası toplumun olumlu yönde ilerleyebilmesinin tek yolunun “Sınıflar Savaşı” ve bu savaşın İşçi Sınıfının zaferiyle sonuçlanması olduğu gerçekliğini Emekçi Kitlelerin bilincinden kazımak için ellerinden geleni yapar.
Oysa yazı dizimizin daha önceki bölümlerinde Marks-Engels ve Kıvılcımlı Usta’lardan yaptığımız aktarmalarla da netçe ortaya koyduğumuz gibi; Modern Toplum, durumları ve çıkarları birbirine taban tabana zıt iki sosyal sınıftan oluşmaktadır: Bir yanda işgücünü Parababalarına satarak ölmeyecek kadar, bir başka deyişle bir sonraki işgününe hazır hale gelmek için ihtiyaç duyduğu yaşamsal malzemeleri elde etmesine yetecek kadar ücretle çalışan ve sayısal anlamda toplumun ezici bir çoğunluğunu oluşturan İşçi Sınıfı yani Proletarya bulunmaktadır. Diğer tarafta ise emekçilerin ürettiği metalar üzerinden artıdeğer sömürüsü yapan, toplumsal üretim araçlarına bireysel olarak el koyan ve çok küçük bir azınlıktan ibaret olan İşveren Sınıfı yani Burjuvazi yer almaktadır.
Genellikle “sosyolog” kisvesine bürünmüş burjuva ideologları, Marksizm-Leninizmin ortaya koyduğu bu bilimsel gerçekliği örtbas edebilmek için türlü yöntemlere başvurmaktadır. Bu yöntemlerin en toksik olanlarını geçtiğimiz bölümlerde anlatmaya çalışmıştık. Ancak emperyalizmin “bilim insanı” görünümlü şarlatanları için tek yöntem, sosyal sınıfların inkârı değildir tabiî ki. Emekçi kitlelerle bir avuç Parababası arasındaki eşitsizliklerin inkâr edilemeyecek, gizlenemeyecek kadar ayyuka çıktığı Emperyalizm Çağında mızrağı çuvala sığdıramayan bu sözde teorisyenler, bu kez sınıflar gerçeğinin inkârının tam tersi bir yönteme sarılırlar: Evet, sosyal sınıflar vardır ama öyle Marks-Engels’in iddia ettiği gibi toplum iki zıt sosyal sınıftan oluşmaz. Onlara göre toplumsal üretimin her bir sektörü, her bir işkolu, hatta her bir meslek dalı kendi başına ayrı bir sosyal sınıfı ifade etmektedir.
Bu şarlatanların çabaları kısaca şöyle özetlenebilir: Madem sosyal sınıflar gerçeğini inkâr edemiyoruz, o halde toplumu atomlarına kadar parçalayalım. Sosyal sınıf mı istiyorsunuz? Alın size istemediğiniz kadar sınıf. Bizde sınıftan bol ne var…
Burjuva ideologların bu çabaları, sosyal sınıflar gerçeğinin tam anlamıyla karikatürize edilmesi, çarpıtılması, içinin boşaltılmasından ibarettir. Bu çabalar özellikle Batı Toplumlarında öyle bir kafa karışıklığı yaratmaktadır ki iş bazen trajikomik bir aşamaya ulaşır. İşte bu trajikomediye dair bir örnek:
***
2001’in Mart ayında, BBC Radyo 4’teki Today programında, Britanya nüfus sayımında kullanılmış yedi-kategorili yeni sınıf şemasını tartışan bir haber yapıldı. Dinleyiciler, hangi sınıfa dâhil olduklarına bakmaları için BBC’nin web sitesine davet edildi. Birkaç gün içerisinde site 50.000’in üzerinde tıklandı ki bu türden bir başlık için bu bir rekordu. Demek ki Britanya nüfusunun en azından BBC sabah haberlerini dinleyen kesimi açısından sınıf, göze çarpan bir mesele olmaya devam etmektedir.
