Gıda Emperyalizmi Nedir?

09.08.2020
A+
A-

Veteriner Hekim Osman Nuri Koçtürk’ün “Gıda Emperyalizmi” adlı kitabından yararlanarak Gıda Emperyalizmini anlatmaya çalışacağız. Aslında yazımız bu kitabın hem bir özeti hem de değerlendirmesi olacak. Kitabın içeriği tek bir yazıya sığmayacağı için “Gıda Emperyalizmi Nedir?” ve “Türkiye’de Beslenme Sorunu” olmak üzere iki bölüm halinde hazırladık.

Osman N. Koçtürk, 6 Haziran 1919 tarihinde İzmir, Karşıyaka’da doğuyor. 1943 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesinden askeri veteriner olarak mezun oluyor. Ama Beslenme Bilimine ilgi duyuyor ve çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırıyor. Kendisi “Tarhana Osman” olarak da biliniyor.

Yaşadığı dönemdeki tarım politikalarının yanı sıra halkımızın yetersiz beslenmesinin temelindeki siyasi ve ekonomik sebepler üzerinde de araştırmalar yapıyor. Ayrıca bu konularda eğitim faaliyetlerinde bulunuyor. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu)’nda asgari ücretin işçilerin ve ailelerinin sağlıklı beslenmesini sağlayacak şekilde nasıl tespit edilmesi gerektiği ve işçi sağlığı-beslenmesi konularında çalışmalar yapıyor. Eğitimler veriyor.

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı Usta, “Kısaca Marksizm Düşünüşü” adlı eserinde; “Marksizm: İşçi Sınıfının, sınıf kavgasında toplumu açıklama ve değiştirme bilimidir”, der. Ve bu açıklamanın iki türlü yapıldığını belirtir:

“a) Kapitalist açıklama: “Niçin”le gaye arar, yerinde sayar; b) İşçi açıklaması: “Nasıl”la sebep (İLLET) arar…  İşte insan dilediğini yapar, istediğini yapmaz… Toplum bir amaca göre yürür demek, olan bitende belirli sebepler yok, demektir. Buna “ENDETERMİNİZM” (Gayrı muayyeniyetçilik: Belirsizcilik) denir. Kapitalist bilim endeterministtir. Bizim İşçi Sınıfı bilimimiz “DETERMİNİST” (Muayyeniyetçi: Belirlilikçi)dir. Çünkü doğada olduğu gibi, insanda ve toplumda da bütün olan bitenler hep bir sebepten ileri gelir.”

Yurtsever Bilim İnsanı Osman Nuri Koçtürk, bilerek ya da bilmeyerek olaylara Marksizmin metoduyla yaklaşıyor ve bu şekilde değerlendiriyor olayları. Beslenmenin kişisel tercihlerden çok; “üst düzeyde verilen politik kararlarla şekillendiğini”, savunuyor. Kendisinin bu düşüncesi doğrultusunda verdiği ilk mücadelelerinden biri, 1950’li yılların ortalarına doğru ABD’nin “Public Law 480” Yasası çerçevesinde yurdumuza gönderilen ve “Amerikan yardımı” olarak ilkokul çocuklarına dağıtılan un ve süttozu gibi gıda maddelerini eleştirmesi olmuştur. Koçtürk, PL 480’in esas amacının, Amerikan üretim artıklarının az gelişmiş ülkelere giriş ve satışının kolaylaştırılması olduğunu, bu gıda maddelerini bedavaya değil Türk parası ödeyerek satın aldığımızı, ABD’nin bize “yardım” propagandası altında ucuz fiyata sattığı bu ürünlerle piyasalarda damping yaptığını ve dolayısıyla yerli süt ve tahıl üreticiliğimizi zedelediğini savunmuştur.

Peki neden, bilerek ya da bilmeyerek olayları Marksizmin metoduyla değerlendiriyor dedik?

Çünkü, halkımızın yetersiz beslenmesinin onun kendi tercihi değil, ABD Emperyalistlerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin politikaları sonucu olduğunu belirtmesine rağmen, kitabında genel olarak sınıfsal bakış açısından uzak olduğunu görüyoruz.

