Hikmet Kıvılcımlı – Kuvayimilliyeciliğimiz Vatan Partisi Gerekçe’si (III)

09.11.2022
A+
A-

VP

Bugün Türkiye’de vatanını anlayarak seven, milletine bilinçle bağlı olan herkes bizim artık niçin işverenler kanadı ile yükselmeye ve ilerlemeye inanmadığımızı yukarıki açıklamalardan epey çıkarmıştır.

Neden vatanımızı yükseltmek için işçi kanadını başa geçirmek istiyoruz?

İşçi deyince, o da halkın bir parçasıdır. Halk yığını içine işçiler gibi; köylüler, esnaflar ve aydınlar da girer. Biz bu geniş halk tabakalarından hiçbirisini ötekisinden ayırt etmeye taraftar değiliz.

Çünkü öyle bir ayrılık, yalnız memleket düşmanlarına karşı tehlikeli bir gedik açmakla kalmaz.

Bilhassa İkinci Kuvayimilliye hareketine şiddetle muhtaç bulunan yurdumuzda gönüllü elbirliği yapmaları şart olan halk yığınlarının hayırlı teşebbüs ve emeklerini de dağıtmak ve israf etmek olur. Aydın, esnaf, köylü, amele, işçi, benzeri Vatandaşlar hep birden milli bir iman ve feragatle, 30 yıl evveli Kuvayimilliyecilik ruhunu diriltebilir ve yaşatabilirse, vatanımızın kısa yoldan cennete dönmesi mümkündür. Onun için biz vatan kartalımızın işçi kanadı ile yükselebileceğini düşünürken, bu kartalın dimağı [beyni] yerindeki aydınları, gövdesi yerindeki çalışkan köylüleri ve esnafı aynı vücuttan sayarız…

Ancak, öncü dava, işçi davasıdır. Toplumsal harekette baş çeken işçi olmalıdır, diyoruz. Bunun bilim gerçekleri bakımından sebebi şu: Modern toplumun ana çarkları sermaye ilişkileriyle döner. Bu ilişkileri doğrudan doğruya ve bilhassa temsil eden iki kutup; işverenlerle, işçilerdir.

Bizde işverenlerin ne kadar “kökü dışarıda” olduğu ve vatanı, milleti nasıl kolayca geriliğe ve yabancı nüfuzuna av etmeye kapı açtıkları, yakın ve uzak, siyasi ve toplumsal tarihimizde açıkça okunuyor.

İşverenler memleketi gereği gibi güdemeyince, vatanın mukadderatı tesadüfe, talihe bırakılamaz. Millet önderliği ister istemez işçilere düşer.

 

Milletin öteki zümre ve sınıfları:

Aydınlar, köylüler, esnaflar ve tekmil halk tabakaları gerek tarihi ve toplumsal durumları ve gerek çıkarları gereği ya işverenlerin yahut işçilerin geçtikleri yoldan yürürler.

Bunun içerik bakımından değilse bile sırf şekil yani yüzeyde görünmek zorunda kalan ilişkiler bakımından en manidar örneğini İngiltere’de görüyoruz. Orada bir zamanın en kuvvetli partisi olan Liberaller silinmiştir. Aynı yerde başkaca bir aydınlar yahut köylüler yahut esnaflar partisi, şekil için olsun tutundurulamamıştır. Bu Arafat’ta kalmış ikisi ortası halk tabakaları, iki başpehlivanın tarafını tutar gibi gâh işveren kampını, gâh işçi kampını iktidara çıkarmak ile yetiniyorlar. Kendi mukadderatını, güreşenlerden birisinin veya ötekisinin talihine bağlıyorlar.

Türkiye İşçi Sınıfımız memleketi idare ederse, vatanımızın her zamankinden çok daha çabuk, daha sağlam, daha ahenkli yükseleceğine ve milletimizi gerek fen ve medeniyet, gerekse kültür alanında hiçbir milletten aşağı bırakmayacağına şu sebeplerle inanıyoruz.

1- Teorik sebep: Avrupa’nın üstünlüğü büyük sanayi sayesindedir. Büyük sanayi başta makine sanayisi demektir. Sanayiye makinenin girmesi, makineleşmenin büyümesi kendiliğinden olmamıştır. Patronların arzusu ile yahut düşünücülerin ilerleme telkinleri ile de olmamıştır. Modern toplumda arzu ve telkin, maddi ve ekonomik bir zembereğe dayanmıyorsa kuru hayaldir. Avrupa’da sanayinin bugünkü baş döndürücü kudrete ermesi, bilhassa işçilerin siyaset sahnesine çıkmaları ile olmuştur.

Biliyoruz, Avrupa’da sermayedar ilişkileri başlarken, işçinin çalıştırılması Ortaçağ’dan kalma mutlak sömürü usulü ile yapılıyordu. Mutlak sömürü usulünde; “İşçiyi ne kadar az ücretle, ne kadar çok saat iş başında tutarsak o kadar fazla kâr elde ederiz”, kanaati hâkimdir. Zamanla bu kanaatin yanlış olduğu anlaşıldı. Bir beygirin sekiz saatten fazla çalışırsa çatladığı biliniyordu. Lakin bilmek, hiçbir işvereni insafa getirmeye yetmedi. Eski ilkel mutlak sömürü usulüne karşı, tahammülleri çatlayan işçiler, beygirler gibi çatlayıp ölmeyince, bir müddet işi vurucu kırıcılığa döktüler. Bizde son zamanlar adliye vukuatının alıp yürümesindeki derin sebep budur. Lakin bireysel tepkilerin asayişsizlikten başka bir sonuç veremediğini gören işçiler, insanlar gibi haklarını topluca aramaya giriştiler. Sendikalarla örgütlenip, grevlerle nefis müdafaasına başladılar. Bu toplumsal hareket, patronları MUTLAK SÖMÜRÜ metodundan başka yollar aramaya götürdü.

