Bir hikaye: kapitalizm hikayesi…

04.11.2015
A+
A-

 

8 Ekim günkü Hürriyet Gazetesi’nde “Santral Göçü” başlıklı bir haber okuyunca, geçtiğimiz aylarda (25 Haziran’da) Yurt Gazetesi’nde okuduğumuz bir haberi anımsayıverdik. Anımsadığımız Gökhan Erkuş’un haberi şuydu:

ABD’de kurulu “Uranium Resources” adlı şirketin faaliyet alanı, uranyum arama ve üretimi.  Teksas eyaletindeki bu işletme, “Rosita Uranyum Tesisi” olarak adlandırılıyor.  Şirket, 1997 yılından 2008 yılına kadar uranyum çıkartıyor. Ancak bu arama ve üretim faaliyeti sırasında çevreye olağanüstü zarar veriyor. Bölgedeki yeraltı sularında yapılan ölçümlerde; “uranyum, molibden, bikarbonat, kalsiyum, klorür ve sülfat bileşenlerinin çok yüksek oranlara çıktığı” görülüyor. Bunun üzerine çevre halkı eylemler yapıyor, davalar açıyor. Sonuçta şirket, tesisi kapatmak zorunda kalıyor. Tesis o günden bu yana da atıl bir biçimde duruyor. Bir anlamda çürümeye terk ediliyor.

Ama yeni bir gelişme ortaya çıkıyor ve çürümeye terk edilen tesis yeniden faaliyete geçirilmeye hazırlanıyor.

Nerede, hangi ülkede?

Bingo (!) Bildiniz: Türkiye’de!

Türkiye’nin neresinde?

Yozgat’ın Sorgun İlçesi Temrezli Köyü’nde.

“Uranyum arama ve çıkarma faaliyetleri Türk şirketi Adur Madencilik ve Avustralyalı Anatolia Energy tarafından yürütülüyor. Ancak Avustralyalı şirket, ABD’den Uranium Resources ile birleşme kararı aldı. Birleşmenin tamamlanmasının ardından ABD’li şirket Temrezli’nin haricinde de Türkiye sınırları içerisinde bulunan diğer arama sahalarında faaliyette bulunma hakkını elde edecek. Anatolia Energy’nin CEO’su Paul Cronin konuya ilişkin açıklamalarında Uranium Resources’ın Teksas’taki Rosita tesisinin Temrezli’ye getirilerek maliyetlerin düşürüleceğini dile getirdi. Cronin, yılda 360 ton ile 720 ton arasında uranyum çıkarmayı hedeflediklerini belirtti.” (http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/abd-de-halki-isyan-ettiren-uranyum-tesisi-turkiyeye-geliyor-h91152.html)

Şirket, Termezli’de bulunan uranyum cevheri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvurusu da yapıyor. Yani süreç işliyor.

Şimdi olaya bakalım:

Çevreye ve doğaya verdiği olağanüstü zararlar nedeniyle kapatılan, çürümeye terk edilen bir tesis, tekrar uranyum arama ve üretimi için ülkemize getiriliyor.

Şirketin neden böyle bir yola başvurduğu açık. Çürümeye terk edilmiş tesisini tekrar faaliyete geçirerek üretim yapacak ve kâr elde edecek. Ki şirketin CEO’su bu gerçeği gizleme ihtiyacı bile duymuyor yukarıda okuduğumuz gibi. “maliyetlerin düşeceğini” açıkça söylüyor.

Japonya’daki Fukuşima felaketinde acil durum çalışmalarının liderliğini de yapan Greenpeace Akdeniz Program Direktörü Jan Beránek, konuya ilişkin olarak Yurt Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede; uranyum madenciliğinin çoğunlukla çevrenin toksik ve radyoaktif maddelerle kirlenmesine neden olduğuna dikkat çekti. Ortaya çıkan zararların milyonlarca yıl sürdüğünü ifade eden Beránek, “Katı çevresel yükümlülükler ve ekonomik getirisinin az olması nedeniyle, günümüzde uranyum üretiminin büyük çoğunluğu çevresel yükümlülüklerin ya çok az olduğu ya da hiç olmadığı ülkelerde yapılıyor” dedi.” (agy)

Olay açık. Net. Hiçbir gizli kapaklı yanı yok.  Ve gördüğümüz gibi, ABD’li şirket, köpeksiz köyde değneksiz geziyor. Devlet böyle bir duruma müdahale edeceğine aksine şirketin önünü açıyor. Oysa tesisin yarattığı felaket bilimsel raporlarla ortada. Tesis, tâ 2008 yılında tehlikeli olduğu için üretimi durdurmak zorunda kalmış gelen tepkiler sonucu. Ama aynı tesis bizim ülkemize getiriliyor, getirilebiliyor. Kimse de buna dur demiyor devlet yetkililerinden. Böyle şey olur mu? Ne demek böyle geri bir teknolojiyle üretim. Biz bunu ülkemize, halkımıza hakaret sayarız diyecek bir devlet, hükümet yetkilisi yok ne yazık ki. Yaşadığımız bütün olaylar bunu gösteriyor bize.

