Çağdaş Zekâtçılar?

19.05.2022
A+
A-

Mustafa Şahbaz

Bildiğimiz gibi, şekilci İslamiyet anlayışına göre İslam’ın beş şartı vardır. Bunlardan biri de zekâttır. Ve kısaca zekât, malının ya da varlığının kırkta birini yoksullara verilmek üzere bağışlamaktır. İslamiyet bu kurumuyla fakirler lehine bir iyileşme yaratmak istemiştir. Bir bakıma Ortaçağ’a özgü bir sosyal devlet uygulaması getirmiştir. Fakat oran kırkta bir olunca, ne o gün ne de bugün gerçek eşitlik yolunda ufak bir adım bile olamamıştır zekât. Yüzyıllardır Müslümanlar üzerine farz olan bu kurum, İslam ülkelerinde ezilen, sömürülen kitleler için hiçbir rahatlama yaratamamıştır.

İşin ayrıntısına girmeden, sadakanın ya da aynı anlama gelmek üzere zekâtın kimlere verileceğine dair Kur’an’ın belirlediği sekiz ayrı kesim şunlardan oluşur:

“1- “Fukara”: Malsız ve kazançsızlar;

“2- “Mesâkînler”: Malı ve kazancı yetmeyenler;

“3- “Âmiller”: Sadakayı toplayanlar [görevliler];

“4- “Müellefetül Kulûb”: “Gönülleri Alınacaklar”: yani Müslümanlığa para ile satın alınan kimseler;

“5- “Rikab”: Esirlikten kurtulmak için para biriktirmiş olup da fid­yesi yetmeyenler;

“6- “Garimîn”: Borçlular;

“7- “Fisebilullah”: Savaş malzemesine ve İlp (Gazi)lere;

“8- “İbn-üs Sebil”: Malından uzak, yolda kalmış misafir.” (Kur’an-ı Kerim Tevbe Suresi 60’ıncı Ayet, Aktaran Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, Üçüncü Cilt, s. 106.)

Daha bu kesimler sayılırken bile toplumsal evrimle karşılaşıyoruz: 5’inci maddede sayılan; “Esirlikten kurtulmak için para biriktirmiş olup da fid­yesi yetmeyenler”, olarak belirtilen toplumsal kesim (köleler), tarihsel olarak ortadan kalkmıştır. “Müslümanlığa para ile satın alınan kimseler” de aynı kategoridedir.

Demek ki neymiş?

Toplum, zaman içinde evrimleşir, değişir, ileriye doğru gidermiş. Yerli-yabancı evrim karşıtlarının, kan teri dökerek ispatlamaya çalıştıkları; “evrim diye bir şey yoktur” tezi boş bir çabadan ibaretmiş.

Geçelim…

Zekât ya da sadaka verilebilmesi için toplum katmanlarından, sınıflarından bir kısmının yoksul olması, muhtaç durumda bulunması gerekir. Doğaldır ki herkesin eşit olduğu bir toplumda zekât ya da sadaka verilecek kimse bulunamaz. Tabiî zekât vermesi gereken zengin bir sınıf da bulunamaz. Bu yüzden böyle bir şey, İlkel Sosyalist yani Medeniyet öncesi Sınıfsız Toplumda hiç olmamıştır. Çağdaş Bilimsel Sosyalist bir toplumda ise zaten böyle bir şey mümkün değildir.

Demek ki, zekât vermenin farz olabilmesi için toplumun birbirine zıt sınıflara, tabakalara bölünmüş olması gerekir. Yani zekât verecek kişinin varlığı, zekât alacak kişinin varlığıyla mümkündür.

Pekiyi zekât alacak insan bölüklerini yukarıda gördük; zekât verecek, daha doğrusu vermesi gereken kişiler kimlerdir?

“Müslüman, akıl sağlığı yerinde, ergenlik çağına ermek ve hür olmak, hükmen artırıcı yani kazanç sağlayıcı nitelikte nisap miktarı mala sahip olmak.” (TRT Haber, 16 Mayıs 2019.)