O zaman İZAFİ SÖMÜRÜ çaresi denendi. İzafi sömürü usulüne göre, işçiyi domuzuna ve öldüresiye çalıştırmak battal [işe yaramaz] bir batakçılıktır. Fazla kâr mı istiyoruz? İşletmemize başkalarında bulunmayan yeni bir alet icat edip sokalım. Yahut daha bilimsel bir çalışma usulü keşfedelim. Tek ameleyi günde 24 saat çalıştırsak, verimini belki o gün için arttırırız. Ama ertesi gün o işçi yorgunluktan hastalanır. Bir müddet sonra ölür. Hâlbuki yeni aletler icadı ve yeni usuller keşfi sayesinde bir işçiye 10 işçinin, 100 işçinin yaptığını hatta yapamadığını yaptırabiliriz.

Böylece Batı Avrupa ülkelerinde insanlığın bütün gayreti yaratıcı faaliyete çevrilmek zorunda kaldı. “Zorunda kaldı” diyoruz çünkü: Mutlak sömürüyle dilediğini, vurguncu kârını elde eden sermayedar, hiçbir vakit kendiliğinden böyle bir insaniyetli usule başvurmadı. Ancak işçilerin örgüt ve direnmeleri zoruyla o yola girdi. Fazla kârını, yaratıcı alet ve usul mekanizması ile çoğalan verim sayesinde bir ARTAN-DEĞER çıkarmakta buldu. Avrupa o yoldan ister istemez bugünkü medeniyet şahikasına [doruğuna] ulaştı.

Sonuçta anlaşıldı ki, ölenin yerine başka işçi bulmak ne kadar kolay olursa olsun, bir işkolunda babadan uzmanlık ve beceriklilik elde etmemiş işçi, gereği kadar verimli değildir. Ölen işçinin yerine başka işçi bulmak ne kadar ucuz olursa olsun, bir işçi 24 saat zarfında 8 saat uyumaz ve 8 saat dinlenip insanlığını yaşamazsa gereği kadar verimli olamaz. Daha ilk günler Robert Owen’ın tecrübesi gösterdi ki, aynı aletlerle günde yalnız 8 saat insanca çalışan bir işçi, 12 saat hayvanca çalıştırılan işçiden fazla iş yapar. Şu halde alet ve usulleri yenileşen sanayiye, İSTİKRARLI işeli [işgücü] bulmak yaşama seviyesi yüksek işçiyi mümkün mertebe daha az çalıştırmak, yalnız işçilerin ve dolayısıyla da memleketin, toplumun ve insanlığın hayrına bir şey olmakla kalmaz; bizzat aklı başında patronun da hem kârını artırır, hem toplumsal ömrünü uzatır. Bugünkü Batı dünyasında işçi sendikalarının memleketi sarmasına, işçi partilerinin iktidara gelmesine, haksızlığa ve patron ihtirasına karşı grev hareketlerinin zaman zaman patlamasına kanuni bir hak diye bakılması bundandır. İşçilere bu kanuni hakların tanınmadığı memleketlerde hem vatanın ilerlemesi baltalanır, hem de işverenler aşırı tamahkârlıklarının [aç gözlülüklerinin] cezasını çekerler. Çarlık’ta grev kamu suçu idi: Devrim çıktı. Mecellenin[1] vecizesi toplum için dahi doğrudur: “Bir şey dıyk oldukta, müttesi olur.”[2]

Türkiye sanayisinde mevcut kanunlara rağmen mutlak sömürü usulü, hayatta bir türlü kalkmadı. Çünkü memlekette henüz Tefeci- Bezirgânlık geleneğine dayanan hacıağa zihniyeti, sanayi işletmeciliğimize hâkimdir. Asya usulü derebeyi artığı ilişkiler, sanayide İZAFİ SÖMÜRÜYÜ zorunlulaştırdı. Avrupa’dan ısmarlama makine getirttik. Bazen kör topal alet taklitleri yaptık, yapıyoruz. Lakin o hazırcı yeni tekniğin izafi sömürüsüne, eski mutlak sömürünün aşırı vurgununu da katmaktan geri kalmıyoruz. Sonuçta vatanın medeni kalkınma temposu durma derecelerinde yavaşlıyor.

Söz gelişi, saatte on binlerce paket yapan bir makinenin Avrupa’dan geldiği gibi üstü örtülerek bir köşede yattığını gazeteler şaşarak yazıyorlar. İnceleniyor; işçi ücretlerimiz o kadar alçak ve çalışma saatleri o kadar yüksek ki, işçi eli ile paketlemek, makine ile paketlemekten daha ucuza mal oluyor. Yani dünyanın her yerinde insan yerine makine hizmet ediyor. Bizde makinenin yerine insan harcanıyor. Çalışan vatandaşlarımızın sudan ucuza israf edilmeleri, bundan doğma bir sürü bireysel ve toplumsal illet ve ufunetlerin [çürümelerin] alıp yürümesi bir tarafa bırakılsa bile, vatanın toptan geri kalması facia değil midir?

Bâbıali gazetecisi, makineye rakip olmayı; “Türk işçisinin kahramanlığı”, diye övebilir. Bu iddia milletimizin bilim ve medeniyette geri kalmasını haklı çıkartamaz.

