Hikmet Kıvılcımlı – Memleket Davalarından İşsizlik

09.05.2021
A+
A-

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’nın 1951 yılında kaleme aldığı bu yazı, Halkın Kurtuluş Partisi’nin girişimiyle Hollanda’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nden alınmıştır.

 

A- İşsizlik Nedir?

Türkiye’de, otuz yıldır, halk yığınlarının hayatını kanser gibi kemiren bir hastalık var: İşsizlik

İşçi Sınıfının bütün çırpınışları: İlk dernek ve sendika davalarından, son grev tartışmalarına ve yerli malı kampanyalarına kadar bütün hareket ve mücadeleleri hep aynı noktada başlayıp, aynı noktada bitiyor: İşsizlik:

 

İşsizlik Nedir?

Önce bu söz üstünde durulmaya değer. Her şeyden evvel unutamayacağımız gerçek şudur: Gerçek manasıyla “İşsizlik”, Modern Çağ’ın şerridir [kötülüğüdür, fenalığıdır].

Modern Çağ’dan evvel de işsiz insanlar yok muydu?..

Çook. İlk ve Ortaçağlar, zaman zaman yolları dolduran, köyleri, kasabaları basan işsiz güçsüz derbederlerle dolar taşardı. Ama o derbederlere “işsiz” denmezdi. Hele ortada bir “İşsizlik” meselesi katiyen bulunmazdı.

 

a) Kadim [Antika] Derbederlik

Bütün Kadim Medeniyetler ilerlemekten kaldıkları vakit, hiçbir toplumsal görevi kalmamış çeşit çeşit ve takım takım hazır yiyiciler ve tembellerle bunalırdı. Roma beldelerinde her sabah zenginlerin tabanlarını yalayarak sadaka dilenen yedi büklüm eğilmiş açlar tümen tümendi. Osmanlı şehirlerinde konaklar dolusu bendegân [kullar, köleler], hadem ve haşem [hizmetçiler ve ev halkı], bir iş yapmaktan ziyade, efendi, ağa sofralarının kırıntılarıyla geçindirilmeye çalışan kul köle ordularıydı. Bütün o derbeder kullarla, Modern İşsiz arasındaki fark, tefeci sermaye ile büyük sanayi arasındaki fark kadar büyüktür.

Daha yakından bakalım. Kadim Derbederle Modern İşsiz arasında yalnız fark değil, tam ve taban tabana bir zıtlık da vardır. Derbeder kullar, kaderlerine boyun eğmiş, gizli veya açık dilenci veya hırsızlardır. Modern İşsiz, tersine mukadderatını [kaderini-alınyazısını] toplum ilişkileriyle açıklayarak değiştirmeye azmetmiş hak arayıcısıdır. O, kimseden bir lütuf ve atıfet [bağış] beklemez. İnandığı üretim yeteneğine dayanarak alnının bereketli teriyle hayatını kazanmayı ister. Bu isteğinde hiç kimseye karşı minnetin zerresini beslemek lüzumunu duymaz.

Kadim Derbederle Modern İşsiz arasındaki bu müthiş çelişki nedendir?

Eski insanlar seciyesiz [karaktersiz, güvenilmez] veya akılsız mıydılar? Yoksa Modern İnsan mı fazla kabiliyetli ve kurnazdır?

İşi, böyle kişi maneviyatı veya uzviyeti [organizması] ile açıklamaya kalkmak ırkçı şarlatanlığa yahut ruhçu şaşkınlığa düşmek olur. Kişi olarak eski insanla yeni insanın tabiî melekelerinde [doğal yetilerinde] hemen hiçbir değişme yoktur. Değişen sadece toplumsal şartlardır.

Tek kişi zihniyetinin, toplum imkânları ile ne kadar sınırlı bulunduğuna bir örnek de budur. Çökmüş Antika Toplumda derbederi ne çalıştıracak, ne geçindirecek yeterli bir imkân yoktur. Çünkü medeniyet olduğu gibi, toplumsal ve ekonomik bütünüyle gerilemekteydi. Eski hayat şartları, üretim imkânları, olduğu gibi kalmak şöyle dursun, her gün biraz daha sıkışıp daralmaktaydı. O zamanlar, iş değil, hayat sönüyordu yahut hiç olmazsa Medeniyetin belirli bir şekli geri gelmemecesine bozuluyordu. Bu şartlarda işsizlik değil, toplumsal yıkılış söz konusuydu.

Nihayet ortada modern manasıyla bir hür İşçi Sınıfı yoktu. Davar gibi alınıp satılan köleler yahut âlet gibi araziye, emlaka, akara ipotek edilmiş toprakbentler yığını ve uşaklar güruhu vardı. Derbederin, dünya görüşü olmak şöyle dursun, günlük hayatını kavrayacak bir görüş ufku bile yoktu. En sürekli örgütü, kendi kendini yiyen bir ahbapçavuşlar kalabalığı yahut bastığı yerde ot bitirmeyen serseriler alayı idi. Bunlar, geniş köylü yığınlarıyla hareket birliği yaptıkları zaman bile, Osmanlı Tarihindeki “Celâlî”ler kargaşalığından başka bir sonuç yaratamazlardı.

Onun için, Kadim Derbeder, bulunduğu toplumun kaçınılamaz ve meşum [uğursuz] yıkılışına karşı da, kendi kişisel yazgısının acılığına karşı da hiçbir çare göremeyen zavallı olarak kalır. İster dilenci derviş, ister serseri eşkıya olsun, derdine deva bulmak şöyle dursun, derdinin ne olduğunu bile anlayamaz. Bilinçsiz bir hoşnutsuzlukla yanar, tutuşur, kırar, döker. O kadar. Mevcut toplum ve medeniyet, “temyizi kâbil” olmamak üzere ölüme mahkûmdur. Bu mahkûmiyet insanların ruhlarına ve düşüncelerine kadar sinmiştir. Kimsede mukadderata [yazgıya meydan okumak şöyle dursun, meydan okumayı düşünmek cesareti dahi bulunamaz.

