Koronavirüs Salgınından çıkaracağımız dersler

02.06.2020
A+
A-

Koronavirüs sürecinde eğitimden sağlığa birçok konuda aydınlatıcı programlar yapan, yazılar kaleme alan ve halkımızı bilgilendiren Halkçı Kamu Emekçilerinin çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Halkçı Doktorlar tarafından 25 Mayıs 2020’de gerçekleştirilen “Koronavirüs  Salgınından çıkaracağımız dersler” konulu canlı yayında Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu’nun konuğu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık idi. Programın çözümünün tam metnini yayımlıyoruz.

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Sevgili Arkadaşlar, Günaydınlar…

Öncelikle tüm izleyenlerin bayramlarını kutluyoruz. Bu bayram gününde bizler “Halkçı Doktorlar” olarak, önemli bir konuğu ağırlıyoruz : Prof. Dr. Ahmet SALTIK.

Ankara Üniversitesi Halk Sağlığı’ndan ve ülkemizde özellikle Halk Sağlığı alanında çok değerli çalışmaları olan bir bilim insanı. Koronavirüs salgını süresince de ülkemizde Halk Sağlığı Uzmanlığının hakkını veren, bu konudaki eleştirilerle ve konuya getirdiği yaklaşımlarıyla bizleri aydınlatan önemli bir bilim insanı. O’nu Halkçı Doktorlar sayfamızda ağırlamaktan onur duyuyoruz.

Ben sözü Ahmet Hocama bırakmak istiyorum.

-Günaydın Ahmet Hocam.

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Günaydın Ercan Hocam. Teşekkür ederim bu fırsatı verdiğiniz için. Benim için de özlem dolu oldu. Nostaljik sözcüğü yerine ben Türkçelerini seçiyorum hep. Dil Derneği üyesiyim. Büyük Atatürk’ün bizlere emanetlerinden biri de Dil Devrimi oldu biliyorsunuz. Onu yaşatmak adına çok özlem dolu oldu; çünkü sizlerle paylaştık ama, ben dinleyenler de bilsin isterim müsaade ederseniz. Ben ilkokul bire Gaziantep’te başladım. Babam polis memuruydu. Eblahan’da bir evde kaldık, sonra Alaybey Mahallesi’ne taşındık. İlkokulu Kayacık (sonradan adı Fatih Sultan Mehmet İlkokulu oldu) İlkokulunda okudum, Eblahan semtinde. Ortaokulu Şehreküstü ortaokulunda, lise 1’i de Gaziantep Lisesi’nde okudum. Başkarakolun karşısında bilindiği gibi…


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Evet, Gaziantep’in güzel zamanları 1960-1969…


Prof. Dr. Ahmet Saltık:
 Sonra Şark Hizmeti (Doğu hizmeti) gereği babamız Van’a atandı. Liseyi de orda bitirdim. Sonra Hacettepe Üniversitesi‘nde Tıp Eğitimi, İstanbul Tıp Fakültesi, Londra Tıp Fakültesi.. derken bugün emekliliği yaklaşmış, yıl sonunda emekli olacak bir meslektaşınızım. Hakkımda söylemiş olduğunuz sözler için teşekkür ederim.

Sizler Halkçı Doktorlarsınız, ben de sizin gibiyim. Dünya görüşümü yansıtıyor zaten seçtiğim alan, Halk Sağlığı. Halkın sağlığını korumak, bu anlamda halkla bir parasal ilişkiye girmemek gibi bir dünya görüşümüz var. Bizler yaşamımızı bütünüyle halkımızın sağlığını korumaya adadık. Bundan da hiçbir yüksünmemiz yok, mutluyuz. Görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Ben de sizin gibi bizi izleyen bütün dostlarımızın bayramlarını kutlarken, izninizle bir küçük ayraçla, bu salgın sırasında yaşamlarını yitiren sağlık çalışanlarımızı ve meslektaşlarımızı özellikle anmak istiyorum. 38 sağlık çalışanımızı yitirdik. Bunlardan 21’i hekimdi, meslektaşımızdı. Ayrıca 7 bini aşkın, hatta on bine yaklaşan meslektaşımız bir başka kaynaktan bulaşı aldı. Bu meslektaşlarımıza hem şifa dilerken hem de şükranlarımızı sunarken; yitirmiş olduğumuz meslektaşlarımız için de Işıklar içinde uyusunlar diyorum. Onları görev şehidi sayıyorum. Ailelerine de elbette dayanış diliyorum, sabır diliyorum. Ama bu yetmez; ailelerine de gerekli bütün toplumsal desteği, sosyal güvenlik desteğini, bütün devlet desteğini sağlamalıyız. Bu arkadaşlarımızı meslek hastalığından kaybetmiş kabul ederek, ailelerine bütün sosyal güvenlik haklarını vermeliyiz diyerek buradan bir kez daha hükümete, parlamentoya, kamuoyuna sesleniyorum.