Gelelim ikinci ve yeni olan haberimize. O da şu:

Hürriyet Gazetesi’nden Merve Erdil, 8 Ekim tarihinde “Türkiye’den Afrika’ya santral göçü” başlığıyla bir haber yayımladı. Haberde, Türkiye’den sökülen ikinci el santrallerin Afrika’ya götürülerek yeniden faaliyete geçirildiği anlatılıyor.

“BİR enerji şirketi yöneticisi ise şunları söylüyor: “Avrupa’da birçok gaz santrali çok genç yaşta olmasına rağmen, oralarda yenilenebilir enerji kapasitesi çok arttığı için çalışamaz hale geldi. Çünkü dünyanın her tarafında çevrim santralleri en pahalı üretim santrali. Avrupa’da da kullanım dışı olan bir sürü doğalgaz çevrim santrali var. Yeni kurulup doğru düzgün çalışmayan çok verimli santraller var. Verimlilikte daha aşağı indiğinizde bir dünya santral var. Ancak Türkiye’den farklı olarak Avrupa’da bu santrallere yedek kapasite parası ödeniyor, bir gün ihtiyaç duyulur diye. Çoğu yedekte tutuluyor. Türkiye’de kimse kapasiteyi kullanılabilir tuttuğu için para filan verilmiyor. Son 15 yılda özel sektör tarafından kurulan bir sürü doğalgaz çevrim santrali var, gaz türbini değil gaz motoru olanlar da var. Gaz motorlu santrallerde verim düşük olduğu için şu anda Türkiye’de çalışan neredeyse yok. Gaz türbinli santrallerin de verimleri yüzde 50’ler civarında. Bu yıl hiçbiri doğru düzgün çalışamadı. (…) Son bir yıldır, biraz da yurtdışında gördükleri talep nedeniyle firmalarda ‘Türkiye’de bu makinelerle iş yapamayacağız, elektriğin olmadığı ve yakıt maliyetinin görece düşük olduğu yerlerde iş yapabilir miyiz’ şeklinde bir arayış var. Ayrıca Afrika’da alım garantileri var.  Kilovatsaat başına bedel talep edebiliyorsunuz. Belli bir miktar, örneğin kapasitenin yüzde 85’i kadar alım garantisi verildiğinde, santral çalıştırılmasa da kapasite bedeli ödeniyor. (…)

“(…)

“BİR sektör temsilcisi, giden türbinlerin zaten mevcut piyasa koşullarında çalışma imkânı olmayan santraller olduğunu vurgularken, “Fakat Türkiye’de yedek kapasite olarak kalması gereken santrallerin de söküldüğünü görebiliriz. Avrupa artık bu santrallerin kapanmaması için kapasite bedeli ödemeye başladı. Türkiye’de Avrupa gibi müthiş bir yenilenebilir enerji dengesi yok. Kurak bir senede bugün söküp götürdüğümüz santrallere mecbur kalabiliriz. Tüm sonlanan lisanslar için ‘hepsi Afrika’da yatırım yapacak’ demek hayalcilik. 1000 MW yurtdışına bir şekilde sökülüp götürülürse bu iyi bir şey. Bunun üzerine çıkar bir 1000 MW, bir 1000 MW daha giderse sıkıntı olabilir” şeklinde konuşuyor.” (http://www.hurriyet.com.tr/turkiyeden-afrikaya-santral-gocu-30258468)

İşte size bir kapitalizm hikâyesi… Ya da kapitalist sistem gerçekliği…

ABD’li şirket, çevreye, doğaya zararlılığı kanıtlanmış, çürümeye terk edilecek kadar geri teknolojili arama-üretim tesisini, “çevresel yükümlülüklerin ya çok az olduğu ya da hiç olmadığı ülkeler”den Türkiye’ye taşıyor. Bizim geri teknolojili tesislerimiz “Gaz fiyatının yüksek olması, elektrik fiyatlarının düşük olması sebebi ile öncelikle düşük verimli santraller olmak üzere İran, Kazakistan ve bazı Afrika ülkelerine yönel”iyor. Yani taşınıyor.

Kapitalist sistem böyle bir sistemdir. Kim güçlüyse, kim teknolojiye hâkimse, sahipse, ileri teknolojiyi kullanıyor, askeri olarak güçlü oluyorsa dünyada onun borusu ötüyor. Ve bu kademe kademe gidiyor. Olayımızda ABD’li şirket bize kakalıyor, biz Afrika ülkeleri ve İran, Kazakistan gibi ülkelere kakalıyoruz…

Ha bu arada biz tabiî kısa yoldan büyük vurgunu görünce “Allah Allah!” nidaları haykırarak elimizde ne var ne yoksa taşıyoruz, Avrupalı yedekte tutuyor bir gün gerek olur, diye.

Ya bize de gerek olursa?

Allah kerim! Anlayış bu…