 

b) Modern İşsizlik

Modern toplumda iş tamamen bunun tersidir. Toplumsal kabuğun gittikçe daralmasına ve çatırdamasına rağmen toplum ve medeniyet ilerleyip genişlemekten geri kalmaz. Gerçi ekonomik ve siyasi krizler 19’uncu Yüzyıl’ın birinci çeyreğinden beri, saat intizamıyla birbirini kovalamaktadır. Ama her kriz, yıktığı eski çerçevelerden daha geniş yeni çerçeveler içinde yeni bir refah getirmek imkânlarını hazırlamaktadır. Tarihin en kısır, en manasız tahripleri demek olan 20’nci Yüzyıl’daki cihan krizleri ve cihan savaşları bile insanlığı içinden çıkılmaz bir uçurumun mezarına sürükleyememişlerdir. Tarihin o en göze batan olumsuz yıkılışları, insanlığa en inanılmaz olumlu kuruluşlar getirmişlerdir. Gerek üretim güçleri, gerek toplumsal ilişkiler, bütün tekelci baskılara rağmen şahlana şahlana gelişmektedir.

Artık en kör göz bile görüyor ki, böyle bir toplum batamaz. Her zaman olduğu gibi, bugün de, “Benden sonra Tufan!” diyecek zümre ve sınıflar elbette bulunacaktır. Elbet Tarihin çarklarını geri çevirmeye uğraşanlar çıkacaktır. Fakat nafile, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. At, medeni ilerleyiştir; atı alan, modern halk tabakalarıdır; Üsküdar: her ekonomik ve her siyasî krizle parçalanan köhne toplumsal çerçevelerdir.

İşsizlik, ancak böyle toplumda toplumsal bir mesele, ulusal bir dava haline gelebilir. Çünkü orada iş bulması ve çalışarak namusuyla geçinmesi imkânsız tek insan düşünülemez. Zaman zaman işyerlerinin kapıları önüne atılan işsizler hâlâ varsa, bu işin bittiğine delil teşkil etmez. Tersine işin örgütlenmesinde maddî en geniş imkânlar mevcutken manevi bir plansızlık, bir hesapsızlık hüküm sürdüğüne delildir. Fakat, nerede maddî ve iktisadî imkân varsa, orada insan bilinci kendine planlı bir yol açmakta gecikemez. Nerede tarihi bir mesele insanlığın önüne çıkarsa, orada bu meselenin halli için gereken şartlar ve sebepler de artık olgunlaşmış demektir.

Kadim Derbederler, başıboş gezer, dilenir veya çalardı. Modern İşsiz ölse bu soysuzluğa tenezzül etmez. Çünkü Kadim Derbeder, sınıfından kopmuş, toplumsal eksenini kaybetmiş bir yersiz göksüz biçaredir. Modern İşsiz büyük bir toplumsal sınıfın ayrılmaz parçası olduğunu bilir, toplumun ileri gidişinde oynadığı canlı rolü duyar, bir üretimin zorunlu unsuru olduğunu anlar. O durumu ve kavrayışıyla toplumda bir dilenci kadar kimsesiz, bir eşkıya kadar yalnız kalmadığını görür.  Tek başına olmamanın kuvvetiyle, bireycil anarşi uçurumuna yuvarlanmaz. Toplumsal-sosyal bir davanın topluca halline iman eder. Bütün öteki sınıflardan daha köklü bir vatandaşlık ruhuyla harekete geçer. Çalacak ve dilenecek yerde, örgütlenir, çalışır, uğraşır. Toplumdan aldığı kuvvet sayesinde bireysel haklarını elbirliğiyle ve adaletle gerçekleştirmeyi öğrenir ve öğretir. İşsizlik ve tembelliğin yeryüzündeki son izlerini de silmeye girişir.

Yukarıda işsizlik için “Modern Çağ’ın kötülüğüdür” demiştik. Fakat bu, ölü bir kötülük değildir. Tıpkı tarihteki Şeytan gibi, her olumsuz ve yıkıcı davranırken dahi, olumlu ve kurucu hayırlara yol açmaktadır.

Türkiye’mizde bir işsizlik meselesi mi var?

“Elhamdülillâh!” diyelim. Allaha şükür: demek, aziz vatanımız dahi, bütün dünyanın modern gelişim eşiğini aşmıştır. Demek, bu kısır memlekete dahi, artık Ortaçağ Derbederliği, kul köle uşaklığı yerine, hakkını arayan bilinçli vatandaşlık muradına erecektir. Bu, belki de son yarım yüzyılın talihsiz topraklarımızda kötülük gibi doğan en gerçek hayır devriminin] müjde güneşidir.

Onun için, “İşsizlik”ten korkmayalım. Hattâ; “Kahrolsun işsizlik!”, diye bağırırken bile, bu yaşamsal kötülüğün öbür hayırlı kutbu var olsun; alnı açık, yüzü ak, hak arayan hür ve çalışkan; “İşçi vatandaş var olsun!”, diyelim. Modern medeniyet güneşi altındaki şerefli ve haklı yerini arayan dürüst insanlarımızı, İşçi Sınıfımızı selamlayalım. Onun işsizlik kötülüğü bile, memleket için gelişmeyi gösteren bir hayır alâmetidir.

 

B) Üç Başlı İşsizlik

İşsizlik, yurdumuzda Birinci Dünya Savaşı’ndan beri müzmin bir illet gibi hüküm sürüyordu. Fakat bu hastalığın teşhisi ve tedavisi aranmak şöyle dursun, mevcut olduğu bile diktatörce ve derebeyice inkâr edildi durdu. Bu, avcı önünde kekliğin başını kara sokmasına benziyordu. Ancak [bu davranış biçimi] zalim avcıya, diktatörlüğe yarıyordu. Lâkin biçare memleketimizin sahici gelişimi torbada kekliğe dönüyordu. Halkın hayatı, ziyafet sofralarında uğruna şampanya patlatılan keklik eti oluyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, mızrak çuvala sığamadı. İşsizlik, sofu Müslümanın; “Gayretullaha dokunur!”[1], dediği mertebeye vardı. Her gün daha ziyade keskinleşen ekonomik ve siyasal krizlerle işsizlik büsbütün kahredici ulusal bir afet haline geldi.