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Evet hocam. Konumuzun başlığı “Koronavirüs Salgınından Alacağımız Dersler.” Tabii bu parantez içerisinde, sağlık çalışanlarının sağlığı konusunda alacağımız dersleri de konuşalım isterim ben. Konuya Halk Sağlığı kavramı üzerinden girmek istiyorum. Özellikle Halk Sağlığı kavramı ülkemizde çok fazla konuşulmazdı. Bu kavramın yeniden konuşulmaya başlandığı bir süreç olarak değerlendiriyorum ben bu salgın sürecini. Her kötülüğün yanında onun karşıtı bir durum meydana geliyor; diyalektik bir süreç tabii bu. Bir Halk Sağlığı uzmanı olarak, Halk Sağlığı kavramını biraz açabilir misiniz, ülkemizde Halk Sağlığının durumundan biraz söz edebilir misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Tabii. Çok teşekkür ederim değerli meslektaşım bir kez daha. Ben Hacettepe’de 1971’de Tıp Eğitimine başladığımda, birinci sınıfta rahmetli Prof. Dr. Nusret Fişek derslerimize geliyordu. Halk Sağlığı, o zamanki adıyla Toplum Hekimliği Bölümü vardı. 3 bölümdü: Temel Tıp Bilimleri, Klinik Tıp Bilimleri ve Toplum Hekimliği olmak üzere üç ayaktan oluşuyor idi. Şimdi ise biliyorsunuz Tıp Fakültesi yapılanmasında Dahili Bilimler, Cerrahi Bilimler, Temel Tıp Bilimleri şeklinde üç ayak var. Önceden üç ayaktan biri olan Toplum Hekimliği, şimdi yalnızca Dahili Bilimler altında ana bilim dallarından biri haline geldi. Dolayısıyla Hacettepe Tıp Fakültesi’nin kurulduğu 1963’ten bu yana, bu anlamda bir gerilemenin söz konusu olduğunu görüyoruz.
Şunu dinlemiştim ben Nusret Hoca’dan daha 1. sınıfında tıbbiyenin Ercan Bey,
Değerli Meslektaşım:

  1. Hastalık ve yoksulluk arasında çok ciddi ilişkiler vardır ve bu ilişkiler neden- sonuç ilişkileridir. Bunların araştırılması, aydınlatılması, açıklanması, çözümlenmesi sizi bekliyor. 1971-2020.
    49 yıl geçti, belleğimde mıh gibi çakılı hala..
  2. Sağlığın bir numaralı belirteci yoksulluktur. Yoksullar daha kolay hasta olur,
    daha kolay ölür.
    Eğer ölmezlerse beden dirençleri zayıflar, ikinci bir hastalığa daha kolay yakalanırlar,
    bu kez ölürler.
  3. Hastalıkların gerçek nedenleri biyolojik, fiziksel, kimyasal nedenler değildir demişti.
    En çok belleğimde iz bırakan bu üçü. Gözlerimiz açılmıştı. Peki nedir diye düşünmüştük.
    Asıl hastalık nedenleri nedir? Sosyal, ekonomik ve kültürel nedenler asıl hastalık nedenleri bunlar olup, bizim size öğrettiğimiz biyolojik, fiziksel ve kimyasal etmenleri koşullayan, onları gerçek hastalık nedenleri yapan nedenler bu üçüdür demişti.