Radyo yayınında çok sayıda insanla da görüşüldü. Bir polis dedektifi; kendisinin doktorlar, avukatlar ve şirketlerin başmüdürleri ile birlikte sınıf I’de sınıflandırıldığı kendisine anlatıldığında cevaben; “Şimdi bu, benim bahçe işleriyle uğraşmaya giderken beyaz tenis kıyafetleri giymem gerektiği anlamına mı geliyor? … Ben kendimi onlarla sosyal ya da ekonomik olarak aynı sınıfta görmüyorum”, dedi. Ardından, yeni nüfus sayımı kategorilerini tasarlayanların başında gelen Essex Üniversitesi profesörlerinden David Rose’la gerçekleştirilen “canlı sohbet”te pek çok insan, bu şemaya veryansın etmek için yayına bağlandı. Bir kamyon şoförü, son derece beceri gerektiren bir iş yaptığını ve işini yaparken yeni enformasyon teknolojilerini ve bilgisayarları kullanması gerektiğini söyleyerek sınıf VII’de kategorize edilmeye karşı çıktı. David Rose, buna karşı sunduğu açıklamada, bu sınıflandırmanın, işlerin gerektirdiği beceri düzeyine göre değil iş sözleşmesinin ve çalışma koşullarının yapısına göre oluşturulduğunu söyledi ve kamyon şoförleri de hemen her zaman güvencesiz çalışma koşullarına sahipti. Yayına bağlanan bir başkası ise şöyle soruyordu: “Eğer ‘Beş’ ya da ‘Yedi’de iseniz, bir dayanışma duygusuna ve bilince nasıl sahip olabilirsiniz? Komünist Manifesto’yu Essex Üniversitesi’nin yazdığını tahayyül etsenize? ‘Bugüne kadarki tüm [sınıflı] toplumların tarihi, 1 ve 2’nci sınıf grupları ile 3’ten 7’ye sınıf grupları arasındaki küçük ölümcül savaşların [mı] tarihidir? Bu kulağa aslıyla aynı gibi mi geliyor? (Erik Olin Wright, Sınıf Analizine Yaklaşımlar, NotaBene Yayınları, 1. Baskı, s. 11)
***
Bu bir yönüyle komik ama bir yönüyle de son derece acıklı hikaye, aslında Emperyalizm Çağında, üstelik de “Bilimin ve Kültürün Beşiği” diye yutturulmaya çalışılan Batı Ülkelerinden birinde, İngiltere’de yaşayan insanların ne denli koyu bir cehalet içinde olduğunu göstermektedir. Bunun Marksist-Leninist Literatürdeki karşılığı tam olarak “sınıf körlüğü”dür.
Dikkat edilirse, Essex Üniversitesi’nin yaptığı “Yedi Sınıflı” şema, İngiliz Emekçileri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanıyor ve BBC Radyo 4’te konuya ilişkin yapılan programın ardından BBC’nin internet sitesi birkaç gün içinde 50 binden fazla tıklama alıyor. Hem de internetin günümüzdeki kadar yaygın olmadığı 2001 yılında…
Bu neyin göstergesidir?
Aslında insanlar, dahil oldukları sosyal sınıflara yönelik büyük bir ilgi beslemektedir, ki kapitalist üretim yordamının çarkları arasında ezilen insanlar için (Batı’da dahi olsa) bu durum kaçınılmazdır. Çünkü o cehennemi bütün hücrelerinde hissetmektedir insanlar. Dolayısıyla el yordamıyla da olsa çeşitli arayışlara yönelmektedirler. Ancak ne yazık ki yukarıda aktardığımız trajikomik olayda görüldüğü gibi, üniversitelerdeki kürsü ötülgenleri ya da şimdiye kadar birçok kez altını çizdiğimiz gibi emperyalizmin dolgun maaşlı ideologları, eskiden beri Marksizm-Leninizmin sosyal sınıf tanımlamasını tahrif etmeyi görev edinmişlerdir. Dünyamızın bayır aşağı gidiş sürecini kapsayan özellikle 1991 sonrası dönemde bu şarlatanların zehirli tezleri ne yazık ki hem akademi dünyasında hem de siyasi arenada daha fazla karşılık bulmaktadır. ABD-AB Emperyalistleri ve onların emrindeki kukla yöneticiler, özellikle ellerinde bulundurdukları maddi olanak ve medya gücü sayesinde insanları Gerçek Bilim olan Marksizm-Leninizmden uzak tutmak için her yola başvurmaktadırlar. Dolayısıyla başta İşçi Sınıfı olmak üzere tüm Emekçi Kitleler, sınıf kavramının gerçek anlamından bihaber şekilde yaşamlarını sürdürmekte, Kapitalizm canavarının zulmü altında üretim sürecindeki rollerini yerine getirmektedirler.