Kaynağın ilginçliği dikkatinizi çekmiştir. TRT Haber kanalı, internet sayfasından böyle dini konuları okurlarına iletmeyi görev edinmiş.

İyi de adının açılımı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu olan ve o kuruluşun “Haber” kanalı niteliğini taşıyan resmi bir yayın kurumunun görevi midir bu?

E, Devr-i Tayyip’te yaşıyoruz. Artık her kurumun birinci görevi dini siyasete alet etmektir. Her konuya besmeleyle başlar gibi, önce dini bir girizgâh yapmak gerekir. Zaten Besmele de; “Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla başlarım” demez mi? E. Öyleyse?..

 

Devr-i Tayyipgiller’de bilimin hal-i pürmelali

Ne demişti bunların piri Hoca Necmettin Erbakan nam din tüccarı vakti zamanında?

“Herkes önce İmam Hatipte okumalı, sonra ne olacaksa onu okumalı.”

Yani önce din, sonra din ne kadar izin verirse o kadar bilim demek istiyordu hazret. Tayyipgiller’in topunun da tutumu aynen budur. Hatta bunu da aşan nice “bilim insanları” vardır bu “dava”larında.

Ne demişti adının önünde Prof. yazan zatı muhterem?

“Daha çok ‘okumamış-cahil’? kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede! Yani ülkeyi ayakta tutanlar ilkokul dahi okumamışlardır!” (Prof. Dr. Bülent Arı, Aktaran Prof Dr. Ahmet Maranki, https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-maranki/cahil-halkin-ferasetine-guveniyorum-33515.html.)

Demek ki, din bezirgânlarımızın gönüllerince at koşturabilmeleri, emekçi halkın yarattığı değerleri gönüllerince sömürebilmeleri için halk “cahil” kalmalıymış. Cahil kalmalı ki, bu din bezirgânları onları kolayca Allah’la kandırabilsin. Ağızlarından çıkan her sözde bir keramet var bellesin. Yaptıkları ekonomik, siyasal ve toplumsal zulmü Allah’tan geldi diye sineye çekebilsin, katlanabilsin.

Gördükleri rüya, amaçladıkları dünya budur.

Dahasını da bir diğer prof, yukarıdaki aktarmayı yapan Prof. Dr. Ahmet Maranki dile getiriyor:

“Sekülerist-Allahsız-kitapsız bugünkü kanıta dayalı bilim dışında hiçbir gerçeği kabullenmeyen bu bilimi Allah’ın bilim sıfatına dönmeye ve yetkilileri de bu haksızlık karşısında susmamaya vazifelerini yapmaya ve gafillerden olmamaya davet ediyorum!?!” (Prof. Dr. Ahmet Maranki, agy.)

Buyrun bu da Prof(!..) Al birini vur ötekine…

Prof. unvanı, profesör kelimesinin kısaltılmışıdır. Profesör unvanının karşılığı ise şudur: “Yükseköğretim kuruluşlarında en üst aşamada olan öğretim üyesi” (TDK).

Unvanlarında bir de “Dr.” İbaresi var. “Dr.” ya da açık yazılımıyla “Doktor”” kelimesinin yaygın ve en bilinen anlamı, “Tıp Doktoru-Hekim”dir.

Bu zatı muhteremlerin adındaki “Dr.” Unvanın anlamı ise TDK’nin tanımıyla:

“Bir fakülteyi veya bir yüksekokulu bitirdikten sonra belli bir bilim dalında en yükseköğrenim basamağına vardığını, geçirdiği özel sınavla ve başarılı bir eserle gösterenlere verilen akademik unvan”dır. Bu tanımlama, “Dr.” Unvanını, “Prof” unvanından bile önemli kılıyor.

Doktor kelimesinin kökeni ise Latincedir ve Latincede; “öğretmen, hoca”, demektir. Tıp doktorundaki doktor unvanı da “halka sağlığı öğreten kişi” anlamındadır.