Bu küçük sanılacak olayı memleket ölçüsünde yayın; çalışanların yoksulluğu ve memleketin geriliği pahasına, “makine düşmanlığı” diyebileceğimiz durum karşımıza çıkar. Bizde yüzüne hem de en son bilim ve Marksist maskesini takmış öyle dergiler çıktı ki, Etiler çağını yaşayan zavallı köylülüğü memleketin “RASİN [SAĞLAM] TEMELLERİ” diye andı; öyle Başvekilimiz yetişti ki: Tütün ekicilerin çoluk çocukları ile mezbuhane [boğulurcasına, canını dişine takıp çırpınırcasına] tarım boğuşması yerine modern üretim tekniklerinin geçmesini felaket saydı. Memleketin makineleşmesini en büyük kalkan gibi kullananlar dahi, Makineyi bu memleket topraklarında yetiştirmeyen bir yabancı meyve mevkiinde bıraktılar; makineleşmeyi, yabancılaşma kılığına soktular… Onun için bizde mutlak sömürü usulü hatta kanun dışı edildiği zaman bile yerli, köklü kaldı.

Gerçekte mutlak sömürü usulü yalnız kitapta değil, hayatın kendisinde de kalkmadıkça yalnız iktisadi hayatta değil genel, toplumsal ilişkilerde, kültürde, ahlâkta, ibadette, görenekte, gelenekte meş’um [uğursuz] bir illet sayılıp yok edilmedikçe, vatanımızın Avrupa ile atbaşı gidecek bir makineleşme temposuna kavuşması imkânsızdır.

İşletmelerimizde mutlak kârcılığın, toplumsal ve ekonomik vurgunculuğun yerine izafi kâr sistemi yani makine sayesinde ve makine vasıtası ile kazanma usulü nasıl hâkim olur?

Bir tek yolla: İşçileri mutlak sömürüye uğratmanın artık vatan hainliği demek olduğunu evvela tanımak sonra pratiğe koymak şartı ile!

2- Pratik sebep: Buraya kadarki araştırmamız, Milli Kalkınmamızın nasıl işçi pratiğine vardığını gösterdi.

Ağır ve peşin hükümleri bırakalım. Yarım yüzyıllık denemelerden hiç değilse millet sevgisi, vatan aşkı duyanların, medresevari kör dövüşlerini, laf ebeliklerini bırakıp artık bilimsel ve tarafsız bazı dersler çıkarmaları gerektir. Bu derslerin bir tanesi, en ödlek insanın bile kabul zorunda kalacağı şu basit demokrasi kuralıdır: Bir elin sesi çıkmaz! İtiraf edelim ki, şimdiye değin alkışlayan da, alkışlanan da hep aynı TEK-EL idi, yalnız eldiven değişiyor. Kodaman bezirgân hacıağalar etkili iken onların vesayetli veya vesayetsiz politikaları yetmiyor. Tek kanatla uçulamıyor. Uçulsa bile milletimizin layık olduğu medeniyet seviyesine, Avrupa derecesinde bir türlü erişilemiyor. Daha kötüsü; Avrupa acenteliğine, Batı hayranlığına, yabancı mâdunluğuna [astlığına], yabancı taklitçiliğine ve her taklit gibi, kısırlığa düşülüyor. Kendi başlarına bırakılan büyük bezirgânlarla hacıağalar için MUTLAK kâr batağı pekâlâ rahattır. Onlar kozmopolit Avrupa nüfuzu altında derebeyi artığı yarı Asyalılık miyasması [salgın hastalıklara yol açtığına inanılan etken] içinde mesut olabilirler. Fakat modern milletler seviyesine çıkmayı, kimseden geri kalmamayı, kimseye mâdun [ast] olmamayı iliklerine dek işlemiş bir aşk gibi duyan Türkiye Halkı: ÖLÜ mazinin ve CANAVAR yabancılığın zincirlerini gerek iktisadi, gerek siyasi ve toplumsal hayatından tamamı ile koparıp atmak istiyor.

Nihayet, İZAFİ kâr da Kârdır. Hatta büsbütün daha sınırsız kârdır. Bir insanın 8 saatten fazla çalıştırılması değil, eksik çalıştırılması verimi artırır. Aletleri mükemmelleştirmeyle kârı arttırmanın hududu yoktur. Memleket makineleştikçe sermaye kendi kendini yiyen spekülasyon ve vurgun yerine, üretim kaynağı olur. Skolastik partiler de korkmasınlar: Tefeci-Bezirgân nüfuzu müzeye kalkarsa dünya batmaz. CHP iktidardan giderse tufan kopacak sanmıştı. Vatan yerinde duruyor. Türkiye Halkı o muazzam Osmanlılık yıkılırken, “Millet-i Merhume” [Ölmüş Ulus] sayılıyordu: Kuvayimilliyeyi yarattı.

VP işçi kanadını başa geçirmeyi milletçe yükselişimizin tek yolu saymakla beraber, asla DAR AMELECİ değildir. Tek başına İşçi Sınıfı içine gömülmek ölüm kadar uğursuz bir mahpusluktur. Örgüt bilinçli işçilere başrolü vermekle beraber milletimizin her sınıf, zümre ve tabakasına açıktır. Vatanını canından çok seven işçi, köylü, aydın, esnaf gibi iyiniyetli sanayiciler hatta fert olarak gerilikten iğrenmiş samimi Tefeci-Bezirgânlar dahi, VP Tüzük ve Programı’na inanarak gelirlerse, bundan iftihar duyarak, sıcak ilgi gösterilir.

Bir soru: Türkiye İşçi Sınıfımız, milletimize öncü olmaya layık mıdır?