Örnek olarak da Neonatal tetanusu vermişti. Siz çocuk hekimisiniz, hala karşılaşıyorsunuzdur belki de..

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Son yıllarda tek tük rastlıyoruz hocam.

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Aşılar nedeniyle yok etme sınırına geldik. Evet, demiştik ki, yenidoğan tetanusu olgularına dünya haritası üzerinden bakacak olsak, bu olguların %90 ı yoksul ülkelerdedir. Ben güncelleyerek söyleyeyim; maddi açıdan bebeklerin altına ultra prima koyacak güçte olsalardı, topraktaki bakteriyi alıp bebeğin göbeğine taşımamış olacaklardı. Dolayısıyla gerçek nedenler, bu altta yatan sosyo-ekonomik ve kültürel nedenlerdir. Ben daha tıbbiyenin 1. sınıfında Toplum Hekimi olmaya karar vermiştim. Bunu aileme anlatmakta çok zorlanmıştım. Bu “uyduruk alan” da nerden çıktı diye. Birçok yerde bana, “Tamam anladık da, sen de doktor musun, neyle uğraşırsın?” diye sordukları olmuştur. Halk Sağlığını tıbbın dışında bir alan olarak görürler. Bu güçlüklerle geçti. Bir musibet-nasihat olayı… Özetle sayın meslektaşım, Halk Sağlığı tıbbın Koruyucu Sağlık Hizmetleri alanında duruyor. Biz Halk Sağlıkçıları toplumun sağlığını korumaya çalışıyoruz; görünmeyen insanlarız. Örneğin aşılama hizmetlerinin yaygınlaşması, aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaşması, halkın sağlık eğitimi, güvenli gıdaya ulaşımı, güvenli suya ulaşımı, konut hijyeni,
kent mimarisi…

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Çok görev var…

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Daha çok var. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar gibi… Bu alanlarda çalışmalar yaparak insanlar hasta olmasın, toplum daha sağlıklı olsun diye uğraşıyoruz. Bizim öznelerimiz ise hastanelere başvuran hastalanmış, yakınmaları olan hastalar değil. Bizim öznelerimiz toplu (kollektif) risk kümeleri. Diyelim ki HIV virüsünü almış insanlar: Bu insanlar önümüzdeki yıllarda
ne olacak? Bu insanların izlenmesi, komplikasyon gelişmesinin azaltılması, toplumdaki riskli kümelerde potansiyel sağlık sorunlarının araştırılması… Daha somut bir örnekle neden Türkiye’de diyabet sıklığı OECD ülkelerinin iki katı? Neden kanser insidensinde biz Dünya ortalamasının üzerindeyiz? Hangi insanlar kanser oluyor? Bunları giderebilir miyiz? Demek ki kolektif öznelere, mümkün olduğunca hasta olmadan önce, onların sağlığını koruyucu tedbirler, geliştirici politikalar izleyen bir bilim dalıyız. Söylemeye gerek var mı, biz de sizin gibi tıp fakültesi bitiriyoruz.

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Evet Hocam.

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Önce hekim oluyoruz. Tıp Fakültesi Bitiriyoruz. Sonra Halk Sağlığı ihtisası yapıyoruz 4 yıl. Yan dal yapıyoruz sizin çocuk alerjisi – immünolojisi yaptığınız gibi biz de Halk Sağlığının değişik yan dalları var. Bunlardan biri bu salgında kullandığımız Epidemiyoloji.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Evet Hocam…


Prof. Dr. Ahmet Saltık:
 Benim Ana Bilim Dalımda, Ankara Tıp Fakültesi’nde Epidemiyoloji alanında yan dal ve master eğitimi veriyoruz. İş ve Meslek Hastalıkları ve Çevre Sağlığı ise diğer iki yan dalımız. Şöyle bitireyim bu sorunuza yanıtımı: Nusret Hoca yaşasa idi, Toplum Hekimliği Hacettepe’de bir Bölüm olarak çok güçlü yapısını sürdürebilirdi. Sonra Doğramacı’yla anlaşmazlığa düştüler ve Doğramacı bir ana bilim dalı düzeyine indirdi Hacettepe’de Halk Sağlığını.

