“Karakolda Ayna Var”

09.05.2021
A+
A-

Hüseyin Ali

“Karakolda Ayna Var”, Kıvılcımlı’nın deyişiyle “MİT’in Gazetesi” Milliyet’te çok önceleri, 9 Şubat 1986-15 Şubat 1986 tarihinde yayımlanan bir yazı dizisi.

Yazı dizisinin sahibi uzun yıllar İstanbul Emniyetinde 1. Şube’ye bağlı “Komünist Masası Şefliği” ve İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlerinde bulunan Emekli Emniyet Müdürü Adnan Kınay. Kendi deyişiyle 25 yıl küçük kesintilerle Türkiye’de “gizli” komünist hareketleri izleyen bir polis şefi.

Komünist Masası’nın yetkileri ise çok yüksek anlaşılan. Şöyle diyor Adnan Kınay:

“Komünist Masası”, yalnız İstanbul’da değil, Türkiye çapında önemli bir yerdi. Her tür “solculuk” faaliyeti buradan izlenir, yurt içinde ve dışındaki “sol” çalışmalar takip edilerek değerlendirilirdi. Komiser olarak göreve başladığım Komünist Masası’nda uzun yıllar kaldım. Atanmamdan kısa bir süre sonra şefliğe, ardından “Küçük Büro Amirliği”ne ve “İstihbarat Şube Müdürlüğü”ne getirildim.” (Milliyet, 11 Şubat 1986)

Komünist Masası Şefi Adnan Kınay

Neredeyse tüm komünist hareketlerden sorumlu bir Komünist Masası tanımlıyor Adnan Kınay. Doğrudur da… Türkiye’de sol hareketin başlangıcının da, gelişmesinin de, bugünkü durumunun da göstergesi büyük ölçüde İstanbul çünkü… Devlet, kendisi için “doğru” olanı yapmış, diyebiliriz.

Daha sonra, Komünist Masası Şefi, 167 kişinin tutuklandığı 1951 Komünist Tevkifatını şöyle ballandıra ballandıra anlatıyor:

“Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, sola, özellikle de Türkiye’de yasadışı faaliyet gösteren “Türkiye Komünist Partisi”ne karşı yoğun bir “temizliğe” girişildi.

“Önce, TKP’nin önde gelenlerinden Sevim Tarı tutuklandı. 26 Ekim 1951 Cuma günü, Marsilya’ya gitmek üzere Karaköy rıhtımından bindiği vapurdan çıkartılarak, şubeye getirildi. Yanında kız ve erkek kardeşleri de vardı.

“O sabah şubede Tarı’nın tutuklanmasıyla ilgili bir toplantı yapılmış ve nasıl bir gerekçe göstereceğimizi tartışmıştık. Sonuçta, “pasaport muamelelerinde eksiklik olduğunu” söyleyerek gemiden aldık ve 7723 plakalı taksiyle şubeye getirdik.

“Tarı’yla birlikte Sansaryan Hanı’nın merdivenlerinden çıkarken, arkamızdan birisi bağırmaya başladı. Taksinin şoförüydü ve elinde birtakım kağıtlarla bir yandan koşuyor, bir yandan da Yanınızdaki kadın bu kağıtları koltuğun arkasına sakladı, ben dikiz aynasından gördüm, belki işinize yarar’ diyordu.

“TKP’nin “gizli” örgütlenmesiyle ilgili belgeler, bu şoför sayesinde ele geçirilebilmişti. İki gün sonra, 28 Ekim’de de Zeki Baştımar’ı gözaltına aldık.