Yukarıda aktardığımız olayı, yazdığı bir makalede nakleden Erik Olin Wright’ın bizzat kendisi de Gerçek Bilimin sınıf tanımını çarpıtmakla görevli bir “sosyolog”dur. 2019 yılında ölen bu ABD’li burjuva ideoloğu, tıpkı benzerleri gibi kendisini açık biçimde “Neo Marksist” olarak tanımlar ve “Analitik Marksizm” gibi ne idüğü belirsiz bir akım içerisinde gösterir. Bu hazret de günün modasına uyarak Marks Usta’yı “aştığını” iddia eder ve kendi ifadesiyle; “İki kutuplu sınıf şemasını yeterli bulmaz.” Bir kitabında şöyle yazar:
“Kendimi Marksist olarak görüyorum; ancak ahlâki bakımdan ikna edici ve ampirik olarak temellendirilmiş demokratik eşitlikçi bir toplum vizyonu geliştirme projesine bağlı bir Marksist.” (Erik Olin Wright, Envisioning Real Utopias, 2010, s. 10)
Gördüğümüz gibi kendisini “Marksist olarak gören” bu burjuva sosyoloğu, aslında Marksizmi “ahlâki bakımdan ikna edici” bulmuyor. Aynı zamanda bu hazret; Marksizmin “ampirik olarak temellendirilmiş, demokratik eşitlikçi bir toplum vizyonu”na sahip olduğuna da inanmıyor.
Böylelerine ne demeli?
Herhalde Marksizmi, daha Marks Usta hayattayken, tahrif eden şarlatanlara bizzat Marks Usta’nın kendi ağzından çıkan şu sözlerle seslenmeli: “Tanrı bizi böyle Marksistlerden korusun…”
Gelelim Marks’ı “aşan” bu şarlatanın sosyal sınıflar konusundaki zırva tezlerine.
Sizce bu burjuva ideoloğu toplumu kaç sosyal sınıfa ayırıyor olabilir? Üç mü, beş mi, yedi mi?
Erik Olin Wright, kendi ifadesiyle “ileri kapitalist toplumlar”ı tam 12 (on iki) sosyal sınıfa ayırıyor!