Kuvayimilliyeciliğin bütün ruhu: İSTİKLAL ve CUMHURİYET’tir. Tarihimizde İşçi Sınıfımız hiçbir vakit istiklalimizi “manda” veya “ecnebi müzahereti” [yabancı yardımı] ile değiş tokuş etmeyi aklından geçirmemiştir. İşçi Sınıfımız hiçbir vakit Cumhuriyetimiz yerine “Hilafet” veya “İRTİCA” hasreti çekmemiştir. Fakat toplumsal bünyemizin üsttekileri kolayca mandalaşmaya, alttakileri kolayca irticaa kaymışlardır. Demek, toplumumuzun “Hayrül umûr evsatuhâ”sı [hayırlı olanı] altlı üstlü kaymalara karşı sigortalı merkez ekseni İşçi Sınıfımızdır. İşçi Sınıfımız, milletimiz içinde İstiklal ve Cumhuriyetin mutlak kalesidir. Çünkü o kendi kontrolünü kısacak bir yabancı sermayenin Türkiye’yi yabancı memleket sanayilerine haraç veren bir hammadde kaynağı halinde tutmak isteyeceğini bilir. Çünkü o, irticaın eski Asyalı geri derebeyi artığı ilişkileri hortlatarak sanayimizi köstekleyeceğini ve ülkemizi yarısömürgeciliğe ısmarlayacağını bilir. Daha doğrusu İşçi Sınıfımız bu iki gerçeği belki düşünmeye hacet kalmaksızın kendiliğinden yaşar. Hayatı icabı yabancı nüfuzu ile irtica derhal İşçi Sınıfına ve kaderine indirilmiş kamçı ve kılıç etkisi bırakır. İşçilere göre, iki kere iki dört eder.

1- YABANCI MAL: Türkiye’ye hâkimse işçi, işsiz kalır: bezirgânlar, Karunlaşır.

2- İRTİCA: Sanayimizi kösteklerse, işçi, aç kalır; hacıağa, Karunlaşır.

İşçi Sınıfı için İstiklal ve Cumhuriyet bu derece keskin ve açık bir muâdeledir [denklemdir]. Türkiye’de başka hiçbir sınıf ve zümre için İstiklal ve Cumhuriyet, her günlük EKMEK meselesi, bütün ömürlük HÜRRİYET meselesi değildir. Ancak milli sanayimiz gelişirse işçilerimiz rahat ekmek yiyebilirler. Ancak irtica vatanı derebeyice maceralara sürükleyemezse, işçilerimiz barışçıl bir hürriyet içinde yaşayabilirler. Bezirgân ellerde yabancı sermaye, kazancımızın kaynağını; irtica, ruhumuzun çiçeğini sömürür. İkisi birleşti mi maddi geriliğimiz, işsizlikle, yoksulluğu; manevi geriliğimiz, yabancı hayranlığı ve sömürgeleşmeyi getirir. Onun için şu Yirminci Yüzyıl’ın ortasında ve şu dünyanın ortası sayılan ülkemizde, İşçi Sınıfının vatanseverliği herkesinkinden gerçek ve üstündür.

Türkiye İşçi Sınıfı milletimize öncü olmaya yetkili midir?

Evet.

TARİHİ TEKNİK BAKIMINDAN: Sanayi demek, makine ile işçi demektir. Bu iki unsurdan biri eksik oldu mu sanayi aksar. Makine cansızdır. Onu işgücü diriltir. Makine devinin gönlünü ve dilini, onu işleten kafa ve kollar herkesten iyi tanır. İşte uzmanlık ararız. Sanayiyi canlandırıp değerlendirenlerin sanayileşmemizde doğrudan doğruya teklif ve girişim sahibi olmaları neden ihmal edilsin? Onların hareket serbestliğini, ilerleyiş sorumluluğunu benimsemeleri milli ekonomik kurtuluşumuzu ve modernleşme tempomuzu yıldırım sürati ile geliştirir.

Türkiye’mizin beklemek için ne vakti, ne de nakti vardır. Bizde sermaye Batı Avrupa’daki klasik şekilde gelişmeye bırakılamaz. Avrupa’da modern gelişme 6 yüzyıl sürdü. Biz 60 yıl daha bekleyemeyiz. 600 yıl beklesek de Avrupa’ya bugünkü yollardan yetişemeyiz.

Çünkü:

Bir defa: Bugünkü kudretine dayanan Batı, elbet bizim kendilerine yetişmemiz için kendi temposunu yavaşlatmaz.

İkincisi: Bilakis Avrupa bugünkü hegemonyasını sürdürmek, güçlüklerini bizim zararımıza gidermek için elinden geleni ardına komaz.

Üçüncüsü: Ve hepsinden en önemlisi, Batı’da sermaye birikimi geri kalan tekmil yeryüzü insanlığının, eski ve yenidünya hazinelerinin Batılı korsanlar ve sömürgeciler tarafından en dizginsiz ve hayâsızca çapula uğratılması sayesinde mümkün olmuştur. Biz istesek o dünya soygunculuğunu yapamayız: Küremizde “boş” bir karış yer kalmamıştır. Tersine eski pazarlar daraldıkça, büyük sermaye grupları bağımsızlığa kavuşmuş ülkeleri türlü hilelerle biraz daha nüfuzları altına sokmaya uğraşmaktadırlar.

Onun için insanlık ölçüsünde en yüksek hizaya gelebilmek istiyorsak, toplumsal davalarımızın Batı’dan kopya edilemeyeceğini anlayarak yerli metotlar bulmak ulusal görevimizdir. Baş yol: Geniş halk yığınlarımızı yeni bir Kuvayimilliyecilik savaşına seferber etmektir. Ekonomik bağımsızlık savaşımız da bir medeni savaştır. Ama birincisinden farklıdır. Siyasi ve askeri bağımsızlık savaşımız düpedüz bir silahlı mücadele, açık cephe savaşı idi. Onun liderleri ister istemez askerlerimizden yetişti. İkinci Kuvayimilliye savaşımızın öncüleri, ister istemez sanayimize can ve kan veren kafa-kol işçilerimizin saflarında yetişmelidir ve yetişebilir. Sanayileşme ve modernleşme, bütün milletçe harekete geçilerek başarılacak bir ülkü uğruna açılmış bir MUKADDES CİHAT’tır [KUTSAL SAVAŞ’tır]. Her savaş gibi onun da iki şartına en uygun durumda bulunan milli bölüğümüz millet öncümüz olmalıdır. Bu iki şart:

1- Plan-Strateji-Taktik,

2- Bilinç-Disiplin-Örgüttür.