“TKP, Sevim Tarı’nın üzerinde yapılan arama sırasında vatkasından ve Zeki Baştımar’ın verdiği “etraflı” ifade sayesinde çökertildi. Ankara Garnizon Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde yargılanan TKP’liler, çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Sevim Tarı, daha sonra Mihri Belli’yle evlenerek “Belli” soyadını aldı.” (11 Şubat 1986)

Tevkifat böyle başlar. Sevim Tarı’nın yurt dışına çıkarken sergilediği özensizlik tevkifatı başlatır. Ama daha büyüğü sonra, Zeki Baştımar’ın tutuklanmasıyla gelir. Çünkü, polise “etraflı” ifade verir Zeki Baştımar. Ve TKP’nin “çökertilmesine” yol açar. Ne var ki, Baştımar, polise böyle “etraflı” ifade vermesine rağmen ceza almaktan kurtulamaz.

Komünist Masası Şefi devam ediyor:

Baştımar, 1951 tevkifatından sonra 10 yıl ağır hapse, 3 yıl 4 ay da Amasya’da genel gözetim altında tutulmaya mahkûm edilmişti. 1959 Nisan’ında meşruten tahliye edildi ve bir akrabası tarafından verilen sermayeyle Cağaloğlu’nda “Yeni Gün” adlı bir yayınevi kurdu. Tolstoy’dan “Hacı Murat”, Puşkin’den “Erzurum Yolculuğu” ve Çehov’dan “Mujikler” gibi kitapları Türkçe’ye çevirdi. Sovyetler Birliği’nde bulunduğu için çok iyi Rusça biliyordu.

“Bir süre sonra sürgün cezasını çekmek üzere Amasya’ya sevkedilmesi için yayınevine gittiğimizde, kendisini bulamadık.  Tahkikat sonucu, yurt dışına kaçtığı anlaşıldı…” (Milliyet, 12 Şubat 1986)

Bu kaçış, büyük olasılıkla polisin göz yummasıyla olmuş gibi görünüyor. Çünkü Komünist Masası, zaten bir avuç olan komünistin arkasına ajanlar salıyor, sürekli izliyordu. Hapisten daha yeni çıkmış Baştımar’ı izlememesi mümkün değil. Çünkü şöyle diyor Komünist Masası Şefi:

“Komünizm suçuyla mahkûm edilmiş, cezasını çekerek tahliye olmuş kişilerle aynı suçtan mahkemeye verilmiş, ancak delil yetersizliğinden cezalandırılmamış olanlar, mutlaka izlenirdi.

“İzlemeye, resmi yazışmalarda “takip-tarassut” derdik. Bu iş, bizce bir sanattı ve sağlıklı bir biçimde yapılabilmesi için, en az üç kişilik bir ekip gerekir, ekipte görev alacak olanlar da, üç aylık özel bir kurstan geçirilirdi.” (Milliyet, 11 Şubat 1986)

İsmail Bilen (solda) ve Zeki Baştımar (sağda) ikilisi

Demek ki, mapustan yeni çıkmış Zeki Baştımar’ın polis tarafından izlendiği kesin. Yayınevinin sermayesini kimin karşıladığını bile biliyorlar.  İzleme ekibinde eğitimli en az üç kişinin bulunduğu belirtiliyor.

Böyle bir durumda Zeki Baştımar’ın yurt dışına “kaçması” mümkün mü? Bizce değil…

Peki o zaman polis neden kaçmasına göz yumdu, denecek.

Nedenini Komünist Masası Şefi’nin daha sonraki açıklamalarından anlayabiliriz. Şöyle yazıyor:

“Derken gerek TKP’nin, gerek diğer sol örgütlerin Türkiye dışında kadrolaşma faaliyetleri başladı. TKP’nin Avrupa’daki yayınlarında “Yakup Demir” adıyla yazı ve demeçler çıkmaya başladı. Bu ad bizim için çok yeniydi. Kimliğini ortaya çıkarabilmek için bir hayli çaba gösterdik; sonunda belirleyebildik. Yabancı bir dergide fotoğrafı yayınlanmıştı. Oldukça silik bir resimdi, ama Yakup Demir’in Zeki Baştımar olduğunu, gırtlağından anladık. Sürmene’nin Hacıyakupoğulları ailesindendi ve oldukça “tipik” bir yüzü vardı. Gırtlağı ise, başka kimsede rastlanamayacak ölçüde çıkıktı.