Niçin ve nasıl?..

Sebepleri aydınlığa çıkarmazsak, çare aramak, karanlığa kubur sıkmak olur.

Tekrar edelim: İşsizlik deyince, aklımıza derhal, Modern Toplum gelir. Bu toplum biçimi, 17’nci Yüzyıl ortasında İngiltere’yi, 18’inci Yüzyıl sonunda Fransa’yı, 19’uncu Yüzyıl ortasında Kara Avrupası’nı kapladı. Bize ancak Yirminci Yüzyıl’la beraber geldi. Modern toplumun bugünkü adına Batı Demokrasisi deniyor. İşsizlik, o Batı Demokrasisinin toplumsal meselesidir. Hangi memleket, Batı Demokrasisi içinde toplumsal bir gelişmeye uğrarsa, orada işsizlik doğal ve ezelî [öncesiz] bir dert olur.

Türkiye’miz, 1908 Meşrutiyet Devrimi’nden beri, Batı Demokrasisi mahrekine [yörüngesine] girdi. Şu halde, o zamandan beri Batı rejimi gibi, onun zorunlu sonucu bulunan işsizlik belâsı da başa satın alındı demektir. Hem Batı Demokrasisine uyalım, hem işsizlik meselemiz olmasın diyemeyiz. Batı Demokrasisinin ne çiçek olduğunu bildikten sonra, o çiçeği sineye çektikten sonra, Batı Gülünü sevip işsizlik dikenini kabul etmemek ham hayaldir.

Lâkin hepsi o kadar değil. Bizde işsizlik meselesi çok daha karışıktır. O kadar ki, Batı Demokrasilerine has olan safî işsizlik, bizdeki işsizliklerin yanında âdeta “normal” bir hadise [olay] gibi kalır. Bizde, ondan başka ancak “anormal” diyebileceğimiz birtakım feci işsizlik şartları vardır. Şu halde, Türkiye’nin işsizlik meselesi araştırılırken, hem o her Batı Demokrasisi için “normal” sayılan işsizliği, hem de Batı’da emsaline [örneğine] rastlanmayan, bizim (mahut tâbiriyle [bilinen deyimiyle] “eşsiz örneksiz” dedikleri) anormal işsizliklerimiz gözden geçirilmelidir.

Bizim başımızın en büyük belâsı, kara bahtımız olan anormal işsizlik de, başlıca gelişim aşamalarımıza göre iki safha [evre] ve iki karakter gösterir. Meşrutiyet devrinin işsizlik meseleleri daha ziyade yarı-müstemleke [yarısömürge] meseleleri içinde kalır. Asıl bahsettiğimiz iki anormal işsizlik tipi, Cumhuriyet Çağı’na has olan ve aktüalitesini kaybetmeyen, yani tesiri bugün de hâlâ devam eden işsizlik şartlarına dayanır. O şartları daha anlaşılır ve elle tutulur hale getirmek için tarih sırasıyla iki Dünya Savaşına bağlayabiliriz:

1- Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sinsi anormal işsizlik;

2- İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki keskin anormal işsizlik…

Görülüyor ki, Türkiye’de bugünkü işsizliğin sebepleri aranırken, başlıca üç çeşit işsizlik şartlarıyla karşı karşıya kalmış oluyoruz. Gerçi, bizde asıl yürekler acısı işsizlik, maddiyatımıza, mâneviyatımıza doludizgin saldıran işsizlik, başıboş Ölüm Tanrısı gibi ortalığı tırpanlayan işsizlik, anormal işsizliktir. Ama konusu geçen normal işsizliğin ne olduğu anlaşılmadıkça, anormal işsizliği kavramaya imkân yoktur. Normal işsizlik, sinsi anormal işsizlikle, keskin anormal işsizliğin doğal ve daha doğrusu toplumsal temelidir. Gerçekte her üç çeşit işsizlik birbiriyle kaynaşmış haldedir. Hiçbiri tek başına değildir. Yalnız, meselenin incelenmesini kolaylaştırmak için, önce normal işsizliğin açıklamasını yapalım. Sonra, bunun bir de zamanla ne gibi ihtilâtlar [karmaşıklıklar] yaptığını arayalım…

 

1- Normal İşsizlik

Batı Demokrasisi denilen düzen bugünkü tekelci şekliyle dünyaya gelmedi. Lâkin doğduğu günden beri işsizlik denilen modern meseleyi dünyaya beraber getirdi. Batı için “normal” sayılacak işsizlik, bilhassa Batı Demokrasisinin en gürbüz ve parlak devrinde görülen işsizliktir.

a) Olumlu taraf: Üstün Üretim

Herkesin bildiği gibi: Modern toplum, az çok yüksek örgütlü bir üretim şekline dayanır. Ortaçağ’ın küçük esnaf ve köylü üretimiyle sermayedar üretimi arasındaki fark, ilkin, sermayedarın işbirliği (kooperasyon) esasına uygun bir işletme kurmasıyla başlar. İşbirliği demek, birçok usta işçiler arasında işbölümü kurarak topluca, yani bir çeşit toplumsal işletme demektir. Yeni yeni aletlerin keşfi, işin makineleşmesi sonradan sonraya bu “işbirliği” sayesinde mümkün oldu.