Biz yine unvanların akademik anlamda hangi göreve karşılık geldiklerine dönersek: Böylesine kallavi unvanları taşıyan bu kişilerin görevi, Türkiye insanlarına ve onların da üniversiteye kadar gelmiş, üst düzey eğitim alması gereken kesimine yani gençliğe, genç kuşaklara “öğretmen, hoca” olarak öğretmektir.

Neyi?

E, adı üniversite olan öğretim kurumlarında olduklarına göre “Bilim” öğretecekler.

Bilimden ne anlıyor herifçioğlu?

Dinci-Allahlı-kitaplı dünkü (Ortaçağ’daki diye anlayın) ve hiçbir kanıta dayanmayan bütün gerçek dışı hurafeleri kabullenmeyi anlıyor… Adamın bilimden anladığı bu!.. Yani böyle davranılırsa gerçek bilim yapılmış olur, diyor.

Bununla yetinse iyi, bir de bu Ortaçağcı anlayışını; “Allah’ın bilim sıfatı” olarak kabul etmemizi öneriyor. Ve bu anlayışa dönmeye davet ediyor insanları. İslam’ın parlak döneminin, gerçek bilim peşinde koşan çağının çok daha gerisine düşüyor.

“Bırakın bu kanıta, ispata dayalı bilimi, bizim üfürüklerimizi Allah’ın kelamı, onun “bilim sıfatı” olarak kabul edin”, diyor. “Ortaçağ Engizisyonunda mutlu mesut yaşayın”, diyor. Daha doğrusu; “siz bu lokmaları yutarsanız, bizler sizi gayet kolay yönetiriz ve mutlu mesut yaşarız sizin sırtınızdan”, demek istiyor…

Adam bu kadarıyla yetinse ya… Bir de yetkilileri (Tayyipgiller’i) göreve davet ediyor:

“Ve yetkilileri de bu haksızlık karşısında susmamaya vazifelerini yapmaya ve gafillerden olmamaya davet ediyorum!?!”, diyor.

Yani adam diyor ki, ey yetkililer ne duruyorsunuz bir an önce vazifenizi yapın, kurun Engisizyon Mahkemelerini. Derhal defterini dürün bu “Sekülerist-Allahsız-kitapsız bugünkü kanıta dayalı bilim” savunucularını. Kurun darağaçlarını, atın odun ateşlerine, soyun derilerini diri diri Hallac-ı Mansur’a Ortaçağ’daki öncüllerimizin yaptığı gibi. Bunu yapın ki; “gafillerden olma”yasınız.

Hikmet Kıvılcımlı boşuna haykırmıyor yıllar öncesinden; “Ey bilim, senin adına ne cinayetler işleniyor…”, diye.

 

Zekât vermek isteyen Hıristiyanlar

Biz dönelim zekât meselesine:

Binbir fıkıh açıklamasını bir kenara koyup kestirmeden gidersek, Kur’an’ın (nass olarak) Müslümanlara farz kıldığı vergidir zekât. Yine ayrıntıları bir kenara koyarsak bunun oranı da kırkta bir yani yüzde iki buçuktur.

Günümüzde en zorunlu ihtiyaç maddelerinden bile yüzde 18 KDV alındığını düşündüğümüzde, bu yüzde iki buçuğun pek düşük bir oran olduğu görülür. Fakat Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra, Birinci Halife Ebu Bekir zamanında bile Tefeci-Bezirgânlar bu kadarcık bir vergiyi, Kur’an emri olmasına rağmen, ödemek istememişlerdir. İsyanlar başlatmışlardır. Ancak askeri güçle bastırılabilmiştir bu isyanlar. Ebu Bekir’in bu savaşlarına da “Ridde Savaşları” denilmiştir. “Ridde” kelimesinin anlamı “İslam’dan çıkmak”tır. Yani Tefeci-Bezirgânlar önderliğindeki birçok kabile sırf zekât vermemek için İslam’ı reddetmişler, İslam’dan çıkmak istemişlerdir. Ancak askeri güçle bastırılarak hizaya getirilmişlerdir. Ebu Bekir ki, Hz. Muhammed’den hemen sonra Halife olmuş ve ancak iki yıl Halifelik yapabilmiştir. İslamiyet henüz bu kadar yeniyken bile Tefeci-Bezirgânlar kazançlarının yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermeye kıyışamamışlar; isyanlar çıkarmışlardır.