“TKP içinde 1951 tevkifatından sonra bir bölünme meydana geldi. Cezaevinde yatanlar iki gruba ayrılmıştı. Bir grup Zeki Baştımar’ı, diğeri ise Şefik Hüsnü-Reşat Fuat Baraner ikilisini destekliyordu. Bu arada Baştımar’ın “polis hesabına çalışan bir ajan” olduğu yolunda söylentiler çıktı.

“Zeki Baştımar’ın bizim hesabımıza çalışmadığını “kesinlikle” söyleyebilirim. Muhbir veya ajan değildi, ama gözaltına alınışından sonra yapılan sorgulamasında, biraz “fazla geniş” bir ifade vermişti. Birinci Şube Müdür Yardımcısı ünlü “Parmaksız Hamdi”ye, “Eğer zapta geçmezseniz şunu da açıklarım” ya da “Kaydetmeyin, o mesele hakkında da bilgi vereyim” demiş, böylelikle çok önemli konular hakkında, bizim için oldukça önemli açıklamalarda bulunmuştu.” (Milliyet, 12 Şubat 1986)

Şefik Hüsnü-Reşat Fuat ikilisi Zeki Baştımar’ı polislikle suçlamışlar. Haksızlar mı? Polis olmak için ille de maaşlı devlet memuru olmak gerekmez. Gizli bir komünist partisinin tüm bilgilerini gönüllü olarak “Kaydetmezseniz şunu da açıklarım” diyerek polise vermek de polisliktir. Üstelik ortada bir pazarlık var. Yukarıda bizzat Komünist Masası Şefi’nin anlattıkları bunu gösteriyor. Belki bunun karşılığında da yurt dışına çıkmana göz yumarız, denilmiştir. Bütün bilgileri birleştirince, pazarlık kapsamında yurt dışına çıkış da varmış, gibi görünüyor.

Acıdır ki, bu kişi, Zeki Baştımar, dağılan TKP’nin Genel Sekreter olarak başına geçmiştir. Daha da acısı Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ve zamanın sosyalist ülkelerinin komünist partileri tarafından da kabullenilmiştir. Hadi daha da devam edelim, bugünkü Sahte TKP’nin Cici Komünistleri bu kişiyi sanki bir devrim şehidiymiş gibi anabilmektedir. Yani sahtekarlık devam ettiriliyor! İçler acısı…

Üstelik ihanet içindeler. Hikmet Kıvılcımlı, bunların ihanetlerini hiçe saysa da şu serzenişi yapmaktan da geri kalmaz:

“Türkiye’de hareket böyle inanılmaz bir primitivizm karambolü içinde yuvarlanıyordu. 1929’dan 1971’e: 42 yıl sonra, ben prostat kanserinden 4 narkozlu ameliyat, 13 müdahale geçirip kan işerken, çıkmış kitaplarımla az çok aydınlanıp derlenmeye başlayan gençleri çevremden ürkütüp kaçırtmak ve sosyal hareketi anarşiye sürüklemek için sahte “Dev-Genç” mühürü ile üzerime bu olmadık çamur atılıyor ve Berlin’deki “TKP”liler bu pis provokasyona tempo tutuyorlardı.” (Hikmet Kıvılcımlı, Kim Suçlamış?)

Evet, CIA ve MİT, sol ortamda gittikçe tanınan ve çekim merkezi haline gelen Kıvılcımlı’yı yıpratmak için her türlü pisliği, bel altı vuruşu yapıyor ve Sahte TKP’nin yöneticileri de, başta Zeki Baştımar, polis provokasyonu olduğunu bile bile buna alkış tutuyor.

Daha önce yaptıkları ise Kıvılcımlı’nın onca teorik ve pratik emeğini, gene Kıvılcımlı’nın değerlendirmesidir, “susuş kumkuması” ile hiçe saymaktır. Ayıptır!..