Demek, modern işletme, daha doğarken küçük üretimden üstündü. Serbest rekabet düzeninde, üstün ve kuvvetli olanlar küçük ve zayıf olanları yok ederler. Modern üretim siyasî iktidara sahip olmadan evvel, bu iktisadi üstünlüğü sayesinde tutunup gelişti. Şu halde, modern üretim, doğası gereği Ortaçağvârî küçük işletmeleri iflâs ettirdi. Bir zaman kendi toprağını işleyen köylü, kendi dükkânında çalışan esnaf, yavaş yavaş tası tarağı satıp, işsiz hale geldi. Hele makineli büyük sanayi kurulmaya başlayınca, değme küçük ve orta sermayedarlar bile, daha büyük sermayenin rekabeti önünde eridiler ve işçi saflarına döküldüler.

Modern üretimin bir kanunu da budur: Modern toplum, küçük üreticileri temizleye temizleye gelişir. Kalabalık ve dağınık ufak üreticilerin mülkceğizleri, her gün sayıları biraz daha azalan kimselerin ellerinde derlenip toplanır. Kendi araçlarıyla kendi başına çalışamaz hale gelen müflis halk tabakaları, iş bulmak için fabrikaların kapısı önüne yığılırlar. Bunlar, modern Batı Medeniyeti’nin sermayedarca gelişimiyle beraber çoğalan Modern İşsizlerdir. Kadim çağda iş ve geçim yok olduğu için, derbederler çoğalırdı.

Modern İşsizlik iş ve geçim imkânsızlığından mı doğuyor?

Hayır. Tersine, iş ve geçim imkânlarının çoğalması, Modern İşsizliğe kapı açıyor. Çünkü dikkat edelim, modern üretim başlarken bile şu çelişkili olayları büyültür:

 

1- İşsizlik, İş Yokluğundan Değil, İş Çokluğundan İleri Gelir:

Sermayedar işletmesi, küçük işletmelerin yerine büyüklerini geçirir. Yani, küçük iş kalkar, onun yerini daha büyük iş tutar. İşbirliğini, işbölümünü kuran sermaye, iş hacmini daraltmaz, tersine genişletir. Ama ona rağmen gene de işsizlik doğurur.

 

2- İşsizlik Geçim Yokluğundan Değil, Geçim Çokluğundan İleri Gelir:

Modern üretim daha toplumsal bir yöntemle ve daha yüksek ve mükemmel bir alet ve teknikle iş yapar. İşbirliği ve işbölümü gibi, daha ileri teknik dahi işin verimini azaltmaz, tersine çoğaltır. Daha iyi çalışma yöntemi ve âleti, daha bol ürün getirir. Ama ona rağmen gene de bir işsizlik meydana gelir.

İşte bu iki çelişkili olay, Modern İşsizliğin içyüzünü aydınlatır. Kadim Derbederlik iş darlığından ve geçim kıtlığındandı. Modern İşsizlik, onun tam tersine: İş bolluğundan ve geçim bolluğundandır. Bollukla darlık, bereketle kıtlık, büyük işletmelerle işsiz yığınları yan yana gelişir.

 

b) Olumsuz Taraf: Göreceli İşsizlik

Nasıl oluyor da, sermayedar işletmesinden çok daha geri, çok daha ufak ve tamamıyla verimsiz olan küçük işletmeler zamanında görülmeyen işsizlik, modern üretim gibi dev yapılı ve müthiş verimli bir işletme sisteminde alıp yürüyor? Yoksa işte bir yanlışlık mı var? Modern Medeniyet, kadim Ortaçağ’dan veya Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha mı geri düzendir, daha mı verimsiz bir üretime dayanıyor? Bazı ham sofuların dedikleri gibi, eski zamana mı dönelim? Modern ilerleme, yalan bir propaganda mıdır?

Elbette hayır. Yukarıda saydığımız ve daha birçok sayabileceğimiz bütün çelişkiler, modern düzendeki şu birinci ana çelişkiden doğar: Sermaye, üretim tarzını daha ilk günden toplumsallaştırıp mükemmelleştirir; lâkin, mülkiyet eskisi gibi bireysel kalır. Üretim istediği kadar sosyalleşsin, mülkiyet bireycil kaldıkça, işletmenin verimliliğinden doğacak her türlü bolluk ve bereket, gene bireyin emrine geçer. Çalışan işçi bu bolluktan faydalanamaz.

Burada bizim anormal işsizliğimizle ilgili bir noktayla karşılaşıyoruz. Mademki sermayeli üretim bereketi, sermaye sahibinin emrindedir, bir memlekette sermayedar sınıfı ne kadar derebeyi artığı ve mirasyedi olursa, o memlekette geçim seviyesi ve ücretler o kadar daha düşük olur. İşletmelerin çıkardıkları ürünler vatandaşlar tarafından o kadar daha az tüketilir. Ve sonuçta işletmelerin faaliyeti o kadar daha darlaşarak, işsizlerin sayısı o kadar daha bollaşır. Bu hal, sermayedarca işletmenin tersine giden bir akıntıdır. Bereket versin, birinci ana çelişkinin kötülüğünü değiştiren ikinci bir ana çelişki daha vardır.

İkinci ana çelişki, sermayenin bizzat kendi bünyesinden doğar. Sermaye büyüdükçe bir kısım işsizleri aylaklıktan kurtarır. Lâkin sermaye büyüdükçe, sermayedarlar arasındaki rekabet gibi, sermaye ile emek arasındaki rekabet de büyür.  O zaman sermayedar, daha mükemmel alet ve makinelerle bir taraftan işçilerin rekabetini kırmak, öte taraftan daha ucuza mal edeceği emtia ile rakiplerini iflâs ettirmek yolunu tutar. Sermayenin daha mükemmel âletler edinmesi demek, cansız maddelere ayrılan sermaye kısmının, işçi ücretine ayrılan sermaye kısmına nispetle gittikçe daha çok büyümesi demektir. Sermayenin organik bileşimi büyüdükçe, her gün daha çok işi daha az sayıda işçi yapabilir. Geri kalan işçilere yol verilir.