Zekât konusu ve zekâtın oranın yüzde iki buçuk olması, gazetelerde yayımlanan bir haber nedeniyle takıldı aklımıza. 19 Ocak 2022 tarihli Sözcü Gazetesinin haberi şuydu:

“Zenginlerden dünya hükümetlerine: Bizi vergilendirin

 “100’den fazla milyoner ve milyarder bugün yaptığı açıklamada dünyanın dört bir yanındaki hükümetlere pandemi müdahalesi için ödeme yapmaya yardımcı olmak ve zengin ile fakir arasındaki uçurumu azaltmak için “bizi şimdi vergilendirin” çağrısı yaptı.

“Disney şirketinin varisi Abigail Disney’in de aralarında bulunduğu 102 milyoner ve milyarderden oluşan grup, mevcut vergi sisteminin kendi lehlerine düzenlendiğini ve çalışanlar için vergilendirmeyi daha adil hale getirmek gerektiğini belirtti. İmzacı zenginler, vergi kanunlarındaki yeniden düzenlemenin siyasete olan güveni yeniden tesis edebileceğini ifade etti.

‘MEVCUT SİSTEM ADİL DEĞİL’

“Bugün yayınlanan açık mektupta ‘Milyonerler olarak mevcut vergi sisteminin adil olmadığını biliyoruz’ ifadeleri kullanıldı. Mektupta, aşırı eşitsizliğin azaltılması ve sağlık hizmetleri gibi kamu hizmetlerinin sürdürülebilir hâle gelebilmesi için en zenginlere kalıcı servet vergileri getirilmesi çağrısında bulundu.

“Kendilerini ‘vatansever milyonerler’ olarak adlandıran imzacılar, Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda bir araya gelen liderlere seslenerek ‘Ülkeler zenginlerin payına düşeni ödemesini talep etmeli. Bizden vergi alın, bizi şimdi vergilendirin’ dedi.

“VERGİ ÖNERİLERİ

“Grup, serveti 5 milyon dolardan fazla olanlardan alınacak yıllık servet vergisi ile 2,52 trilyon dolardan fazla para toplanabileceğini söyledi. Önerilen servet vergisi oranları ise 5 milyon dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 2, 50 milyon dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 3 ve 1 milyar dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 5 şeklinde oldu

“Eşitsizlikle Mücadele İttifakı, Politika Araştırmaları Enstitüsü, Oxfam ve Vatansever Milyonerler adlı kampanya gruplarının yaptığı bir analize göre, Birleşik Krallık’ın en zengin 119 bin kişisinin bu oranlarda vergilendirilmesi, yılda tahmini 43,7 milyar sterlinlik bir ek gelir anlamına geliyor.” (https://www.sozcu.com.tr/2022/ekonomi/zenginlerden-dunya-hukumetlerine-bizi-vergilendirin-6897613/)

Bu 102 kişiden oluşan milyoner ve milyarderler, kapitalist-emperyalist düzenin kendisine bir itirazda bulunmuyorlar. Yalnızca; “Milyonerler olarak mevcut vergi sisteminin adil olmadığını biliyoruz”, diyorlar. Demek istiyorlar ki, İngiltere gibi kapitalizmce gelişmiş, kapitalist sistemin kurallara uygun işlediği bir ülkede bile “vergi sistemi adil” değil. Yani biz Parababalarından az, emekçi kesimlerden çok vergi alınıyor. Bunu artık bu pandemi döneminde vicdanımız kaldırmıyor. Bizden servet vergisi alın.