Bütün işkenceli polis sorgulamalarından başı dik çıkmış Kıvılcımlı, anılarında Zeki Baştımar’ı tanımadığını belirterek, her şeyi bildiği halde ve kendisine yapılan ihanetleri tüm açıklığıyla görmesine rağmen, ömrünün son demlerinde çok alçakgönüllü bir şekilde bildiklerini aktarmaktadır:

“Zabıtlar çok şaşırtıcı. Hiç kimse Zeki kadar uzun, ayrıntılı bilgi vermemiş Polise. Zeki, belki boğazından geçen lokmanın bile hesabını dökmüş. Okur okumaz: “Bu tevekkeli bir ifade değil”, dedim. Sanki Polise yaranmak isteniyordu…

“Çekoslovakya’da iken, benim kendisi için ne düşündüğümü sorduğu genç, sanırım o ifade üzerine olumsuz izlenim taşıdığımı söylemiş. Zeki şu yorumu yapmış:

“- Onların hiçbirisi söylenmesinde sakıncalı şeyler değildi.”

Şimdi ifadenin aslı yok elimde. Ama, gizli polise o denli çok malzemeyi vermenin doğru olacağına gene de kan”ı beslemiyorum.

“Sonrası var. Zeki, başka herhangi sanığın 10-20-30 katı çok açıklama ifadelerinde, gence söylediği gibi, hiçbir sakınca görmüyorduysa, (objektif durum ne olursa olsun, kendisi sakıncasız sayıyordu ise), neden arkadaşlarını aldatmış? Zaten içeride (167 tevkifatının elebaşı veya lider kadrosu içinde) dananın kuyruğu da burada kopuyor.

“Şefik-Reşat grubu, o zaman en sorumlu ve yetkili kadro. Zeki, Organizasyon Sekreteri. Polis fırtınası geçip de, herkes Harbiye’de toplanınca, Şefik grubu Zeki’ye soruyorlar:

“- Ne söyledin Poliste? “

“Sorguya ve Mahkemeye çıkarken herkesin az çok ne söylediği bilinecek ki, ona göre ayarlama ve savunma yapılsın.

“O tabiî soruya Zeki, göğsünü gere gere:

“- Hiç bir şey söylemedim.” diyor.

“Bir de Mahkemeye çıkarken dosyalar gözden geçiriliyor ki, ne geçirmezsin?

“Zeki’nin tek başına ifadesi bir küçük Roman doldurur.

“Okuduğum özeti bana da öyle geldi.

“Bu ne?” denince, Zeki vurulmuşa dönüyor. İşkenceden, sakıncadan söz ediyor. Bütün açıklamaları, arkadaşların büyük çoğunluğunu büsbütün kuşkuya düşürüyor.

“Varılan genel kanı şu: Zeki’ye polis vadetmiş olmalı:

“- Sen bütün bildiklerini bir şey saklamaksızın yaz. Biz onları gizli dosyamızda saklarız. Parti arkadaşlarına göstermeyiz. Sen hiçbir ifade vermemiş gibi, gerekirse iki üç satırlık zabıtla mahkemeye çıkarsın. Kurtulursun.

“Yâni, gizli siyasî polisin ezelî aldatmaca taktiği: “Sen bize haber ver. Başkasının ruhu duymaz!”

“Buraya dek, 167’lerden hepsi: Şefik Hüsnü grubu da, Zeki’yi (kendi verdikleri ifadeler bakımından) kendilerine daha yakın görenler de söz birliğindeler:

“Zeki polisçe tuzağa düşürülmüştür.

“Polis, 167 kişiyi en kolay mahkûm ettirmeye elverişli bulunan Zeki’nin dallı budaklı uzun serüven ve faaliyet hikâyesini, Mahkemeden saklayamazdı. Ve Zeki, böylece, okka altına gitmişti.