 

PLAN-STRATEJİ-TAKTİK BAKIMINDAN: Eski idareci üstün sınıflar, oldular olasıya “İndividualisme: Ferdiyetçilik [bireycilik]” prensibini putlaştırmışlardır. Ferdiyetçiliğin kaba Türkçesi: Millet hayatında külahını kurtaran kaptandır, altta kalanın canı çıksın… Ben kâr edeyim, kâinat bana vız gelir. Herkes gözünü açaydı… demektir. O yüzden eski idareci zümrelerde tek kişinin açıkgözlülüğü, başkalarını atlatıp çıkarlarına bakması ahlâk olmuştur. Onlar bu cibilliyetleri iktizası [karakterleri gereği] aralarındaki kişisel kavgaları, bireysel rekabetlerini memleket ölçüsünde büyütürler, parlamentoda bile güç ayarlarlar. Bu ayarlamalar daima açık kartla yapılmaz. Çok defa bol demagojiye dayanır. Dolayısıyla da, neticesi belirsiz kör dövüşüne döner. Onun için bir zümrenin yaptığını, iyi de yapılsa öteki zümre bozmakla mükellef sayar kendisini. Tek parti zamanı bile diktatörlüğün zırhları altında zümre boğuşmaları memlekette her gidişi trajedi veya komedi şekline sokar. En demokratik particilik, en aziz millet meselelerini, en entipüften söz düelloları altında boğuntuya getirir… Bütün bu ve benzeri sebeplerle uzun vadeli geniş milli planlar bir türlü kurulamaz. Örnek olarak, yalnız Cumhuriyet kuruldu kurulalı milli kalkınmamız uğruna yapılmış teklifleri, verilmiş raporları bir araya getirsek, ortada Ararat Tepesi gibi dağlar yükselir. Lakin o kâğıt dağlarının içinden pratikçe planlaştırılıp uygulanmış elle tutulur sonuçlar fare kadar bile olamamışlardır.

İşte rakının şişede durduğu gibi, okul kitaplarında ve üniversite basın kürsülerinde genç nesillerimize uslu uslu öğretilen Bireycilik hayatımıza geçince afet kesilir, ekonomik seferberliğimizin her türlü stratejiden ve taktikten mahrum kalışı, daha fenası toplumsal hareketimize çok defa en iyi niyetlerle hep Birinci Kuvayimilliye seferinin askeri strateji ve taktik yadigârı yöntemlerinin dikte edilmesi, modern hayatımıza mal olmuştur. Vatanın zenginlik kaynakları kırtasiyeci tekelcilikle ölüleştirilmiştir. Canlı insan nüfusu çoğunluğumuzun yaratıcı işgücü, mirasyedice israfa uğratılmıştır. Yoksulluk ve işsizlik illetleri, ülkemizde yabancı nüfuzunu hak rahmeti saydıracak, felaket derecesinde gelişigüzel ekonomik politika sergüzeştlerine [maceralarına] çanak açtıracak bir hava yaratmıştır.

Neden?

Çünkü: Sanayi kurulurken memleketin hayati imkânları, milletin zorunlu ihtiyaçları değil önce KÂR sonra gene KÂR ama bezirgân ve tefeciye şirin görünecek KÂR düşünülmüş ve yalnız bu kârın Osmanlı artığı, sanayiye fıtraten düşman zümreler arasında üleşimi göz önünde tutulmuştur. Kırtasiyeci bir tekelcilik olmasına rağmen, denize düşenin yılana sarılması kabilinden hükümetlerin başvurdukları az çok milli güdümlü devlet sanayimiz bile sık sık aforoz edilmiştir.

İşçiler için ne kâr gayesi, ne rekabet yarışı vardır. Her fabrikanın açılması, hem orada çalışan bütün vatandaşlar için aynı derece gerekli ve faydalı bir iş ve gelecek sağlar, hem vatanın planlı bir ahenkle boyuna sanayileşmesi tekmil İşçi Sınıfımız için tek ümit ve yükseliş olur. En küçük fabrika bile planlı üretim örneğidir. Fabrika terbiyesi alan İşçi Sınıfımız için bütün memleket üretimini saat makinesi kadar düzenli bir planla çalışır görmek normaldir.

BİLİNÇ-DİSİPLİN-ÖRGÜT: İşverenler sanayiyi kişisel çıkarlarına uyarsa ister, uymazsa istemezler. Avrupa’daki üstün sanayinin Türkiye’de ajanlığını yapan kimse için kişisel çıkar; her zaman yabancı sermayesinin yabancı çıkar kaygısına tâbidir. Onlar tekrar edelim, Türkiye’nin sanayileşmesinden ziyade, yabancı sanayisine pazar olmasını işlerine uygun ve kârlı bulurlar. Bu eğilim ister istemez milli bilinç yerine KOZMOPOLİTLİĞİ geçirir… Hâlbuki işçinin çıkarı gibi bilinci de sanayiye bağlıdır. Milli sanayi dışında ne yaşama ne hürriyet imkânı bulunmadığını işçi, her vatandaştan daha iyi her günlük tecrübesi ile kavrar. Bu durum işçiyi en yüksek derecede milli iktisat ve milli siyaset bilincine ulaştırır.