Aslında cümlelerini tam insana yaraşır bir biçimde kurabilseler (ki bu mümkün değildir) demek istiyorlar ki; “Bu emperyalist sistem insancıl bir sistem değil. ‘Fakirlerle zenginler arasında uçurum’lar yaratıyor. Bu düzen ortadan kaldırılmalı; insanlar arasında hiçbir ayırımın olmadığı Sosyalist bir düzen kurulmalıdır.”

Tabiî ki, onlardan bu kadar vicdan, özveri beklemek ölü gözünden yaş ummak olur. Nitekim bu ihtişamlı hayatlarından ne kadar fedakârlık edebileceklerini şöyle belirliyorlar:

  1. Grup: 5 milyon dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 2,
  2. Grup: 50 milyon dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 3 ve
  3. Grup: 1 milyar dolardan fazla serveti olanlar için yüzde 5.

Belirledikleri gruplara göre en alt sınırdan bir hesaplama yaparsak;

  1. Grup 100 bin dolar ödeyecek; kendisine 4 milyon 900 bin dolar kalacak,
  2. Grup: 1 milyon 500 bin dolar verecek, kasasında 48 milyon 500 bin dolar kalacak,
  3. Grup: 50 milyon dolarını feda edecek, bankada 950 milyon doları yatmaya devam edecek.

Milyonerler ve milyarderler, bunun pandeminin açtığı yaralara merhem olacağını zannediyorlar. Ya da kendi hükümetlerine, pandeminin getirdiği yoksullaşma yüzünden isyanlara gelmiş halkın gözüne, Parababalarını da şirin gösterecek, böyle bir kül serpmeyi öneriyorlar.

Yani emperyalistler cephesinde yeni bir şey yok…

 

Türkiye’ye gelince

Beşli Çete daha doğrusu Tayyipgiller Vurgun Cephesi, talanlarını katmerlendirerek sürdürüyorlar. Halkımız pandemi şartlarında işsiz-aşsız-ekmeksiz kalmışken onların dolar garantili köprü geçiş, hastanede yatış ödemeleri tıkır tıkır yerine getiriliyor. Hatta köprüden geçmeme, hastaneye gitmeme, hatta randevu alamama ücretleri de tıkır tıkır ödeniyor. Hem de sadece dolara endeksli değil, aynı zamanda ABD enflasyonuna da endeksli ödeniyor bu paralar. Bu da yetmiyor, bir de bu şirketlere vergi afları getiriyor. Hem de 128 kere… Selin Sayek Böke’nin tv ekranlarından dile getirdiği sayıdır bu.

Bir de Parababalarının asıl Kabesi olan bankalarda durum nedir?

“Bankaların net kârında büyük artış

“BDDK verilerine göre, bankacılık sektörünün ilk çeyrekteki net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 286 artışla 63.25 milyar TL’ye ulaştı. Aynı dönemde yerli özel bankaların net kârı ise yüzde 335 arttı.” (Sözcü Gazetesi, 29 Nisan 2022 tarihli internet sitesi.)

Bankalar nereden kâr eder?

Mudiden (halktan) ya da devletten, Merkez Bankasından düşük faizle aldığı parayı, yine halka yüksek faizle kredi vererek. Özellikle de kredi kartlarından alınan faizler en büyük gelir kaynaklarıdır. Yani bankaların sözü edilen kârları, masum gelirler değildir. Halkın cebinden, çocukların boğazından, anaların hıçkırığından, borçlarını ödeyemediği için intihar etmiş babaların canından kazanılmış, kana-cana bulanmış paralardır.

Can dayanır mı böylesi soyguna?..

Evet dayanıyor.

Nasıl ve niçin dayandığının cevabı yukarıdadır.

 

Örgütsüz Halk Köle Halktır

Bir diğer cevap, halkımızın Örgütsüz oluşudur.

Göstermelik dörtlü, altılı masalar ne öneriyor Halka?