“İki taraftan en sözüne güvenilir olanları dinledim. Bu sonuca vardım. O sonucun mantık neticelerine varan yorumlara gelince, Şefik grubu ile Zeki taraflıları birbirlerinden ayrılıyorlardı.” (Kıvılcımlı, Kim Suçlamış?)

Anlaşılan Zeki Baştımar, kapsamlı polis ifadesi, hatta polislik nedeniyle Şefik Hüsnü-Reşat Fuat grubu tarafından partiden atılmıştır.

Zeki Baştımar’ın 173 sayfa ifade verdiği ve ilk kongrede görüşülmek üzere Şefik Hüsnü-Reşat Fuat grubu tarafından partiden uzaklaştırıldığı belirtilir.

Bütün bunlara rağmen Kıvılcımlı, Zeki Baştımar’ın TKP’nin Genel Sekreteri oluşunu ve SBKP tarafından tanınmasını şövalyece karşılar. Önem vermez… Şaşkınlığı SBKP’yedir:

“Türkiye’de MiT’in (askercil casusluk örgütü: Millî İstihbarat Teşkilâtı’nın) gazetesi sayılan Milliyet’ten bir haber gösterdiler. Bilmem hangi uluslararası toplantıya Türkiye Komünist Partisi adına katılan delege başı Yakup Demir: Zeki Baştımar imiş! Çok geçmedi, Sovyetler Birliği’nin sanırım Parti Kongresinde, Kosigin, Yakub Demir’i delegelere Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak takdim etmiş!

“Bu son havadise büyük önem vermemekle birlikte, aklımdan kimi sorular geçmemezlik etmedi. Koca Sovyet Devleti makanizması, hiçbir inceleme yapmadan, dün bir tevkifat provokatörü olarak TKP’den atılmış adamı, nasıl TKP Genel Sekreteri olarak lanse eder? İnceleme yapmışsa, TKP’nin düne kadarki yönetici kadrosu bu kertede yanılmış mıydı? Yoksa, esrarlı bir ecinniler tayfası, TKP’yi de, hatta Kosigin’leri de afsun tafsun edecek güce mi ermişti?” (Kıvılcımlı, Kim Suçlamış)

Kıvılcımlı’nın, bu olay üzerine yaptığı SBKP değerlendirmesi de yüzde yüz doğrudur. Bir döküntünün komünist partisi genel sekreteri olarak tanınması, SBKP’nin çürümüşlüğünün de göstergesidir. Nitekim, o zamanlardan başlayan çürüme, 1990’lara girerken koca Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin dağılmasıyla sonuçlanmıştır.

Türkiye Solunun bu acınacak durumu kişi temelinde devrime ve ideolojiye inançsızlığa dayanır.

Altta yatan temel (maddi) nedense Burjuva Sosyalizmidir.

Türkiye solunda Burjuva Sosyalizmi hep oldu. Şimdi de var…

Nedir Burjuva Sosyalizmi? Burjuvanın da sosyalizmi mi olur, denecek.

Kısaca kapitalist düzenin izin verdiği ölçüde sosyalizm anlamına gelir.

Burjuvazi 17. ve 18. Yüzyıl’da iktidara gelirken halk yığınlarını (işçiler, köylüler, aydınlar ve diğer kent küçükburjuvazisi) arkasına almıştı. İktidarını pekiştirince, 18. Yüzyıl’ın sonu ve 19. Yüzyıl’daki tüm halk hareketlerini kanla bastırdı. Ama zaman içinde kanla bastırmak yerine sosyal sınıflar arasındaki farkları gizlemenin daha akılcı olacağını düşündü. Bu yüzden kendi iktidarını rahatsız etmeyecek ölçüde sosyalizme izin verir oldu.

Öte yandan, rekabetçi kapitalizmin son demlerinde ve tekelci kapitalizm döneminde, Finans-Kapital dışında kalan, Finans-Kapitalistlerin adlandırmasıyla “Vahşi” burjuvazi de itilip kakılmanın rüzgârıyla arayışa girdi ve sosyalizmle tanıştı. İşte Burjuva Sosyalizminin sınıfsal temelini “Vahşi” Burjuvazi oluşturur.

