Cıvıldaşan kuşlar değil anayla kızdı…

 

27 Mart Cuma günü Perihan Yoldaş’ımızı sonsuzluğa uğurladıktan sonra, mezarlığın girişinde bekliyorduk. Bir anda kulağıma kuşların cıvıldaşması geldi. Nasıl cıvıldaşıyorlar, nasıl şakıyorlar bir duymalıydınız…

Sonra bir anda bunların kuşların cıvıldaşması değil anayla kızın cıvıldaşması olduğunu düşündüm. Öyle ya, anayla kız yıllar sonra buluşmuşlardı. Birbirlerine anlatacakları o kadar çok şey vardı ki… Semiha’nın merak ettiği ve Perihan Yoldaş’ın anlatacağı çok şey vardı kızına. Kız sordu ana anlattı. Kız sordu ana anlattı. Sanki bizim bildiğimiz, tanıdığımız, hep dinleyen az konuşan sepsessiz Perihan gitmiş yerine yepyeni, capcanlı, kuşlar gibi şakıyan bir Perihan gelmişti.

Ama nasıl gelmesindi?..

Yavrusuna, kuzusuna kavuşmuştu yıllar sonra. O konuşmasın, o şakımasın da kimler şakısındı?..

Evet, geride gözü yaşlı bir eş, bir oğul bırakmıştı ama o biliyordu ki, onlar acılarını, hiç bitmeyecek büyük acılarını içlerine, bağırlarına gömecekler, devrimci kavgaya yoğunlaşacaklardı. Ve onlarsız ama onlarla iç içe o büyük davayı zafere ulaştıracaklardı. Biliyordu bunu. Güveniyordu onlara. Yarım bırakılan mutlaka tamamlanırdı geride kalanlarca… Bu bundan önce böyle olmuştu, bundan sonra da böyle olacaktı. Emindi bundan.

Marks, bedence aramızdan ayrıldığında hangi işini bitirebilmişti?

Ya Lenin?.. Devrimler Kartalı Lenin?.. O bitirebilmiş miydi tüm işlerini?

Hayır, o da yarım bırakmıştı dünyanın zaferle sonuçlanmış ilk işçi iktidarını. Tamamlayamamıştı dünya devrimini.

Ya dünyanın dört bir yayındaki diğer devrimci önderler?

Dimitrov’lar, Ho Amca’lar, Kahraman Gerilla Che’ler, Yiğit Başkan Chavez’ler?

Hayır, onlar da tümüyle tamamlayamamışlardı görevlerini. Onlar da aramızdan ayrılıp gitmişlerdi sonsuzluğa…

Ya bizim Devrimci Önderimiz, Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı? O bari olsun tamamlayabilmiş miydi görevlerini?

Hayır, o da tamamlayamamıştı. Geride “bir çuval” anıt eser bırakmıştı tamamlanmayı bekleyen. Öyle değil mi?

Ama biliyordu ki tüm devrimci görevler geride kalanlarca tamamlanırdı. Mutlaka yapılırdı. Hayat sonsuz devinimi içinde yeni görevler getirirdi insanlığın önüne ve er geç onlar da çözülürdü geriye kalanlarca…

Kız sordu Ana anlattı:

Senden sonra ülkemiz, bir ABD projesi olan Tayyipgiller iktidarının yönetimine geçti. Ve AB-D Emperyalistleri, Tayyipgiller eliyle ülkemizi tüm dost ülkelerle düşman haline getirdi, dedi. Önce Irak’a saldırdı ABD Emperyalistleri ve işgal ettiler Irak’ı. Liderlerini öldürdüler. Milyonlarca masum Iraklıyı katlettiler. Ve o güzelim ülkeyi bir kan deryasına çevirdiler. Mezhep savaşının, batağının içine soktular ve fiilen üçe böldüler Irak’ı, dedi.

Sonra Libya’ya saldırdılar AB-D Emperyalistleri ve orada da meşru iktidarı devirdiler, onların liderlerini alçakça katlettiler. Ve o ülkeyi de mezhep savaşları, aşiret savaşları batağı içine soktular. Şimdi Libya’da hangi aşiret hangi bölgede güçlüyse orada onun borusu ötüyor. Libya diye bir devlet yok artık, dedi.