Bu ikinci çelişki, sermayenin en kusursuz hesaplı bir gidişle sahiden geliştiği zaman bile, her gün ve daima çalışan işçilerden bir kısmını işsizliğe mahkûm ettiğini gösterir. Sermayedar üretimi, cibilliyeti iktizası [doğası gereği], emme basma tulumba gibidir. Bir yandan mülksüzleştirdiği çalışkan zümreleri işçileştirip işe alırken, öte yandan çalışan işçilerinden bir kısmını kapı dışarı eder. Üretimi genişletmek suretiyle yaptığı iyilik, işsizleri gittikçe artırmak suretiyle ürküttüğü kurbağaya değmez. Sanayi ne kadar genişlerse genişlesin, kaldırım üstünde daima sermayenin firesi gibi atılmış bir işsizler kafilesi nöbet bekler. Buna İktisat Bilmi Yedek Sanayi Ordusu adını veriyor.  Yalan politikacılarının “fazla nüfus” dedikleri demagojik lâf da aynı kökten gelir.

Modern Kapitalizm, en gürbüz gençliğinde bile tıknefes çalışan bir makinedir. Fabrika kapısında çalışmak üzere sıra bekleyen yedek sanayi işsizler ordusu, evvela kaçınılmaz bir olaydır; ondan sonra, içeride çalışanların ücretlerini azaltmaya yaradığı için sermaye bakımından kârlı bir olaydır. Batı Demokrasilerini kendine örnek tutan Cumhuriyet Türkiye’sinde bu çeşit işsizliği doğal ve normal saymak mümkündür.

Gerçi zaman zaman artıp eksilen yedek işsizler ordusu da toplumun başına beladır. Ama bizde sırf o çeşit bir işsizlik bulunsaydı, belki de öper başımıza korduk. Çünkü o işsizliğin bir hadde kadar dayanılacak tarafı vardır. Vatanımızı çeyrek yüzyıldan beri kasıp kavuran işsizlik, ne yazık ki, sadece bu sözde “normal” işsizlik değildir.

 

2- Sinsi Anormal İşsizlik

En acı gerçeğimiz budur: Türkiye, hiçbir vakit bütün hızıyla ilerleyen bir sanayi ile atbaşı gitmiş yedek işsizlik çağını saf şekliyle yaşayamadı. Yani memleketimiz, bir türlü kapitalizmin hür teşebbüs kabiliyetli, akıncı, keşif ve icat edici, yaratıcı gürbüzlük çağını göremedi. Kapitalizmin ya ilkel, adeta kapitalizmden önceki yarı derebeyi artığı şeklinde bocaladı yahut kapitalizmin en son, çürüyüp dağılan tekelci ve yatalak şekline özendi. İlkellik, sermayenin başlangıç, geri şekli demekti, yatalaklık son [bitiş], geri şekli demekti. Sermaye gelişimi memleketimizde bu iki gerilikten yakasını kurtaramadı. İşsizlik de o yüzden Batı Avrupa’da görülmedik feci şekillere kardı.

Bu neden böyle oldu?

 

  1. a) Sömürgeleşmekten Bağımsızlığa

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki devrede Türkiye’nin ekonomik ve gelişmesine bakalım. Türkiye, o zamana kadar yarısömürgey. Türkiye’de Cumhuriyet’ten önce bu sömürge durumundan kurtulup kurtulmamak başlıca meseleydi. İlk Dünya Savaşı sona erdiği gün ortaya şu mesele çıkmıştı:

1- Yarısömürgelikten tam bağımsızlığa mı kavuşacağız?

2- Yoksa büsbütün sömürgeleşmeye mi boyun eğeceğiz?

Bu yaman dava, ilk defa Sivas Kongresi’nde açıkça konuşuldu. O zaman Osmanlı çöküntüsünün artığı bir çoğunluk ortaya çıktı. Bunlar Türkiye’yi Amerikan mandası altına sokmak istiyorlardı. Bu tekliflerini görünüşte bayağı haklı sebeplere dayamaktan da geri kalmıyorlardı. En sözü dinlenen İttihatçı kodaman Kara Vasıf, Kongre’de sanki ileriyi gören bir kehanetle şöyle bağırıyordu:

“Onlar tayyare ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar dritnot yapıyor, biz yelkenli gemi yapamıyoruz. Bu haller ile bugün istiklâlimizi kurtarsak bile yine günün birinde bizi taksim ederler.” (Mustafa Kemal, Nutuk, s. 79)

Mademki “taksim ederler”, gelin biz kendimizi onlara peşkeş çekelim, gibi bir mantık. Gene, şimdi yaşı benzemesin “Birleşik Milletler” örgütü gösterildiği gibi, o zaman da Amerikan mandalığını Türkiye’ye layık görenler, aynen, Mustafa Kemal’in yazdığı gibi: “İstanbul’daki Amerikalılar (Mandadan korkmayınız, Cemiyet-i Akvam nizannamesine dahildir) diyorlar.” (Nutuk, s.79) idi.

Şimdiki sayın Demokrat saylav [milletvekili] Halide Edip Hanım; “İzzet-i nefsimizden epeyce fedakârlık etmeye mecburuz”, buyuruyorlardı. Ve Türkiye’ye Filipinleri örnek gösterip; “Amerika sayesinde hakiki istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye”, görmek istiyordu. (Mustafa Kemal’e 3.8.1919 Mektup)

Şimdiki Sayın Demokrat Profesör Hami Bey Kongre’ye şu aklı öğretiyordu:

“(…) kelimenin ehemmiyeti yoktur. Ehemmiyet, işin hakikatinde ve mahiyetindedir. Manda altına girdik demeyelim de, isterlerse ‘devleti ebet müddet olduk!’ diyelim.” (Nutuk, s. 79)

Bunları Allah mı söyletiyordu, Şeytan mı? Yoksa Dolar mı?