Kıvılcımlı, bu konuda uzun yazılar yazmıştır. Yazılarından bir pasajı aşağıda aktarıyoruz:

“Bu kıssalardan İşveren Sınıfının çıkardığı hisseler çok oldu. Devrimci halk hareketlerini kapitalizm uzun süre kanla boğdu. Ondan sonra kendi sosyal temellerini oturaklaştırmak gereğini anladı. Bunun için tek çıkar yol, sosyal sınıflar arasındaki keskin sınır ayırtlarını kaldırmak, sınıf çizgilerini birbirlerine karıştırmak oyunu olabilirdi. Bu oyunun başında Sosyalizme “İzin” vermek geldi. İşveren Sınıfı çapını ve gücünü kendi belirteceği bir sıra “Sosyalizmler” kurdu. Bu Sosyalizmlerin subaşlarını kendi burjuva elemanlarına kestirdi. İç ve dış İşveren çıkarlarında sosyalistleri kullanma fırsatını kaçırmadı. İzinnameli ve patentli sosyalizmlerin anlamı bu oldu.

“İşveren Sınıfının Sosyalizme karşı gösterdiği “Tolerans” daha 19’uncu Yüzyıl sonunda başladı. Hele 20’nci Yüzyıl’da o yoldan yürümek kapitalizm için büsbütün gerekti. Çünkü İşveren Sınıfı içinden bir tek Finans-Kapitalist grubu her şeyi tekeline almıştı. Kapitalist sınıfının öteki zümrelerini “Vahşi” saydırıp saf dışı etmek veya ezmek olağandı. O zaman İşveren Sınıfının geri kalan epeyce kalabalık bütün öteki zümreleri, irili ufaklı işverenler ve çoluk çocukları “Sosyalizm” alanında talihlerini denemek yoluna düştüler.

“Bugün Kapitalizm ancak öyle bir Burjuva Sosyalizmi’nin yarattığı “Emniyet Supabı” ile ayakta durabiliyor. Bu emniyet supabı sayesinde bir taşla birçok kuşlar vuruluyor. Bir yanda yer yer paslanıp delinmeye yüz tutmuş Emperyalizm kazanının patlaması önleniyor. Öte yandan asıl amaç İşçi Sınıfını avlamaktır. İşçi Sınıfı her eğiliminde Sosyalizme dört elle sarılıyor. İşçi Sınıfının namuslu ve bilinçli hareketini en iyi baltalamak, ancak arkadan vurmakla başarılı olur. Onun için proletaryanın hareketi burjuva sosyalizminin pis perdeleriyle göz gözü görmez hale getirilir ve tanınmaz kılıklara sokulabilir.

“İşte iki sosyal üst sınıfın (Kapitalist ve Büyük Mülk- Toprak Sahipleri sınıflarının) meşhur iki klasik “Çifte Partisi” dışında başka birçok partilerin piyasaya dökülmesi böyle oldu. Özellikle “İşçi Partileri”ne, yahut “Sosyalist Partileri”ne, hatta “Komünist Partileri”ne karşı İşveren Sınıfının “Tolerans” göstermesi, gerekince el altından yardımlarda bulunması o gerekçe ile oldu.

“Hele sömürge ve geri ülkelerden aşırılmış “Aşırı-Kârlar”la zenginleşen Emperyalist metropollerinde yetmiş yedi buçuk türlü “Sosyalizm” oyunları ortaya döküldü. İşçi Sınıfının içinde bir kaymak tabakası satın alınarak, İşçi Küçükburjuvaları ve Burjuvaları haline getirmek epey kolaydı. Onun için Emperyalizmin büyük metropollerinde İşveren Sınıfı her türlü “Devrimci” partileri denedi. Bu deneyişin yarattığı kargaşalık içinde, ölüm çağına girmiş bulunan kapitalizm, hem bir “Meşruiyet” (dokunulmaz haklılık) ve hem de bir “İstikrarlılık” (tutarlılık) kazanıyordu. Eski yırtıcı kanlı silah zorlamalarından vazgeçilmişti. Şimdi maddi silahlardan daha büyük, daha yaygın ve etkili olan Maneviyat (moral) silahı kullanılır oldu.