Medeni hayatın maddesi sanayi içinde yoğurulan işçi, modern üretimin DİSİPLİN ruhuna alışkındır. Makineli fabrika sisteminin mükemmel ÖRGÜT düzenini benimsemiştir. Onun için işçi vatandaşta, bilinçli disiplin ve disiplinli örgüt kabiliyeti bir içgüdü haline gelir. Bu içgüdünün, iktisadi kalkınma seferberliğimizde çelik nüve olarak başa geçmesi toplumumuza başka herhangi bir sınıf ve zümrenin başarılarından üstün milli başarılar temin eder. Memleketimiz eski Osmanlı derbederliğinden ve derebeyice hukuk düşmanlığından ruhlara çökmüş o sinsi ve meşum köle güdümü artıklarını tamamıyla giderememiştir. Bu gidişi rahatlık sayanlar kağnıyı trene tercih eden Çin mandereni gibi bataktan hoşlananlardır. Modernleşmek: Örgütlü millet olmaktır. Halk yığınlarımız içinde kendi bağımsız toplumsal örgütlenme eğilimini açıkça ve dürüstçe yürütebilenler hemen hemen sadece işçilerdir. Aydın dediğimiz ve her şeyi bilir sanılan zümrelerimiz bile bireylerini bir araya toplamakta fiyasko veriyorlar. Medeni insan topluluklarına yaraşır teazzuvlar [organlar, örgütler] haline gelebilmek için kendi bilinçlerine, bilgilerine güvenemiyorlar. Toplum düşmanı içgüdülerine, kültürümüzü inmeli hale getiren bencil kötümserliklerine gem vurmak için, ancak yukarıdan kanun yolu ile imtiyazlanarak bazı meslek kuruluşlarına güç katlanmışlardır. Esnaflar büsbütün sert yaptırımlarla ve tabir caizse -kanun yolu ile değil de- kanun zoruyla sokuldukları loncavari kuruluşların kapılarından girerlerse bacalarından kaçmaya yeltenmektedirler. Memleket nüfusunun yüzde 80’inini temsil eden en büyük halk yığınımız köylülük ise yürekler acısı durumdadır: En basit, en ilkel örgütlenme eğiliminden mahrum, darmadağın, en keyfi idarelerin insaf ve merhametine kalmış gibidir.

Çok şükür vatanımızda kendiliğinden harekete geçmeyi bilen yani yukarıdan hazırlanmış kanuni zorunlulukları beklemeksizin hak arayan bir modern insan yığınımız var. CHP iktidarı son nefesinde, kendi anladığı manada (Değişmez Şef’i değişirlik sıfatı ile elastikileştirmekten ibaret) bir “demokrasi” ilan edince, İşçi Sınıfımız hiç kimseden emir almaksızın adeta birkaç gün içinde medeni dünyaya ibret verecek bir örgütlenme kudreti göstermişti. CHP iktidarı bereketli bir yağmurdan sonra, kışır [kabuk] bağlamış killi diktatörlük toprağı altında ezilen emek tohumlarının nispeten yumuşayan kaşarını yararak vatan sathında ekin filizi vermesini iftiharla karşılamamıştır. Bilakis Tefeci-Bezirgan rüyalarını kaçıran bir afakan [yürek çarpıntısı, kalp krizi] geçirerek bir gecede yerden biten mantar gibi “Sü. S. S.’in[3] nutku” işçi sendikalarını hayra yoramamış, derhal kötüleme ve boğma yoluna girmiş dolayısıyla muhalefeti ve DP’yi lekelemeye çalışmıştı. Ona rağmen idari ve siyasi binbir güçlüğe göğüs gererek doğan İŞÇİ SENDİKALARI velev sıkı kayıtlar altında olsun, bir türlü söndürülememiştir. Adeta Kuvayimilliyeci savaş meydanında adım adım yer kazanan medeni vatan ordusu gayreti ile örgütlenen tek sınıf halkımız, işçilerimizdir. Bu hal memlekette insan haklarının ciddiye alınması ve halka mal edilmesi bakımından İşçi Sınıfımıza düşen büyük önemi gösterir.

“İNTÂK-I HAK” (DOĞRUNUN DİLE GELMESİ): İşçi Sınıfımızın medeni olgunluk derecesine ve girişim kabiliyetine dair olaylardan birkaç örnek alalım. Son BMM seçimlerinde Ortaçağ artığı Babaşah geleneklerimize rağmen vatandaşlık haklarını başlı başına arayanlar işçilerimiz olmuştur. Ne bezirgânlar, ne tefeciler, ne sanayiciler veya genel olarak işverenler kendi hürriyetlerini açıklayarak siyasi faaliyet göstermediler. Daima kendi sınıf ve zümre eğilimlerini bir ayıp gibi gizleyerek siyaset güttüler. Başka hiçbir toplumsal topluluğumuz; açıkça, dürüstçe ve mertçe yalnız kendi sınıfları adına siyasi bir iddiayı ortaya atmak cesaretini veya kuvvetini ve hakkını kendilerinde bulamadı. Yalnız işçilerdir ki, “İŞÇİ ADAYLARINI DESTEKLEMEK” ismi altında riyasız vicdan ve ruh bağımsızlığı ile sahneye çıktılar.

Bu nedendi?

İşçilerin kendi davalarını bütün millet davası ile ahenkli bulmalarındandı. Haklarının meşruiyetinden, milli çıkarla uygunluğundan o kadar emin idiler ki, bunu tekmil millet önünde açıkça tartışma konusu yapmayı şeref biliyorlardı. Başka kimse o hak ve kuvveti kendinde göremedi… Onun için mevcut partilerin hepsi de gayet gösterişli bir şekilde işçi avcılığına çıkma gereğini duydular.