 

Bir de Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu kurulmuştu 1928‘de Ankara’da büyük Atatürk döneminde. O Okul kapatıldı, o Enstitü işlevsiz hale getirildi 2011 yılında AKP iktidarının kapatmasıyla. Bizim bir Ulusal Halk Sağlığı Okulumuz / Fakültemiz yok. ABD’de 25 Halk Sağlığı Okulu / Fakültesi var değerli meslektaşım, Sayın KÜÇÜKOSMANOĞLU. Ve bir tıp fakültesi gibi, bir hukuk fakültesi gibi başında Dekan var. Bunun gibi 25 okul / fakülte var ABD’de. Örneğin Harvard’daki Harvard School of Public Health’in başında bir dekan vardır ve çok sayıda bölüm içerir: Sağlık ekonomisi, bulaşıcı hastalıklar, epidemiyoloji, sağlık antropolojisi, sağlık sosyolojisi gibi… Dolayısıyla Türkiye bu alanda çok geri. Son cümlem şu olsun: Eğer Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu kapatılmayıp teknolojik gelişmeler ışığında yaşıyor olsa idi, biz bu salgına çok daha hazırlıklı yakalanabilirdik. Robert Koch Enstitüsü gibi, Louis Pasteur Enstitüsü gibi kurumlar salgın için afet planları yapar, aşılar, serumlar üretir. Biz bunları dışarıdan ithal ediyoruz. Bizim bir Kurumumuz olmadığı için, yangın çıkınca bir Kurul oluşturduk: Bilim Kurulu. Eh bereket ona da memnun olduk ama, siyasetin ağır gölgesi altında çalışan, özerk olmayan bir kurulla karşı karşıyayız. Ama Robert Koch Enstitüsü gibi, Pasteur Enstitüsü gibi kurumlar hem yönetsel açıdan özerk hem akçalı açıdan özerkler. Fransa’da, Almanya’da salgını ne Macron ne Merkel yönetiyor, bu iki sağlık Kurumu yönetiyor. Kararları siyasal iktidar harfiyen uyguluyor Bizde ise bilim kurulunun kararlarının ne olduğunu bile bilmiyoruz; siyasal erk sözüm ona tek adam,
keyfi biçimde yönetiyor, Epidemiyoloji biliminin ilkelerini ayaklar altına alarak..

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Hocam az önce söylemiştiniz salgın bilimi diye bir kavram var.
Biz öyle yetişmedik, İspanyol gribi gibi milyonlarca insanın ölümüne neden olan bir salgını daha yeni öğrendim. Yani bunun bize öğretilmemesini tıbbi eğitimde bir hata olarak görüyorum ben. Buradan koronavirüs salgını ile ilgili çıkaracağımız bir ders, salgın bilimini öğrenmek ve öğretmek olacaktır.

 

Ülkemizde de konuşulan R0 bulaştırıcılık kat sayısı olarak bilinen bir değer var, üzerine tartışmaların olduğu bu konudaki görüşlerinizi soracaktım. Bu konudaki eksiklerimiz ve yanlışlarımız nelerdir?

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Değerli meslektaşım, Epidemiyolojinin doğuşunu biz Dr. John Snow’a borçluyuz. Dr. John Snow bir İngiliz hekim. 1853-54’lerde Londra’da bir kolera salgını çıkıyor.
Bu meslektaşımız salgının kaynağını yani filyasyonu (çok kullanılan bir terim) bulmaya çalışıyor. Sizin de bildiğiniz gibi o tarihlerde Kolera mikrobunu bilmiyoruz en erken saptanan Koch basili 1881’de saptanmış. Dr. John Snow son derece akıllı bir strateji ile bilinmeyen basile karşın,
bugün kullanılan epidemiyolojik çalışmalar yöntemi ile Londra haritası üzerinde çalışarak,
hastalığın yoğunlaştığı bölgeler ile az olan bölgeler arasındaki farklar nelerdir? diye çalışarak, lağımın su şebekesine karıştığı yerlerde vakaların yoğunlaştığını tespit ediyor. Böylece Kolera etkenin bilmemekle birlikte, su şebekesinin lağım ile kirlenmesinden ötürü bulaşıcı mikrobik hastalık olduğun sonucuna varıp tanıyı koyuyor ve bilgiyi hükümete veriyor. Böylelikle, Epidemiyolojinin kurucusu Dr. John Snow’dur. Epidemiyoloji İlk çıktığında salgın bilimi olarak kullanılıyordu ancak günümüzde yalnızca salgınlar için değil, başka alanlarda da kullanılmaktadır; örneğin kalp-damar hastalıkları epidemiyolojisi, kanser epidemiyolojisi gibi..