“Geri ülkelerin İşveren Sınıfları kendi ağababaları olan Batı emperyalizmini, her alanda olduğu gibi, sosyalizm alanında dahi taklit ettiler. Buralarda burjuva, küçükburjuva sınıf ve tabakaları binbir çeşit hoşnutsuzlukla kıvranıyordu. Onun için hemen her sınıfın ve her zümrenin ve tabakanın uydurduğu ve uydurabileceği sürüyle sosyalizmler ortalıkta cirit atmaya başladı. Artık emperyalizm bile sosyalizmsiz nefes alamaz oldu. Finans-Kapital zümresinin bile bir sosyalizmi fışkırdı: Nasyonal Sosyalizm (Nazilik).

“Toplumu Babil kulesine çevirmek sırası böylece “Sosyalizm”e düştü. Sosyalist akımlar birbirlerine düşürüldü. Kritik anda sosyalizmle uğraşanlar artık İşveren Sınıfı değil, gene sosyalist olanlardır. Sosyalist olanların en gerici davranışı maskelemek için kullandıkları strateji ve taktik, herkesten önde gitmek ve sözde aşırı-devrimcilik yapmak oldu.

“Aşırı lakırdıları ciddiye alıp uygulamaya geçenlere karşı sosyalist örgütlerin sınırlı mekanizmaları işletildi. Herkesten ileri gidenlerin ihtiyatsız davrandıkları ve Faşizmi çağıracakları öne sürüldü. Yapma manevralarla halk ve İşçi Sınıfı geriye doğru itilir ve bezdirilirken, Parti Disiplini” perdesi altında gizlenildi. Yığınların bilinçlice düşünme ve davranmaları “başı bağlanmış” duruma getirildi.

“Bütün bu şartlar altında “Sosyalist Partileri” sıkıştırmak ve yeraltına itmek İşveren Sınıfı için en sersemcesine bindiği dalı kesmek olmaz mıydı?” (Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler)

Demek ki, kapitalizm kendisini rahatsız etmeyecek ölçüde sosyalizme izin veririm, diyor. Buna göre de davranıyor. Benim dümen suyumda gidersen, uslu durursan, üzerine gelmem, diyor. Hatta ödüllendiriyor bir şekilde.

Ve bugün bakıyoruz, Dinci-Faşist kırması Tayyip Diktatörlüğü, burjuva sosyalizmi yapan Sahte TKP’ye seçimlere katılma icazeti veriyor; eski seçimlerde TKP’den kat be kat fazla oy alan, ancak doğru çizgisinden kıl payı şaşmaksızın mücadelesini sürdüren HKP’ye seçime girme izni vermiyor.

Bu durumu başka nasıl açıklayabiliriz?

Kıssadan hisse:

Kıvılcımlı, Türkiye’de Sınıflar ve Politika” adlı kitabında “İttihatçılar, iktidara gelir gelmez, Abdülhamid’e verilmiş bütün hafiye jurnallerini, resmen hiç kimseciklere okutmaksızın, Beyazıt Meydanı’nda yaktırdılar”, der.

Abdülhamid’in ünlü Hafiye örgütü böylece kapalı kutu içinde kalabilmiştir. Nice “Jurnalci” hafiye belki İttihat ve Terakki kadrolarında varlığını sürdürmüştür.

Polis kayıtları bu bakımdan şimdi çok değerlidir ama devrim sonrasında da en az şimdiki kadar değerli olacaktır.

Yazımızı gene Kıvılcımlı’nın bir özdeyişi ile bitirelim:

“Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı”!