Biz biliyoruz ki, şayet o zaman bağımsızlığımızı dolar gibi “cebinde taşıyan” bir “devlet’i ebed müddet” kursaydık, Türkiye’de bugünkü cılız millî sanayi dahi kurulmazdı. Memleket Ortaçağvârî dilenci-derviş derbederlerle dolar taşardı. Onun için, Sivas’ta: “Kongre siyasetle iştigal edecek mi, etmeyecek mi?”  (Nutuk, s. 63) münakaşası yapanlara rağmen Türk milleti mandalığa sokulamadı. Milli hareket, Cumhuriyet’ten önce ister istemez gerçek bir “bağımsızlık” için dövüştü. Ve sömürgeleşmekten kurtuldu.

 

  1. b) Derbederlikten İşsizliğe

Cumhuriyet’in ilk günlerinde, Antika softalık sahnede direndi: Batı Medeniyeti’nin iyiliklerini alalım, fakat ahlâk sistemimiz geleneklerimize uygun kalsın, diyorlardı. Bu iddia, kapitalist ekonomiyi kabul edip, onun doğurduğu toplumsal çelişkileri reddetmek, daha doğrusu derebeyi ilişkileriyle katmerlendirmek demekti. Anglikan Kilisesi’nin Batı Medeniyeti’ndeki işsizlik hakkında açtığı soruya başka cevap verilemiyordu. Bu iddia, modern toplumun bütünlüğünü inkâr etmekti. Tutmadı. Modern sermayedar üretimi üzerinde dilenci derbederlik rejimi kurulamazdı.

Modern anlayışla kadim softalık uzun müddet yan yana yaşadılar. Zaman zaman da kanlı boğuşmalara tutuştular. Şeyh Said İsyanı’ndan Menemen olayına kadar patlak veren mücadelelerde, kadim irtica, hep Türkiye’de süratli sermaye birikişinin mülksüzleştirdiği halk tabakalarının derbederlerini cepheye sürdü. Neticede, her zamanki gibi, dağınık ve bilinçsiz derbederler ezilip sahneden kaldırıldılar. Derbederliğin tarihsel rolü böylece kapandı.

Derbederliğin bittiği yerde sermayedar gelişimiyle beraber Modern İşsizlik başlamaktan geri kalamazdı. Nitekim öyle oldu. Yalnız Türkiye’de Modern İşsizliğin sahneye çıkması, gene dünya ölçüsünde büyük bir kriz vesilesiyle sıçrama yaptı. 1929 Dünya ekonomik krizi bütün ülkelerde siyasal çatırtılar yapmıştı. Türkiye’de daima “kökü dışarıda” olan, yani göbek bağı yabancı sermayeyle bağlı bulunan yerli sermaye, o kriz vesilesiyle bir hamle yaptı. Sonradan İnönü ile Celâl Bayar tarafından beslenip büyütülecek Demokrat Parti’nin başaracağı bu hamle bilinen ısmarlama Serbest Fırka hareketiydi.

Ne çare ki, evdeki pazar çarşıya uymadı. Serbest rekabetçi sermaye, Dimyat’a pirince giderken, az kalsın evdeki bulgurdan oluyordu. Çünkü “ev”de, Ortaçağ derbederlerine hiç benzemeyen, yepyeni bir unsur türemişti. Bu yeni unsur, Dünya Kriziyle en berbat İşsizlik durumuna düşmüş olan Türkiye İşçi Sınıfıydı. Hemen bütün gazeteler, Serbest Fırka gazasını incelerken şöyle bağırıyorlardı:

“Asıl tutulması şart olanların büyük işçi kitlesi olduğu, nümayişçilerin kâmilen amele [göstericilerin tümüyle işçi] ve yarı yarıya yeni yetişen gençler olması ile tezahür ediyor [beliriyor].” (Cumhuriyet, 7.9.1930)

Bunun üzerine, Türkiye’de zaten Şeyh Said İsyanı’na kadar birkaç aylık ömrü olan Modern Demokrasinin, gömüldüğü mezardaki “bakiyye-i izamı” dahi yakılıp kül edildi. Serbest Fırka’ya ilk ihaneti onu kuranlar yaptılar. Bakkal dükkânı kapatmadan daha kolay bir kaygusuzlukla Serbest Fırka (kurucusu tarafından) kapatıldı. Tek Parti, Tek Şef kanunlaştı. Şurada burada aydın gevezeliği yapan “Türk Ocakları” bile lağvolunarak, yerlerine Musolini’nin “Casa Populari”sinden “Türk Ceza Kanunu” gibi tercüme edilmiş “Halk Evleri” kuruldu. Halk Partisi’nin 13-14 Mayıs 1930 günlü “Büyük Kongre”sinde; “Türkiye Cumhuriyeti halkı, ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değildir.” kararı çıktı ve geliştirildi. Ve ondan sonra, kirli çamaşırları yeni yeni ortaya çıkan “hân-ı yağma” başladı.

Türkiye’de Modern Batı Medeniyeti’ne benzemek için yemin ederek derbederleri imha edenler, Modern İşsizliği görür görmez, Modern Demokrasinin en ilkel kurallarını çiğnediler. Hatta bir ara Kadim Softalığın “Sebîlürreşâd”ı yerine, Modern Softalığın “Kadro”su geçti. Türkiye’de “inkıbaz” vezninde [“kabızlık” ölçüsünde] bir görülmemiş “inkılâp”tan dem vuruldu. Bu “eşsiz örneksiz” demagoji, gerçekte sarı Japon Mikado’sundan, beyaz Amerikan sendikalistine kadar bütün Emperyalizm uşaklarının özendiği Nazilik ve Faşistlik fikriyatı idi. Faşizm ise, bildiğimiz gibi, bir memlekette ilerici serbest rekabet rejimi yerine geçmiş tekelci Malî Sermayenin [Finans-Kapitalin] en gerici, en şoven terörü idi. “İmtiyazsız, Sınıfsız” palavraları o tedhişi örten bir yaldız bile olamıyordu.