Sonra kardeş ülke Suriye’ye saldırdılar. Ancak orada amaçlarına tam anlamıyla ulaşamadılar. Suriye lideri Beşşar Esad ve yönetimi çetin ceviz çıktı. Suriye Halkları Esad’ı satmadı ve direndiler işgalcilere, çapulculara karşı.

Evet, kimi başarılar elde ettiler, Suriye’nin kimi bölgelerini ele geçirdiler Ortaçağcı gericiler, sapıklardan, esrarkeşlerden, kafadan gayrimüsellah hale getirilmişlerden oluşan sürüler ama tam sonuca ulaşamadılar. Beşşar Esad önderliğindeki Suriye Halkları direnmeye ve savaşmaya devam ediyor. Bundan tam dört yıl önce bir 15 Mart günü saldırmışlardı ama savaş ve direnç devam ediyor hâlâ Suriye’de. Ve devam edecek, zafer Suriye Halkının olacak görünüyor, dedi Ana.

Kız sordu merakla: Ya bizim ülkemizde iktidara gelen Tayyipgiller? Müslüman geçinen Tayyipgiller? Onlar ne yaptılar bu durumlar karşısında, diye.

Ana yanıtladı onu: Onlar önce halklarımızı Allah’la aldattılar. Sonra da kardeş ülkeleri bir an bile düşünmeden satıp gittiler. Yeter ki ABD bizi lağım deliğinden aşağı süpürmesin. Biz vurgunumuzu vurmaya, mal küplemeye devam edelim, dediler. Kuvayimilliye yadigârı kamu mallarını yerli yabancı Parababalarına peşkeş çektiler ve bir de övündüler bununla: “Babalar gibi satarız” diyerek…

Ve ABD askerlerinin işgal ettikleri Müslüman ülkelerden ülkelerine sağ salim dönmeleri için yalvardılar Allahlarına…

Şimdi sıra Türkiye’de diyorlar. Ülkemizi de yeni Sevr bataklığına doğru sürükleyip götürüyorlar.

Kız sordu merakla: Ya bizim devrimci hareketler, gruplar, partiler ne yaptı bu durum karşısında, diye?

Ya bizimkiler, sizler ne yaptınız? Yenebildiniz mi onları diye sordu kız.

 

Ana üzülerek yanıtladı kızını: Onlar ne yazık ki büyük çoğunluğuyla Genel Başkanı’mızın adlandırmasıyla “Sevrci Soytarı Sahte Sol” konumuna düştüler. Devrim davasını bırakıp gittiler. ABD Emperyalistlerinin “demokrasi güçleri”, “umut kaynağı” oldular.

Laikliğe sahip çıkmadılar, Türbana destek verdiler. AB-D Emperyalistlerinin Ordu’yu sindirme, çökertme operasyonlarını desteklediler. Namuslu bilim insanları, medya emekçileri, Ordu Gençliği’nden subaylar zindanlara tıkıldılar. Ama durduramadılar mücadeleyi tabiî ki. Devrimci kavga devam etti.

Şimdi de dedi Ana: Yemen’e saldırı hazırlıkları yapıyorlardı son günlerde. Başını Suudi Arabistan’ın, Mısır’ın vb.lerinin çektiği Sünni cephe, ki Tayyipgiller de bu cephenin ön saflarında yer alıyor, AB-D karşıtı Şii cepheye savaş açmak üzereydi. Yani yeni bir savaş suçu işlemek üzereydiler, dedi.

Ha, dedi Ana, unuttum önemli bir şeyi: Venezuela’da Chavez adlı yiğit bir başkan çıktı ve sol rüzgârlar estirdi Latin Amerika’dan. Ve birçok Latin Amerika ülkesinde; başta Bolivya’da Morales olmak üzere halkçı, yurtsever hareketler iktidarlara geldiler. Ama ne yazık ki Başkan Chavez, bizim gibi erken ayrıldı dünyadan. O da benim gibi kanser illetine yenik düştü. Ama unutulmadı, unutulmayacak diğer devrimci önderler gibi, bizim gibi, dedi.

Ve anlattı dünyadaki, Türkiye’deki son gelişmeleri. Kürt Halkının nasıl kandırıldığını, aldatıldığını ve AB-D Emperyalistlerinin Burjuva Çözümüne nasıl ikna edildiğini, gerçek Devrimci Çözümün ise şimdilik altta olduğunu anlattı. Orada da bildiğin gibi bayrağı biz taşıyoruz, dedi Ana gururla: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti’ni bir tek biz savunuyoruz kararlıca. Ve mutlaka kuracaklar yoldaşlarımız o Cumhuriyet’i. Biliyorum bunu, biliyoruz bunu, dedi.