Tıptaki bütün sağlık sorunlarının hatta veteriner hekimlik ve botanikteki sorunların analizinde kullanılıyor, hatta sosyal epidemiyoloji alanı da var. Biz Halk sağlığı eğitimi sırasında temel eğitimlerimizden biri de bu epidemiyoloji eğitimidir. Bugün epidemiyoloji bütün tıp dallarında kullanılan yöntem, metodoloji bilimidir. Son zamanlarda epidemiyoloji eğitimi için ciddi sıkıntılar içindeyiz. Nedeni şu: Sağlık Ocakları kapatıldı, 2010’da Aile Hekimliğine geçildi Türkiye’de,
Sağlık Bakanlığı ile protokol yapardık son sınıf stajları için, o staj öğrencileriyle staj eğitimlerinde filyasyon (bulaşıcı hastalığın kaynağını bulma) çalışması yapardık. Aile hekimleri filyasyon araştırması yapmıyorlar. Şimdi yalnız kişiye dönük koruyucu sağlık hizmeti yürütüyorlar. Ankara’daki bir aile hekiminin Trabzon’da bir “müşterisi” oluyor!? Tuhaf, çok tuhaf bir şey…
Nasıl anlaşılacaksa, nasıl hizmet verilecekse ona? Daha öncesinde gerek kişiye dönük, gerek çevreye dönük koruyucu sağlık hizmetleri bir bütündü et ve tırnak gibi.. Sağlık ocaklarında,
bütün hastalarımızı mahalle mahalle, köy köy, ev ev hepsini bilirdik. En küçük bir bulaşıcı hastalık çıktığında, o köydeki, o mahalledeki ebemiz, hemşiremiz hemen haberdar olurdu ve derhal kaynağını bulurduk; filyasyonunu bulurduk. Salgınlara yol açmadan önlerdik.

Ben son 10 yıldır çocuklarıma (tıp öğrencilerime) sürveyans uygulaması yaptıramıyorum. Tıp Fakültesinden mezun ettiğimiz arkadaşlarımıza filyasyon çalışması yaptıramıyorum. Çünkü saha uygun değil. Aile hekimliği, Birinci Basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamına geliyor. Özelleştirilmiştir 1. Basamak da Türkiye’de. Toplum Sağlığı Merkezleri çok iyi oturtulamadı. Kaç kez yönetmeliği değişti bildiğiniz gibi. Dolayısıyla bu salgına bu bağlamda hazırlıksız yakalandık değerli meslektaşım. 1 Basamak zayıflamıştı. Meslektaşlarımız Sağlık çalışanlarımız, bütün iyi niyetlerine karşın, eğitimlerini tam olarak alamamışlardı. Ekipler eksikti. Lütfen anımsayın değerli meslektaşım; 6200’ü aşkın filyasyon ekibini zaman içinde Sağlık Bakanlığı oluşturdu ve bu ekipte diş hekimleri vardı. Halbuki diş hekimleri, eğitimleri sırasında hiçbir şekilde filyasyon eğitimi almıyorlar. Son bir cümleyle şöyle söyleyeyim : Bize Epidemiyoloji alanında master eğitimi almaya değişik klinik dallardan insanlar geliyorlar. Örneğin bir kardiyoloji doktoru kalkıyor geliyor,
Ben Epidemiyoloji eğitimi alacağım” diyor. Aldığı temel epidemiyoloji eğitimini kardiyoloji alanında kullanıyor. “Kardiyolojik Epidemiyoloji” kardiyolojik hastalıkların epidemiyolojisini, kökenlerini, nedenlerini, kişi, yaş, cinsiyet özelliklerini anlamak üzere, bilimsel araştırma yöntemi öğrenmek üzere bize geliyorlar ve bu eğitimi alıyorlar. Bir Halk Sağlığı, bir de enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına açık Epidemiyoloji üst ihtisas olarak değerli meslektaşım.