“Aman kimse yerinden kımıldamasın, sandığı beklesin. Eylem yaparsak ya da ey kitleler siz eylem yaparsanız bu provokasyon olur. İktidarın ekmeğine yağ sürmek olur”, hımbıllığıyla, bu katlanmayı adeta halka kurtuluş olarak sunuyor. Yani birazcık örgütlenme becerisi göstermiş, bu partilere bağlanmış kitleler de bu hımbıllar yüzünden pasifize ediliyor.

Bir başka cephede ihanet daha da zirveye tırmanıyor:

Türk-İş, Hak-İş sarı sendikaları, işçileri Tuzla’da Erdoğan’ın iftar sofrasında hazır ediyorlar. Takvime dikkat: 1 Mayıs 2022…

Ve hazret hiç utanmadan işçilere şöyle hitap edebiliyor:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bazı kesimler şükretmeyi unuttu

“Maalesef ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, tatminsizlik, karamsarlık hali aldı başını gidiyor. Hâlbuki önce elimizdekilere şükredeceğiz. Bunu en iyi siz işçi kardeşlerimiz bilir.”

“Alım gücümüz bir parça düşmüş olabilir. Bu kayıpları telafi edeceğiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras büyük ve güçlü Türkiye’dir.”

“(…)

“Türkiye ekonomisi son dönemde ciddi sınamalardan geçiyor. Şimdiye kadar olduğu gibi bunun da hamdolsun üstesinden geldik.”

“Bu süreçte bir yandan istihdam alanlarını genişlettik bir yandan ücretleri artırdık.”

“Herkesin insanca yaşayabilmesini sağlayacak adımlar attık. Asgari ücrette yüzde 50 üzerinde artış yaptık. Gelir ve damga vergilerini kaldırdık.” (https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cumhurbaskani-erdogandan-sukursuzluk-aciklamasi-537669h.htm)

İnsanın aklına ister istemez MFÖ’nün şarkısı geliyor:

“Sen neymişsin be abi!”

“Asgari ücrete yüzde 50 üzerinde artış yaptık”, diyor. İyi de bu artış, 2021 yılındaki kayıpları bile karşılayamazken, 2022’nin Nisan ayında bizzat TÜİK, enflasyonu yüzde 69,97 olarak açıklıyor. Daha güvenilir olan, bağımsız ekonomistlerin kurduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise bu oranı yüzde 156,86 olarak açıkladı.

Bütün üfürüklerinin, hayat pahalılığını tâ iliğinde kemiğinde hisseden kitleler nezdinde bir kıymetiharbiyesinin olmadığını biliyor, Tayyip.  O yüzden hemen o ezeli ve ebedi silaha sarılıyor: Hemen dini argümanlarla insanlarımızı uyutmaya davranıyor.

Neymiş?

“Maalesef ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, tatminsizlik, karamsarlık hali aldı başını gidiyor. Halbuki önce elimizdekilere şükredeceğiz.”

Pekiyi biz şükredelim de siz ne yapıyorsunuz?

Habire kamu malı aşırıyorsunuz. Servetinize servet katıyorsunuz. Tek başına senin servetinin 300 milyar dolar olduğunu, bir zamanlar en yakınında olan, AKP Programını kaleme alan, Abdüllatif Şener söylüyor.

Bir de diyor ki Tayyip; “Bunu en iyi siz işçi kardeşlerimiz bilir.”

Evet, yokluğu yoksulluğu en iyi İşçi Sınıfımız, üretken emekçi halkımız bilir. Şükretmeyi de tüm köylerimizi, kasabalarımızı, şehirlerimizin yoksul kesimlerini örümcek ağı gibi sarmış tarikatlar, şeyhler, mollalar, halkımızın beynine dur durak bilmeksizin boca etmektedir.

Hafız, şükretmekten söz eder de hınk deyicisi durur mu?