Örneğin, Sovyetler Birliği ile ABD Emperyalizmini aynı kefeye koyarak, Sosyalizmin de Emperyalizm gibi yayılmacı ve geri kalmış ülkeleri sömürme amacı içinde olduğunu söylüyor. Ulusalcı bir düşünce anlayışına sahip olmasına rağmen, Sovyetler Birliği’nin Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın ve Onun Önderi Mustafa Kemal’in en büyük müttefiki olduğunu görmüyor-göremiyor. Ekim Devrimi’nden sonra Almanya ve Osmanlı Devleti ile imzalanan Brest Litovsk Antlaşmasına rağmen Doğu Cephesi’nde savaş, farklı biçimlerde devam ediyordu. Sovyetler Birliği tarafından Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin kurulmasıyla ve ardından bu ülkeler, Sovyetler Birliği ve TBMM arasında imzalanan Moskova Antlaşması’yla Doğu Cephesi’ndeki savaş tamamen sona erdi. Bu sayede Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye buradaki askeri gücünü Batı’ya kaydırılabildi. Bu da Kurtuluş Savaşı’mızın kazanımında önemli bir rol oynadı.

Kurtuluş Savaşı sırasında da en büyük destek yine Sosyalist Sovyetler Birliği’nden gelmiştir. 13 milyon 500 bin altın ruble ve savaş boyunca çok sayıda silah ve cephane göndermiştir Sosyalist İktidar, emperyalistlere karşı savaşan Mustafa Kemal öncülüğündeki Kuvayimilliyecilere. Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduğunda onu resmi olarak tanıyan ilk ülkedir Sovyetler Birliği.

16 Mart 1921 yılında yapılan özel törende, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile Türkiye arasında “Dostluk ve Kardeşlik Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşmeye göre henüz kurulmamış olan Türkiye Cumhuriyet’ine 1878 yılından beri Rusya sınırlarına dahil edilen Kars, Ardahan ve Artvin bölgeleri verilmiştir.

Bu dayanışma o kadar değerli ve önemlidir ki, gelecek nesiller Sovyetler Birliği’nin gösterdiği dostluğu asla unutulmasınlar diye Mustafa Kemal’in özel talimatıyla, Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda iki değerli Sovyet devlet adamı, Mareşal Kliment Voroşilov ile 13 Aralık 1921’de Rus Delegasyonunun Başkanı olarak Ankara’ya gelen ve Atatürk ile görüşen Mihail Frunze yer alır.

Zafer kazanıldıktan sonra da bugün büyük çoğunluğu AKP’giller tarafından olmak üzere, ondan önceki siyasi iktidarlar döneminde de özelleştirme adı altında yerli yabancı Parababalarına peşkeş çekilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT)’lerin çoğu Sovyetler tarafından doğrudan ya da teknoloji paylaşımı yoluyla kurulmuştur.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1937’de, Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası 1935’te Sosyalist Sovyetler Birliği tarafından kuruldu. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü beraberinde bir heyetle Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmiş ve 1932 yılında iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmıştır.

Anlaşmaya göre Sovyet Rusya, Türkiye Cumhuriyeti’ne 8 milyon altın (dolar) tutarında kredi vermeyi kabul ediyordu. Bu kredi faizsiz olacak, 20 yıl içinde eşit taksitler ve mal karşılığı tarım ürünleriyle ödenecekti. Sovyet Rusya, Türk Sanayi Planı’nın hazırlık çalışmaları için Türkiye’ye uzman göndermeyi de kabul ediyordu. Beş yıllık ekonomik planı ilk kez Sovyetler yapmıştı. Sovyet Plan Dairesi, yardımcı olmak üzere Türkiye’ye bir kurul yollamayı kabul etti. Böylece, mali kaynaklar kadar önemli diğer bir gereksinme, kurulacak fabrikalar için teknoloji ve uzman yardımı da imzalanan bu kredi anlaşmasının kapsamı içindeydi.

İşte yazarımızın dünya halklarının baş düşmanı kanlı zalim ABD Emperyalistleriyle “yayılmacı-sömürgeci” sıfatıyla bir tuttuğu Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin en büyük müttefiki, tüm dünya halklarının dostu ve emperyalistlerin korkulu rüyası olduğunu bir kez daha hatırlatalım istedik. Bugün artık aramızda olmayan Osman Koçtürk’ün, antiemperyalist, yurtsever ve ulusalcı kişiliğini saygıyla anarken; emperyalizm ile sosyalizm arasındaki büyük farkı göremeyecek kadar sınıf körü olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Yazımızın asıl konusuna, yani Gıda Emperyalizmine dönelim.