Böylece, yazık oldu Türkiye’de serbest rekabetçi modern sanayi gelişimini besleyecek Klasik Sermayedar Demokrasisine! Yazık oldu, çünkü kurulan yarı banker, yarı Yunker, yarı Asker Derebeyi Faşizminin mirasyedice vurgunculuğu memleketin dağ gibi gelişim imkânları yanında, bir fare kadarcık sınaî gelişimi bile kösteklemeye başladı. Türkiye, sermayedarlığın ancak ilkel ve yatalak şekillerine bu yüzden düştü. Ve Türkiye’de klasik manasıyla gelişen bir kapitalizmin saf yerli sanayi işsizliği bu yüzden görülmedi. O yüzden kankıranlaşmış bir sinsi işsizlik toplumumuzu boğmaya başladı. O yüzden memleket klasik kapitalizme bile hasret kaldı.

 

  1. c) Bismarkizm’den Sinsi Anormal İşsizliğe

Bizde demokrasili ve gelişimci kapitalizm neden baltalandı?

Sebebine yukarıda kısaca işaret ettik.

Nasıl baltalandı?

Orasını da kısaca kavramazsak, İkinci Dünya Savşı’na kadar süren sinsi anormal işsizliği yeteri derece aydınlatmamış oluruz.

Bunun için meseleyi bir de şöyle koyabiliriz: Türkiye’de Cumhuriyet ilanıyla beraber sermayedarlık iktidara geldiği halde, nasıl oldu da, bu hâkim sınıf, kendi hâkimiyetini Batı Demokrasilerindeki serbest rekabetle ilerici bir rejim kurmakta kullanamadı? Yahut hangi rejimi kullandı?

Biz, Türkiye’de ilerici sermayedarlık yerine, onun en ilkel geri ve en son yatalak şekilleri mümkün oldu, diyoruz.

Ne demek istiyoruz? Yahut nasıl oldu da, rejimin iyi ortasını bulamadan, bu iki fena ucunu birleştirebildik? Ve şarkının dediği gibi; “On yılda on beş milyoner yetiştirdik her yaştan”? Bu memleket, şu kahrolası talihsizliğe hangi yollardan düştü: Bir taraftan Batı Medeniyeti’nin iyi taraflarını alıp kötülüklerini atalım diye çene çalarken; öte yanda sermayedarlığın bütün olumlu yaratışlarını hiçe sayarak,  en olumsuz, en kötü geriliklerini sineye çekerek? Acaba Türk milleti mi çok cahil veya budala idi?

Haşa.

Yoksa yeni idare kahramanları dehşetli kurnaz veya dilediğini yapan birer Tanrı oldukları için, milleti bir kalemde saptırdılar, memleketi boyacı küpüne sokup çıkarırca beğendikleri renge soktular?

Hayır. Ne o, ne bu. Bütün ülkeler gibi, Türkiye’de, büyük tarihsel zorunlulukların sevkiyle bu çıkmaza girdi. Hatta onu buralara sürükleyen şefleri bile, gerçekte istemedikleri yerlere sadece sürüklendiler. Diktatör Atatürk’ün Batılı manasıyla bir demokrasi için gizli gözyaşı döktüğünü söylerler. Serbest Fırka teşebbüsüne bakınca buna inanmamak mümkün mü? Fakat İnönü’nün, bir gün karakol karakol dolaşıp salık verdiği Celâl Bayar Partisi tarafından sonraları taşa tutulmaya gönül rızasıyla çanak tutacağını kim iddia edebilir? Demek millete kabahati bulmayalım. Hele şahıslara hiç de olduklarından fazla değer vermeyelim.

Türkiye’nin tarihsel durumu, Kapitalizmin başlangıcı ile sonunu bir araya getirdi. Dünyada sermaye, kendi gelişim zembereği olan serbest rekabeti koparıp tekelcilik mezarına adım atarken, Türkiye Modern Batı demokrasisine, yani sermayedar sistemine girdi. Bütün facia da bu çelişkide gizlidir. Cumhuriyet Yirminci Yüzyıl’ın ikinci çeyreğine başladı. Halbuki dünya o tarihte dünya Savaşları ve Dünya krizleriyle Dünya devrimleri çağına girmişti. Türkiye ayrı bir yıldızda yaşamıyordu. Tersine, bütün boyuyla, posuyla Batı Avrupa Medeniyeti’nden olduğunu, yani modern sermayedarlığı benimsediğini haykırıyordu. İster istemez içine girdiği o dünyanın hava-i nesimisi ile teneffüs edecekti. O hava Tekelci Malî Sermaye [Finans-Kapital] idi. Türkiye’nin gelişimi ister istemez Emperyalizm’in cihanşümul [evrensel] hâkim tesirlerine kapıldı.

Gerçekte ise, Cumhuriyet Türkiyesi, toplumsal gelişiminin, Avrupa’da yüzyıllarca evvel geçirilmiş olan en ilk evrim aşamasına yeni giriyordu. Sermayedarlığın bu ilkel aşaması memlekete göre değişir. “Türkün Altın Kitabı”nda birisi Mustafa Kemal’i dünyadaki bütün büyük adamların özeti olan bir menşura [prizmaya] benzetiyordu. Yalan değil: Batı dünyasının Cromvel’inden Washington’undan, Napolyon’una, Bismark’ına kadar geçirilmiş olan bütün ilkel sermaye diktatörlükleri hazır örnektiler. Nerede iktidara gelen sermayedarlar sınıfı, toplumsal kaynaşmaya demokratça hâkim olmazsa, orada diktatörlüğü ilân eder. Millî sermaye az çok palazlanıp bilfiil iktidara sahip olacak kudreti kendinde görünceye kadar bütün kalbiyle bir diktatöre teslim olur. Bu sermayenin en ilkel gelişme tarzıdır. Fransa’da Bonapartizm adını alan şey Almanya’da Bismarkizm taklidini buldu. Türkiye gerek tarihsel ilişkileri, gerekse toplumsal (yarı derebeyi, yarı militarist) bünyesi iktizası [gereği] bu en sonuncu örneğe daha çok uydu. Kemalizm efradını câmi, ağyarını mâni [ne eksik ne de fazla, artısı eksisi olmayan]  bir Bismarkizm oldu.