Bu açıklamanın hemen ardından Diyanet bir hutbe kaleme alıverdi. Dedi ki:

“Eğer şükrederseniz size nimetimi daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir! diye bildirmişti.” ayet-i kerimesini çokça tefekkür edelim. Bize yakışanın şükür olduğunu ve şükrün nimetleri artırdığını unutmayalım. Nankörlükten, şükürsüzlükten ve kanaatsizlikten Allah’a sığınalım.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/erdogan-sukursuzlukten-sikayet-etti-diyanetten-hutbesi-geldi-1933271)

Demek ki biz müminlere, öyle yakınmak, hükümeti eleştirmek, ücret artışları için maazallah mücadeleye girişmek yakışmaz. Oturup tevekkül etmelisiniz. Siz şükrederseniz Allah size çok daha fazlasını verecektir.

İyi hoş da bunlar çarşıda pazarda geçer akçeler değil… Bunlarla kilosu 50 liraya çıkmış biber alınamıyor. Kimse şükür ettin diye sana Tayyipgiller’in enflasyonla ateş pahası ettiği domatesi, patlıcanı, peyniri, eti, yumurtayı ucuza vermiyor. Bırakalım ucuza vermeyi turpun büyüğü heybede: Üretici enflasyonu, TÜİK’e göre bile, yıllık bazda yüzde 121,82. Üreticinin maliyeti bu kadar yükselmişken yaz aylarında ucuzluk beklemek hayaldir. Yani üfürük, Tayyip’ten de gelse, Diyanet’ten de gelse hayat pahalılığına derman olmuyor, karın doyurmuyor.

Bakın bu şükürcü anlayış tâ nerelerden geliyor:

“Şakīk-ı Belhî, rivayete göre hac sırasında karşılaştığı İbrâhim b. Edhem’e geçimini nasıl temin ettiğini sormuş, İbrâhim b. Edhem eline bir şey geçerse şükrettiğini, geçmezse sabrettiğini söyleyince, ‘Belh köpeklerinin de yaptığı budur’ demiş, bunun üzerine aynı soruyu İbrâhim b. Edhem kendisine sorunca, ‘Bulduğumuzda dağıtırız, bulamadığımızda şükrederiz’ karşılığını vermiştir.” (https://islamansiklopedisi.org.tr/sakik-i-belhi)

Bulduğunda dağıtma, bir erdem haydi. Onu anladık. Ama bulamadığında çalışıp çabalamak, mücadele etmek yerine şükretmek, İslam toplumlarını batıran dünya görüşüdür. Ve bu Ortaçağ zihniyeti, Tayyipgiller ve onun himayesindeki tarikatlar tarafından dur durak bilmeksizin halkımızın beynine yükleniyor. Bu ve buna benzer nice menkıbelerle desteklenen bu dini sosa bulanmış uyutucu lokmalar, halkımıza yutturuluyor hiç ara vermeksizin. İnsanlarımız bunları dinleye dinleye giderek gerçeklikten kopuyor; din bezirgânlarının istediği insanlara dönüşüyor. Aklını kullanmak yerine onu mürşidine teslim eden, kendi beynini kullanmaya ihtiyaç duymayan robotlara dönüşüyorlar. Hikmet Kıvılcımlı’nın söylemiyle kafadan gayrimüsellah (kafadan silahsız) hale geliyorlar. Siyaseten de Tayyipgiller’in oy depolarına dönüşüyorlar.

Ama Tayyipgiller’in inandırıcılıkları ve halkı kandırma olanakları giderek dibe vuruyor. Hâlâ anketlerde birinci parti görünmeleri, yukardan beri anlattığımız ve tabiî anlatmaya yer ve zaman bulamadığımız daha nice yöntemler ve söylemlerle yaptıkları din istismarcılığıyla mümkün oluyor.

Ama Musa Eroğlu’nun çok dokunaklı olarak dile getirdiği türküdeki gibi; “Yolun sonu görünüyor.”

Çünkü insan düşünen hayvandır. Sürgit hayvan yerine konulamaz. Devrimci Ozan Âşık İhsani’nin deyişiyle artık; “Bıçak kemikte!”

İşçi Sınıfımızdaki kaynaşma, kendiliğinden gelme direnişler, sendikalaşma, hak arama girişimleri, yol gösterici Deniz Fenerleridir.