Osman N. Koçtürk’ün kitabında belirttiği gibi, Türkiye 1953 yılına kadar buğday stoklarına sahip ve tahıl ihraç eden bir memlekettir. Ancak, 1953 yılından sonra ABD Emperyalistlerinin PL 480 “yardım” programları yurdumuzdaki buğday ekim sahalarının daralmasına, bu sahalara pamuk, tütün, pancar ve emsali endüstriyel bitkilerin ekilmesine sebep olmuştur. 1960’lı yıllarda Türkiye kişi başı en çok buğday ithal eden ve en çok tahıl tüketen memleketlerinden biri haline getirilmiştir. Yani 1950’den sonra Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân ittifakının  iktidarı kesinkes ele geçirmesiyle, bu tarihten sonraki siyasi iktidarlar dümeni ABD-AB Emperyalistlerinden yana kırmışlardır. Bundan sonra, ülkenin ve halkın çıkarları değil, Emperyalistlerin, yerli-yabancı Parababalarının çıkarları önceliklidir.

Ne karşılığında?

Küplerini doldurma karşılığında.

Aynı yıllarda ABD’de üretilen tahıl miktarı çok yüksek bulunmakta ve bir yılda bir insana ortalama olarak 646 kilo kadar tahıl düşmektedir. Ancak bu tahılın sadece 67 kilosu insan yiyeceği olarak kullanılmaktadır.  Geri kalanı ise hayvan yemi olarak değerlendirilmekte ve bu sayede bir insana bir yılda 82 kilo et ile bol miktarda süt ve yumurta düşmektedir.

Yirminci Yüzyıl’da bütün ileri toplumların az tahıl ve çok et, geri kalmış toplumların da çok tahıl ve az etle beslenmekte oldukları gerçeğini de göze batırıyor Koçtürk.

Yazımız kitabın bir özeti ve değerlendirmesi olduğu için, güncel verileri değil, kitaptan alınan verileri aktarıyoruz. 1938 yılında Türkiye’de insan başına bir yılda 22 kilo et ve 151 kilo süt düşerken, bu miktarlar 1962 yılında et için 12 kiloya, süt için 103 kiloya kadar düşmüştür. Buna karşılık tahıl tüketiminde tam tersi bir gelişme yaşanmış, yıllık tüketilen tahıl miktarı 150-180 kilodan 248 kiloya kadar yükselmiştir.

Emperyalistler, kapitalizmce geri kalmış ülkelerin, dünya pazarlarında kendilerine rakip olabilecek ekonomik ve teknolojik gelişme düzeyine ulaşmasını istemezler. Bu ülkelerdeki teknoloji, emperyalistlerin eskimiş teknolojisidir. Emperyalistler geri ülkelerde montaj endüstrileri kurarak ve parça satmak suretiyle geri toplumu hem bir pazar olarak kullanır hem de makine gücünü kontrol altında tutarlar. Yüksek faizli kredilerle, para, teknoloji, silah-ordu ve casusluk gücüyle ve tabiî ki kendilerine taşeronluk eden geri ülke yöneticileriyle el ele vererek, bu ülkeleri kendilerine tam bağımlı hale getirirler.

“Hayvancılığımızın kalkınmaya yüz tuttuğu 1950-1960 yılları arasında Türkiye’ye çok ucuz fiyatla süttozu verilmiş ve tavukçuluğun yere serilmesi için donmuş tavuklar ile hindi ve koyun ile sığır eti yollanmıştır. Amerika bize et ve süttozu vermeye devam etmemiş ve halk, fiyatlar çok yükseldiği için et ve süt yerine yavan ekmekle beslenme yolunu seçmek zorunda kalmıştır.” diyor Koçtürk.

Gördüğümüz gibi, ABD Emperyalistleri “yardım” adı altında ülkemizdeki tarım ve hayvancılığı yavaş yavaş dışa-kendilerine bağımlı hale getirmiştir. Bugün de AKP’giller iktidarında bu durum tavan yapmıştır. Gıda ürünlerinin hammaddeleri, neredeyse tüm tarımsal girdiler (yem, gübre, ilaç ve hatta saman bile) ithal edilmektedir. Tam bir dışa bağımlılık sağlanmıştır AKP’giller tarafından.

Tek derdin çok ilacı 1950’lerden beri iktidarda olan Finans-Kapitalistleri ve onların yerli ortakları Tefeci-Bezirgânlığın siyasi temsilcisi AKP’giller İktidarını alaşağı etmek, Demokratik Halk İktidarını kurmaktır. 24.07.2020