Eee, Marksizmin temel tezlerinden, toplumun Diyalektik ve Tarihsel Maddeci Yöntemle açıklanmasından vazgeçerseniz; toplumu on iki sınıfa da bölersiniz, yüz on iki sınıfa da bölersiniz. Halkımızın deyişiyle “Ağanın eli tutulur mu?..” Hazret Marks’ı aştıkça yeni sınıflar türetiyor, yeni sınıflar türettikçe Marks’ı aşıyor…
Ve 1985’te kaleme aldığı bir kitabında aynen şu ifadeleri kullanıyor:
“İleri kapitalist toplumlardaki sınıf yapısı, on iki sınıflı bir şemayla gösterilebilir.” (E. O. Wright, Classes, Verso Publishing, s. 46)
Şimdi Wright’ın hayalhanesinde yarattığı On İki Sınıflı Toplum Şemasına kısaca göz atalım. Wright, yukarıda aktarma yaptığımız kitabında bu on iki sınıfı şöyle sıralıyor:
1- Büyük kapitalistler
2- Küçük işverenler
3- Küçük burjuvazi (kendi hesabına çalışanlar)
4- Üst düzey yöneticiler
5- Orta düzey yöneticiler
6- Alt düzey yöneticiler/denetçiler
7- Üst düzey uzmanlar
8- Orta düzey uzmanlar
9- Alt düzey uzmanlar
10- Nitelikli işçiler
11- Yarı nitelikli işçiler
12- Niteliksiz işçiler
Gördüğümüz gibi Wright, ileri kapitalist toplumları neredeyse atomlarına kadar parçalıyor. Oysa bu kadar parçalı bir toplumsal yapı tasavvuru, kapitalizmin bizzat kendisiyle çelişmektedir. Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak insanlar, durumları ve çıkarları bakımından birbirlerinden uzaklaşmak şöyle dursun, daha da yakınlaşırlar. Bu durum Proletarya için geçerli olduğu kadar Burjuvazi için de geçerlidir. Bilindiği gibi Kapitalizmin gelişim sürecinde küçük üretmen, esnaf gibi toplumsal tabakalar hızla Proleterleşmişler ve İşçi Sınıfını nicelikçe devasa bir boyuta ulaştırmışlardır. Burjuvazi ise tekelleşmeyle beraber daha da küçülmüş, en kodaman kesimleri “Mali Sermaye” yani “Finans-Kapital” adlı zümreyi oluşturmuştur. Yani Kapitalizmin kendi gelişim yasaları toplumsal sınıfların sayısını artırmamış, tam tersine, insanları iki farklı uzlaşmaz kutupta toplamıştır. Kapitalizmin bizzat kendisi toplumsal sınıfları çeşitlendirmemiş, tersine, yalınlaştırmıştır. Bu gerçekliği Marks-Engels Ustalar günümüzden yaklaşık 178 yıl önce dahiyane biçimde ortaya koymuşlardır ve aradan geçen iki asra yakın zaman dilimi, Ustaların tespitinin doğruluğunu daha fazla gözler önüne sermiştir:
“Öte yandan, çağımızın, burjuva çağının ayırt edici bir özelliği vardır: Bu çağ, sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmıştır. Bütün bir toplum, iki büyük karşıt cepheye, birbiriyle dolaysızca karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa, burjuvazi ile proletaryaya her geçen gün daha fazla bölünmektedir.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Can Yayınları, s. 50)
Wright’ın toplumu on iki sınıfa bölme fantezisi, aslında sınıfın ne olduğuna dair şaşı bakışından kaynaklanmaktadır. Dikkat edersek Wright’ın “sınıf” olarak ifade ettiği kesimler arasındaki ayrımlar meslek, statü, gelir grubu, teknik beceri gibi kriterlere dayanan ayrımlardır. Oysa bu ayrımlar, söz konusu insan gruplarını ayrı bir sınıf haline getirmez, getiremez.
Bu noktada Lenin Usta’nın dupduru sınıf tanımını aktarmayı uygun görüyoruz:
“Sınıflar, birbirlerinden, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan (çoğu durumda yasalarla saptanan ve formüle edilen) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu elde etme tarzına göre ayrılan büyük insan gruplarıdırlar.” (Lenin, Collected Works, C. 29, s.421)
Açıkça görüldüğü gibi sosyal sınıf denilen kavram, Lenin Usta’nın da netçe ortaya koyduğu gibi temelde emekçilerin üretim araçlarıyla olan ilişkilerine dayalı olarak şekillenir. Wright’ın hayalhanesinde yarattığı sınıf tariflerinde ise böyle bir kriter söz konusu değildir. “Neo Marksist” Wright, Gerçek Marksizmin özünden ve en temel yasalarından o denli uzaklaşmıştır ki Kapitalist, hatta kendi ifadesiyle “İleri Kapitalist” toplumlarda üretim araçlarının “kolektif bir aracıya devredilmiş” olduğunu iddia eder.