Demek, alaturka Nazilerin iddia ettikleri “eşsiz örneksiz”lik boş lâftı. Yalnız “biz bize benzeriz” şiârına biraz da hak verilebilirdi. Kemalizm, Yirminci Yüzyıl’ın Bismarkizmi idi. Dünyanın asırlarca evvel geçirdiği ilkel diktatörlüğü Yirminci Yüzyıl’ın göbeğinde tekrarlamak az orijinallik sayılmazdı. Ne Bonapartizm, ne Bismarkizm, doğrudan doğruya tekelci Malî Sermayedarlıkla işe başlamayı akıl edemezdi. Siyasal, iktisadî, kültürel bütün sıkıntılarımız, doğrudan ölmüş duruma düşen sermayedarlığımıza bağlıdır. Bugünkü ve yarınki talihsizliklerimizin hepsi de, Frenklerin Avorton dedikleri şu Altıkulaçzade Beberuhi sermayedarlığımızın şâheseridir.

İşsizliğimizle yakından bağlı iktisadî unsurları bile saymakla bitiremeyiz. Türkiye’nin iktisadî gelişimi, hiçbir zaman özendiği Batı ülkelerinde vaktiyle görülmüş olan o sağlıklı serbest rekabet gelişimine eremedi. Sermayeler arasındaki rekabet de, sermaye ve iş arasındaki rekabet de, ilk gününden beri balta ile kesilirce yasak edildi. Tek Parti diktatörlüğü sürdüğü müddetçe, işittiğimiz bütün iktisadî şiârlar daima “gayrimeşru rekabet”le mücadele oldu. Sanki rekabetin meşrusu, gayrimeşrusu varmış gibi… Daima işçinin en basit haklarını arama eğilimleri “hıyanet-i vataniye” sayılarak te’dîbe [baskıya, yola getirmeye] uğratıldı. Sanki işçi vatanın çocuğu değilmiş gibi… O yüzden dünya pazarında tutunabilecek kadar tek sahici bir endüstri doğmadı.

Beride bir avuç aslan postu giymiş sözde yerli melez, veya “Türk” adını firmalaştırmış yabancı Malî Sermaye [Finans-Kapital]; ekonomimizi, politikamızı, maddemizi, ruhumuzu, meclisimizi, devletimizi görünmez tellerle kendi ağı içine almayı bildi. Başta İş Bankası gelmek üzere elli banka, elli sanayi, elli ticaret şirketi memleketin doğal ve toplumsal bütün zenginlik ve kuvvet kaynaklarını tekeline geçirdi… Zaten Osmanlı derebeyliğinin kırtasiyeci batağına boğaza dek batmış olan ülkemizde, akıncı sermayedarlık ruhu, yaratıcı müteşebbislik kabiliyeti doğmadan öldü.

Batı Demokrasilerinde büyük sanayi kurulduktan ve geliştikten sonra tekelci sermayedarlık başladı. Bizde Malî Sermayenin tekeli altında sanayi kurulmaya girişildi. Bu kadarını Bismark bile akıl edemezdi. Halbuki Malî Sermaye, adı üstünde: iratçı sermayedir. Yani yapılacak üretime değil, gelecek irada bakar. Sermayedarlık öncesindeki Bezirgân Tefeci Sermayenin ifratı [aşırılığı] nasıl toplumu kankıranlaştırırsa, Mali Sermaye [Finans-Kapital] de üretimi artırmak şöyle dursun, gerekirse, iradı arttırmak hırsıyla üretimi kısar; fiyatları yükseltmek için ürünleri yakar veya denize döker. Bizde az mı toprak ürünü çürütüldü? Az mı tütün yakıldı?

Evet, bu israflarda elbet sadece Malî Sermaye tekeli rol oynamadı. Memleketin derebeyi artığı mirasyedilik zihniyeti, batakçı ağalık psikolojisi ve nihayet o zihniyetle bu psikolojinin doğal sonucu olan kırtasiyeci formalizm de Malî Sermaye [Finans-Kapital] soysuzlaşmasını katmerlendirdi. O zaman, sahiden: “Biz bize benzeriz” şiârı yerine geldi: Memleketimizdeki yoksul geriliğin ve azgın işsizliğin içyüzü, hiçbir yerinkine benzemedi.

Batı Demokrasilerinde Yirminci Yüzyıl’la beraber başlayan müzmin işsizlik yalnız Malî Sermaye [Finans-Kapital] tekelinden doğmuştu. Bizde o modern maraz yanında ve üstünde, ayrıca bir Ortaçağ illeti vardı. Kambur üstüne kambur gibi, Avrupa’nın Modern Gericiliği ile Asya’nın Kadim Gericiliği el ele verip memlekette endüstriyel gelişimi baltaladı, iş hacmini daralttı; anormal sinsi işsizliği, milletin şah damarlarını kesen, belkemiğini kıran bir silah gibi yamanlaştırdı. Hemen her büyük şirketin ve her bankanın Millet Meclisinde bir üyesi bulunuyordu. Altıncı kazık Devletçilik sayesinde devletin kendisi en büyük sermayedar olunca, hemen bütün büyük sanayimiz, fodlacı bendegânın arpalığı haline girdi. İş bulanlar eski Sarayın kapıkullarından beter duruma düştüler. Sinsi işsizlik, devlet kapısında iş dilenciliği derecesine kadar soysuzlaştı.

[1]  Gayretullâha dokunmak: Yaptığı iş ilâhî gayreti harekete getirecek, Allah’ın gazabını üzerine çekecek bir sonuç doğurmak.