Ana coşkuyla, sevinçle, gururla cıvıldadı: Senden sonra mücadelemizi kaldığın yerden sürdürdük. Yepyeni genç yoldaşların katıldı kavgaya. Bayrak hep yükseklerde dalgalandırıldı.

Sonra, sonra yeni bir şey yaptık diye bir kez daha cıvıldadı Ana: Partimizi kurduk. Halkın Kurtuluş Partisi’ni kurduk. Bayrak daha yukarılara çıktı. Ve savaşmaya devam ediyor Partimiz.

Ben, baban yöneticileriyiz Partinin. Ben de yargılandım Tayyipgiller’ce. Ve mahkemeye çıktım ve savundum davamızı inançla, kararlıca. Öyle gururlandım ki… Biliyorum, sen olsaydın sen de öyle davranırdın. Eminim bundan.

Kız: Elbette. Başka türlü olur muydu hiç, diye cıvıldadı.

Sonra devam etti Ana:

Teorik olarak onları yendik. Onlarca yeni kitabımız yayımlandı. Genel Başkan’ımız, Hoca’mız dünyanın ve Türkiye’nin meselelerine yeni, aydınlık çözümler getirdi. Hiç tereddüde düşmedik o yüzden yeni gelişmeler karşısında. Acaba demedik hiç? Hep inançla, kararlıca mücadele ettik onlara karşı. Ve yerli yabancı Parababalarına karşı. Onlar artık sol olmaktan çıktılar. AB-D Emperyalistlerinin kuyruğuna takıldılar.

Sonra dedi Ana cıvıldayarak, şen şakrak bir gülüş atarak, sana bir haberim daha var: Eğer sana kavuşmasaydım şu günlerde, ben de Partimizin Milletvekili adayıydım memleketimizden. Bayrağı memleketimizde dalgalandıracaktım. Ne büyük bir onurdu o, ne büyük bir gururdu o… Ama olsun! Bizimkiler yeni bir yoldaş koyarlar yerime, saflar boş kalmaz. Biliyorum bunu…

Sen de ben de biliyoruz ki dedi Ana: bizimki haklı bir dava. Haklı bir kavga. Haklı bir davayı kim yenebilir ki?..

Biliyoruz ki artık baban, kardeşin başta olmak üzere tüm yoldaşlar bizim eksikliğimizi hissettirmemek için daha fazla çalışacaklar, daha çok enerji harcayacaklar. Varsın olsun… Onlar bunlara alışmış yiğit devrimciler. Usta’mızı kaybettik. O ne büyük bir boşluktu o dönemki yoldaşlarımız için. Ama bayrak yere düşmedi. Kaldığı yerden devralındı ve daha yükseklere çıkarıldı. Bundan sonra da öyle olacak, dedi Ana…

Kız şakıdı: Ben de bunu biliyordum! Ben de bu haberleri bekliyordum!

Ana yine cıvıldadı: Baban bildiğin, senin tanıdığın gibi; hep üretken, hep düşünen, hep davranan. Yaşlanıyor doğrusu ama ruhu hep genç. Hep de öyle kalacak. Biliyorum bunu.

Kardeşin mi?

Sorma. Senin gibi güzel, çok yakışıklı bir delikanlı oldu. Biliyorsun bu yıl üniversiteye girecek.

Kız bir kez daha cıvıldadı:

Ne mutlu sana! Ne mutlu babama! Ne mutlu kardeşime! Ne mutlu yiğit yoldaşlarıma!

Biz artık onların yüreğinde ve bilincindeyiz, dedi Ana hüzünle. Maddi varlığımız onlarla değil. Ama olsun. Biz onlarda, onlar bizde yüzyıllarca yaşayacağız. Biliyoruz bunu. Üzülmüyoruz hiç o yüzden!

İşte böyle yoldaşlar… Biz ayrıldığımızda cıvıldaşma, şakıma devam ediyordu hâlâ.

Anayla kız mı cıvıldaştı, kuşlar mı cıvıldaştı ben bilemedim. Ama bildiğim bir şey var: bundan sonra ne zaman kuşların cıvıldaşmasını duyarsam anayla kız: Perihan’la Semiha aklıma gelecek…