Nasıl mı? İzleyelim:
“(…) Örneğin, kapitalist bir fabrikadaki makineleri ele alalım. Geleneksel dilde [yani Gerçek Marksizmde – Orhan Sur], bunlar işin sahibi olan kapitalistlerin “mülkiyetindedir”, yani bunları satın almıştır, satabilir, kâr üretmek için kullanabilir vs. Ancak bu durum kapitalistlerin bu makinelerin kullanımı üzerinde mutlak, tam haklara ve yetkilere sahip oldukları anlamına gelmez. Örneğin bunları, makinelerin devlet tarafından dayatılan bazı emniyet ve kirlilik düzenlemelerini yerine getirmesi halinde çalıştırabilir. Fabrikanın yüksek oranda sendikalaşmış bir toplumsal ortamda bulunması halinde, kapitalist makineleri kullanmak üzere sadece sendika üyelerini işe almak durumunda olabilir. Aslında, hem makinelerle ilgili devlet düzenlemeleri hem de emek piyasasındaki sendikal kısıtlamalar makineler üzerindeki mülkiyet haklarının kapitalistten kolektif bir aracıya devredilmiş olduğu anlamına gelir. Bu da üretim araçları üzerindeki mutlak kapitalist mülkiyet haklarının en azından kısmen “toplumsallaştırılmış” olması demektir.” (İtalikler bize ait, E. O. Wright, Neo-Marksist Sınıf Analizinin Esasları, Sınıf Analizine Yaklaşımlar, s. 26-27)
Açıkça gördüğümüz gibi Wright, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini bir çırpıda “kolektif bir aracıya” devredip geçiyor. Bununla da yetinmiyor ve kapitalist mülkiyet haklarının “en azından kısmen toplumsallaştırılmış” olduğunu iddia ediyor.
Oysa Marksizm-Leninizmin alfabesi bile; toplumsal üretim araçlarının egemen sınıfların elinden ancak zor yoluyla alınabileceğini, Wright’ın söz ettiği “mülkiyet haklarının toplumsallaşması”nın ancak sosyal devrimle mümkün olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Wright’ın “kolektif bir aracı” dediği devlet denetim mekanizmalarının ve sendikaların kapitalist mülkiyet haklarını toplumsallaştırdığı tezi ise, sanıyoruz yorumlamaya bile değmeyecek kadar komik ve absürd bir zırvadan başka bir şey değildir.
Kendisini “Neo Marksist” olarak tanımlayan bu Marksizm düşmanı üzerinde bu kadar durmak gerekir mi, bu çabaya değer mi, sorusu doğal olarak bazı okuyucularımızın aklına gelebilir. Bize göre sınıf kavramının bu denli çarpıtılmasının ve özellikle de Wright gibi “Akademik Marksistler”in halk düşmanı tezlerinin teşhiri önemlidir çünkü bu ve bunun gibi burjuva ideologlarının Marksizm düşmanı tezleri, “Birikim”, “Toplum ve Bilim”, “Praksis” gibi sol görünümlü ajan dergileriyle Türkiye’de de dolaşıma sokulmuştur. Daha da önemlisi; Wright ve benzerlerinin temsil ettiği akım, Türkiye’nin güncel siyasetinde de karşılık bulmaktadır. Özellikle Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi ve çevresindeki zavallı Sevrci Soytarı Sahte Sol güruhun siyasi çizgilerinin merkezine yerleştirdikleri kimlik siyaseti, sivil toplumculuk, çoğulcu demokrasi ve sosyal sınıfları esas almayan Feminizm gibi burjuva akımlar, kaynağını büyük ölçüde Wright’ın ve diğer burjuva ideologlarının temsil ettiği hattan almaktadır.
Ancak unutulmaması gerekir ki bu ülkede, 1920 Gerçek TKP’sinin tek meşru devamcısı olan Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) vardır. Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’dan devraldığı teorik ve pratik mücadele bayrağını bir an olsun elden bırakmamış olan Nurullah Efe önderliğindeki HKP var oldukça, Marksizm-Leninizmin şu ya da bu şekilde yok sayılma, tahrif edilme çabaları asla başarıya ulaşamayacaktır.
15 Şubat 2026