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Teşekkürler hocam. Salgın konusunda, bilimsel ve özgür yaklaşım konusunda ülkemizde sıkıntılar var tabii. Sizler de hatırlarsınız, Geçen gün tekrar dinledim.
Ben çocuktum. 1971’de İstanbul’da Sağmalcılar’da bir kolera salgını ortaya çıkar, sizler de çok iyi hatırlıyorsunuzdur. Bunun sebebinin içme sularına lağım sularının karışması olduğu belirlenir.
Fakat o zamanın iktidarı bunun üstünü kapatmaya çalışmıştır. Maalesef, nihayetinde bu salgın
ciddi sayıda, çok sayıda insanımızın hayatını kaybetmesine sebep olur. Çernobil faciasından sonra da vakaları sayısında ciddi artışlar olmuştur Ama yine fındık yiyene, çay içene bir şey olmaz diyenler vardı o dönemde.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Hüseyin Cahit Aral adını vereyim Ticaret Bakanıydı o dönemde. TV’de
çay içerek çaylarımızda radyasyon yok diyordu. Affedersiniz sözünüzü kestim ama ben o yıllarda, Türkiye Atom Enerjisi Kurumunda çalışan bir nükleer fizik hocası vardı, emekli oldu, yaşamda
şu anda, onunla konuştum. Dedi ki; “10 ölçüyor ama 1 açıklıyorduk radyasyonu.” Şimdi aynı şey  koronavirüs olgularında geçerli. Aynı şeyi şimdiki hükümet yapıyor.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Hocam bu konuya da az da olsa girmek istiyorum: ülkemizde istatistikler konusunda hep sıkıntılar vardır. Kazım Koyuncu yaşamını yitirdikten sonra ülkemizde kanser alanındaki istatistikler epey tartışma konusu olmuştu. Ama yine iktidar buradan bir sonuç çıkartmadı. Geçenlerde ben uçakla Antalya’dan dönüyordum. Oradan bir arkadaşımla görüştüm. Antalya’da örneğin Sağlık Bakanlığı bütün memurlarını, sağlık çalışanlarını toplamış, Kanser istatistiklerini nasıl tutulabileceğini araştırmaya çalışıyor. Bunu daha yeni yapmaya çalışıyorlar. Bildirimi zorunlu hastalıklar konusunda da sıkıntılarımız var hocam. Ben Gaziantep’e ilk geldiğim yıllarda, Gaziantep’in kızamık vakalarının en çok görüldüğü olduğu ortaya çıkıyordu. Ben bunu araştırdığımda 1 sağlık çalışanının kızamık sayısını 10 yerine 1000 olarak girdiğini söylediler.
Ne yapılmış? O sağlık çalışanını bulaşıcı hastalıklar bölümüne bir arkadaşı sürgün etmişler, o da böyle bir durum ortaya çıkarmış. Maalesef ülkemizde bunun eğitimi de yeterince verilmiyor hocam bildirimi zorunlu hastalıkların istatistiklerinin tutulması konusunu bazen kongrelerimizde konuşuruz. Bu konuda Sağlık Bakanlığı eksik davranıyor diyoruz ama üniversitelerimiz de eksik davranıyor. Bizler bilim insanları olarak doğru eleştiri ve özeleştiri yapmalıyız diyoruz ya hocam;
bu anlamda da önemli bir sıkıntımızın olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

 

  • Koronavirüs salgınında sizin bu hastalığa yaklaşımınız çok çok önemli oldu.