Bu her zaman böyle oldu. Daha bir çeyrek yüzyıl evvelki tek parti iktidarı bile ilk tecrübesi ile memlekette yeni bir SİYASİ İÇ KUVVET doğmuş bulunduğunu yalnız kabul etmekle kalmayıp ilan dahi etti.1930 yılı ölü doğan “Serbest Fırka” şakasını ciddiye alan tek sınıfımız işçiler oldu.

“Bir ara hemen her gün gazete sütunlarında şöyle: “görülmedik, işitilmedik” fırkalara rast gelinir oldu:

“Halk Fırkasının çalışan tabakadan iyi elemanlar seçip harekete gelmesine intizar olunuyor.” “İşçilerin Fırka ile alakalarını takviyeye çalışılıyor.” “Asıl tutulması şart olanların büyük işçi kitlesi olduğu, nümayişçilerin kamilen amele ve yarı yarıya yetişen gençler olması ile tezahür ediyor.” “Aşağıdan yukarıya çalışmak, kitle içinde unsur (!) bulmak gidilecek yolların en doğrusu ve kısası addolunuyor.” (7/9/1930 vb. tarihli Cumhuriyet Gazetesi)[4]

“Türk Ocakları’nın “Halk Evleri”ne dönmesi; “Sınıfsız, imtiyazsız bir toplum” olduğumuzun marşla resmen ilanı; ansızın “İşçi Mebusları” denilen şeyin zuhuru vb. vb. hep o zorunluluğun yadigârları oldu.

Dünkü toplumsal tarihimize bakalım: Türkiye’nin bütün doğum sancıları İşçi Sınıfımızın hareketi ile gerçekleşmiştir. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar görülen az çok medeni, Avrupai Demokrasi çırpınmaları hep Türkiye İşçi Sınıfının siyasi hareketinden kaynak almıştır. Geri kalan yüzeyde ve yaygaralı geçmiş olaylar, adi pronunçiyamento’ların (askeri kast darbe-i hükümetlerinin)[5] dar çerçevesini aşamamıştır… TANZİMAT devrinin edebi ve taklit siyasi sızıldanmalarına kan, can veren kuvvet Türk İşçisi idi. 1871’de loncaları fiilen tarihe karıştıran örgüt: “AMELEPERVER CEMİYETİ”dir. 1872’de istibdada karşı ilk halk tepkisi “KASIMPAŞA TERSANE İŞÇİLERİ GREVİ” ile “BEYKOZ DERİ VE KUNDURA İŞÇİLERİ GREVİ”dir.

Bu kımıldamalardan cesaret alan işveren zümresinin sade suya hürriyetçiliği, ilk sıkıda soluğu Paris’te alan “kökü dışarıda” bir teşebbüstü. 1889 yılı “İTTİHAD-I OSMANÎ CEMİYETİ”: Frengistan’a kaçtı. İşçilerin kurdukları gizli ve hürriyetçi “OSMANLI AMELE CEMİYETİ”: İstanbul’da faal kalarak Paris’teki “Con Türk”leri destekledi… Hürriyeti ilana saltanatı mecbur eden şeyi manastırda patlayan tabancadır sananlar, hürriyetin parsasını sonradan toplamış açıkgöz işveren ve siyasilerden başkalarını görmeyenlerdir. Gerçekteyse 1906 yılı (Sonra “OSMANLI DEMOKRAT FIRKASI” adını alacak olan) “SELAMET-İ UMUMİYE KULÜBÜ” Rıza Bey ismindeki Hereke fabrikası sermakinisti [başmakinisti] tarafından kuruldu. Aynı yıl tütüncüler grevinde tevkifat verenler işçilerdi. Ancak bunlardan bir yıl sonra, 1907 yılı (çoğunun padişahtan gizlice külah kapma peşinde koştukları anlaşılan) “Con Türk”ler yabancı salonlarında destek bularak ve rahatça kahraman kesilerek ikinci kongrelerini yaptılar: Bu tavşanı arabayla tutanlar ulema, hükema, köylü, çiftçi, tacir, asker ve Türk Müslüman olmayan azınlıklara hitap ederken, işçi sözünü ağızlarına almamaya dikkat ettiler…

Abdülhamit Hürriyet’i ilan eder etmez, 1908 yılı; başta “BAĞDAT DEMİRYOLLARI MEMURİN VE MÜSDAHDİMİN CEMİYETİ UHUVVETKÂRİSİ” gelmek üzere gene “yerden mantar biter gibi”; (ŞİRKETİ HAYRİYE DENİZ İŞÇİLERİ, Feshane Hereke Mensucat işçileri, Şark Demiryolları İşçi ve Memurları) cemiyetleri gibi işçi teşekkülleri, yardım sandıkları doğdu. 13 Ağustos-15 Eylül arası: Tramvay işçileri ile başlayan GREV dalgası bir anda bütün İşçi Sınıfımızı sardı. Sigara kâğıdı işçileri, Havagazı, Deri, Reji Tütün, Orizdibak İşçileri, Rumeli Demiryolları, Anadolu, Balya Karaaydın, Aydın Demiryolları, İzmir Tramvayları İşçileri, Selanik Ticaret, Adana Pamuk İşçileri, Tuğla Harmanları, Matbaa, Vapur, Fırın İşçileri ve Müstahdemleri bir anda milli benliklerini duyup, ayaklandılar.

O zaman “Kızıl” veya “Bolşevik” yahut “Komünist” gibi lakırdıları işiten bulunmadığı için işçilerimize henüz bu çeşit iftiralar atmanın modası icat edilmemişti. İşçi Sınıfımız hürriyetle milli kurtuluşunu arıyor, bütün köleliklerimizin başı olan ecnebi imtiyazlı sermayelere karşı ayaklanıyordu…

Tefeci-Bezirgân zümreler derhal kapı yoldaşları ecnebi şirketler uğruna ağır bastılar. Sözde hürriyetçi basın “Şirketler hisse senetleri düşer; grevle itibar-ı mâlimiz [mali saygınlığımız] bozulur” diye ateş püskürdüler. Ticaret Odası Gazetesi (Bezirgânlar sözcüsü) kelbî [itçil] bir utanmazlıkla: “yerli amelenin (…) ecnebi ameleleri derecesinde mutalibâtta [isteklerde] bulunmaları gayr-i caizdir”, yazısıyla kendi milletine hakaret etmekten ve “yerli amelenin politika manevralarına kolay kapılacakları” bahanesiyle İşçi Sınıfımızın milli kurtuluş hamlesine ihanet etmekten çekinmedi. Anadolu Demiryolları Şirketinin ajanı Alman Kont Ostrog “Adliye Müşaviri”miz idi. Bu yabancı kendi memleketi işçilerine tanınmış olan haklara Türk İşçisini layık görmeyerek SENDİKA YASAĞINI; Osmanlı Sadrazamı Kamil Paşa da GREV yasağını kanunlaştırıverdiler!..

Böylece milli istiklalimizi ancak on yıl sonraki kanlı fedakârlıklarla elde etmek icap etti. Çünkü Tefeci- Bezirgânların foyaları ancak Kuvayimilliye mücadelemizde meydana çıkabildi. İşçi Sınıfımızın salim içgüdüsüne kalsaydı aynı dava on yıl evvel belki de kan dökülmeden, en medeni şekilde halledilebilirdi… Görüyoruz: Türkiye’de ilk Kuvayimilliyecilik hareketi gibi ilk Demokrat Parti Örgütünü de adsız İşçi Sınıfımız kurmuştur. Neden İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz ondan gelmesin?

BUGÜN İşçi Sınıfımızın toplumsal gücü ve değeri artık müteârife olmuştur [herkesin malumudur]. Kimse onu inkâr edemiyor. En son tek parti diktatörasının devrilişinde Türkiye’nin siyasi hareketini gene o mübarek İşçi Sınıfımız, hem de adı anılarak, eli öpülerek manalandırmıştır. 1950 seçimleri sırası ufak görünen fakat manası düşünüldükçe büyüyen iki havadisçik:

1- Cumhuriyet Gazetesi’nin seçim kampanyasını adım adım kovalamak üzere Bursa’ya gönderdiği (işçilere sempati şüphesi altında olmayan) özel yazarı müşahedesini [gözlemini] şöyle özetledi:

“Bursa’da temas ettiğim muhtelif zümreler arasında EN ZİYADE AMELENİN SİYASİ HAYAT’la alakalı olduğunu sezdim.” (Burhan Felek, 2/4/1950)

2- Aynı seçim kampanyasını İzmir ölçüsünde güdüp zafer kazanan DP İzmir Başkanı Niyazi Çağatay, gene Cumhuriyet Gazetesi’nin seçme müşahitlerinden İsmail Habip’e şu samimi kanaatini belirtti:

“İzmir şehrinde de (yani öteki şehirlerimizde olduğu gibi) en kuvvetli olan kitleler, 50 bini bulan İŞÇİ SINIFI’dır. Bunların sendikaları var. Bu kitle toptan hangi tarafa meylederse, terazinin kefesi derhal ağır basar.” (Cumhuriyet, 29/3/1950)

“Siyasi hayatla en çok ilgili” sınıf, “En kuvvetli olan örgütlü kitle”: İŞÇİ SINIFI’dır. Çoğunluğu, Bilinçliliği, Örgütlülüğü bu kadar kuvvetle temsil eden İşçi Sınıfı, neden fiilen daima en önde savunmasını yaptığı demokrasimize baş olmasın?

Osmanlı İmparatorluğu’nun en karanlık ve kara günlerinden, Cumhuriyet’in en parlak demlerine kadar, Türkiye’de gerçek demokrasinin biricik öz kuvveti olduğunu ispat etmiş bulunan İşçi Sınıfımız İKTİSADÎ Kurtuluş hareketimizde bilfiil girişimi, örgütlendirmeyi ve kontrolü en iyi başarabilecek tek sosyal sınıfımız iken, niçin o büyük millî görevde kuyruk mevkiine düşsün?

Niçin o derece sağduyulu, gürbüz ve modern millî gücümüz, yanlış politikalarla tarihî rolünü oynamaktan uzaklaştırılsın?

Vatan Partisi’ne göre: İşçi Sınıfımıza karşı gösterilen her güvensizlik millî kalkınmamızı kısırlaştırır, toplumsal demokrasimizi karikatür haline sokar. Vatan Partisi bu inançla doğuyor ve kendisini millî siyasetimiz için gerekli sayıyor.

01.05.1954

[1] Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ya da kısaca Mecelle: 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenen İslami özel hukuk (medeni hukuk) kuralları kodeksidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım yüzyılında şer’i mahkemelerde hukuki dayanak olarak kullanılmıştır. Bir giriş 16 bölümden oluşur ve 1851 madde içerir. (Vikipedi’den, K. Y.)

[2] Bir şey dıyk oldukta, müttesi olur (Mecelle’nin 18’inci Maddesi): Bir işte sıkıntı, zorluk olunca, ona genişlik-kolaylık sağlanır. Örneğin borcunu ödemekte zorlanan kişinin borcunun vadesinin uzatılması ya da taksitlere bağlanması gibi. (K. Y.)

[3] Şü. S. S.: O zamanlar İçişleri Bakanı olan “İbrahim Şükrü Sökmensüer”den söz ediliyor. (K. Y. )

[4] Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı, s. 70.

[5] Askeri kast darbe-i hükümetleri: Asker kastının (kesiminin) hükümet darbesi. (K. Y.)