 

Ülkemizde bilim insanlarını televizyonda çok seyrettik sürekli televizyonlara konuştular ama meseleye bilimsel yaklaşım konusunda hep bir sıkıntı oldu gerçekleri tam olarak konuşamamak, eksik bırakmak gibi durumlar meydana geldi. Biliyorsunuz vaka sayılarının açıklanmaması,
Türk Tabipleri Birliği’nin ya da illerimizdeki Tabip Odalarının pandemi kurullarına alınmaması gibi durumlar ortaya çıktı. Aslında İl Hıfzıssıhha Kurulları var, bu Kurullarda Tabip Odalarının 1 temsilcisi zaten var. Ve İl Hıfzıssıhha kurumlarının kararları doğrultusunda kimi kararlar alınıyor. Örneğin Gaziantep’te bu Kurulun kararları doğrultusunda birtakım kararlar uygulanıyor. Tüm bu konularda almamız gereken dersler ve yapmamız gerekenler nelerdir diye soracağım hocam.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Değerli meslektaşım, Türkiye’de 81 il var. Bunların hiçbirinin Sağlık Müdürü Halk Sağlığı Uzmanı değil.  Oysa Sağlık hizmetlerinin yönetimi eğitimini alıyoruz aynı zamanda.
Halk Sağlığı Uzmanlarının İl Sağlık Müdürü olması gerekir. 58 ilde Sağlık müdürlerinin yardımcısı konumunda olan Halk Sağlığı Başkanları var, Sağlık Müdürlüğü’nün yardımcısı konumunda bu Başkanlık yeni terimle. Bunların hepsi pratisyen Hekim birkaç tanesi dışında. Tabii herkese saygımız var, pratisyen Hekim meslektaşlarımıza da saygımız var ama bir de uzmanlaşma diye bir şey var.
Siz çocuk alerjisi uzmanısınız. Ben sizin yerinize geçip hasta bakabilir miyim? Yapamam, bilimsel ve hukuksal anlamda bunu yapamam. Dolayısıyla uzmanlığa ve yaraşırlığa (liyakata) yeterli önem verilmediğini, bu iktidar döneminde görmüş oluyoruz.

 

Sağlıkta Dönüşüm süreci (kökü dışarıda Health Transformation) çok zarara uğrattı, yıkıma uğrattı bizi değerli meslektaşım. Az önce de belirttiğim gibi Sağlık da Sosyalleştirmeden, Nusret Fişek Hoca’nın 27 Mayıs Devrimi sonrası dönemde 1961’de çıkmasını sağladığı 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası toplumsallaştırılma, halktan yana olma anlamına gelir. Sağlık Ocakları kurulmuştu ve giderleri bütçeden karşılanıyordu. Şimdiki iktidar her şeyi özelleştirdi. Sağlık alanında Dr. Recep Akdağ Sağlıkta Dönüşümü, 2003 yılında Haziran’da başlattı.
27 Temmuz’da gazetelere (Milliyet) düşen bir demeci var. Açık açık diyor ki;

 

  • “Bundan böyle hastalar memnun edilecek müşteri olarak görülecek..” diyebiliyor!.

 

Bir kez “hastalar” demesi yanlış; hata burada başlıyor çünkü Sağlık Hizmetleri
gerçekte hastalara değil sağlıklı insanlara verilir.

 

Çünkü sağlık hizmetlerinin özü, Koruyucu Sağlık Hizmetleridir. İnsanları korumaktır,
hasta olmamalarını sağlamaktır. Beslenmesinden konutuna, giyiminden içtiği suya, toplumsal ilişkilerinden işine, gelir dağılımına dek… bunların hepsi Sağlığın belirteçleri. Son yayınlarda okuyoruz, bir çember düşünelim; bunlar sağlığı etkileyen bütün etmenleri içeriyor olsun.
Tıp ve sağlık hizmetlerinin payı % 30’u, %40’ı geçmiyor, %20’lere kadar iniyor! İnsanın ve toplumun sağlıklı olması için saydığım Tıp dışındaki öbür hizmetlerin payı % 80’e, %70’e çıkıyor neredeyse.
O bakımdan “hastalar” dendiğinde hastalıklı bir sağlık sistemi inşa etmiş oluyorsunuz.
İnsanlar hasta olsun, gelsin bakalım diyorsunuz. Şehir Hastaneleri inşa ediyorsunuz.

 

Biz müşteri değiliz değerli meslektaşım!

Biz insanlar, dünyanın her yerinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde de açık açık yazıldığı üzere, Dünya Sağlık Örgütü Anayasası’nda ve daha pek çok metinde belirtildiği üzere;

 

  • Sağlık doğuştan kazanılan bir haktır. Bizler Sağlık hizmetlerinin müşterileri değiliz;
    onları doğuştan hak eden saygın insanlarız.

 

Bu cümleyi daha sık kullanmak gerekecek galiba.

 

  • Bizler sağlık hizmetlerinin müşterileri değiliz;
    onları doğuştan hak eden saygın özneleriz!

 

Bu salgın nedeniyle bu tümceyi (cümleyi) daha çok kurmamız gerekecek galiba.

 

  • Bizler sağlık hizmetlerinin müşterileri değiliz,
    sağlık hizmetlerini doğuştan kazanan saygın özneleriz.
  • Devlet de bir tüccar değildir, Halkının sırtından topladığı genel sağlık sigortası primleri ile
    ek vergilerle, adaletsiz ve haksız vergilerle yerli ve yabancı yandaş şirketleri zengin edecek bir sopalı tahsildar değildir.

 

Küreselleşme = yeni emperyalizm!

 

  • Sosyal Devleti tu kaka ilan ettiler, bu yetmedi devleti öyle bir mekanizma haline getirdiler ki, halkının sırtından zorla aldığı paraları yerli ve yabancı şirketlerin kasalarına aktaran bir mekanizma haline dönüştü devlet.

 

İşte Şehir hastaneleri… yatmadığımız yatakların bedelini şu ağır kriz döneminde bile Dolar üzerinden bu 3-5 şirkete ödemek durumunda. Köprüler de öyle. İroni değil mi köprüleri, otoyolları kullanmak serbest ama sokağa çıkma yasağı var. Dolayısıyla izlenen politikalar, Sağlık hizmetlerini devletin sorumluluğundan çıkardı.

 

Şimdi bize şunu söylüyorlar : Liberal ekonomi, vahşi kapitalizm ile birlikte; ölüyorsa birtakım insanlar, ölmeleri gerektiği içindir; doğal seleksiyondur; yaşayanlar da yaşar. Daha zeki, daha dirençli insanlar ayakta kalır gibisinden… Öyle olmadığını gördük. Bu korona enfeksiyonu her ne kadar ezici bir biçimde yoksulları alıp götürse de başka katmanlardan insanları da bir miktar alıp götürdü, Yani kale kapılarından, surların duvarlarından aştı ve kimi zenginleri de alıp götürdü. İspanyol gribi, veba birkaç yüzyıl geriye gittiğimizde Londra’daki baronların, düklerin, lordların neredeyse dörtte birini alıp götürmüştü. “Başkalarının sağlığından bana ne!” dememeyi öğrendik bu süreçte.

 

Ekonomi kapandı, her ne kadar birileri kendilerinin maşaları olan siyasi iktidarlar üzerinden varlıklarına varlık kattılar ise de, orta ölçekli işletmeler yani halkın işletmeleri, KOBİ’ler iflas eşiğine geldi. Adam Smith’in 1776’da yazdığı bir kitabı vardı “Milletlerin Refahı” diye, söylenen ilk iki şey şuydu:

 

Bırakınız yapsınlar; Bırakınız geçsinler. (Laissez faire, laissez passer)

 

Şunu eklemişti, demişti ki : “Özel sektöre karışmayın, özel sektör öylesine görünmez bir elle (invisible hand), öylesine büyülü bir biçimde bu işleri, piyasayı düzenler ki; hem kendi kârını maksimum kılar, hem de toplumsal yararı en çok kılar. Bunun başka bir yolu yoktur.”
Şimdi bunu sorgulamanın zamanı. Sağlık hizmetlerinde de sınırsız bir özelleştirme ve
koruyucu sağlık hizmetlerini ihmal etmenin bizi getirdiği çıkmazla karşı karşıya bulunuyoruz.

 

Değerli meslektaşım şunu sorayım size: “Koruyucu sağlık hizmetleri kâr getirir mi?” 

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Getirmez.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Bir hepatit-B aşısı.. siz de benden daha iyi bilirsiniz, 0,2 Dolar aşağı yukarı değil mi? Bebeklerimize daha hastaneden çıkmadan, yeni doğan bebeklerimize ilk dozu yapıyoruz. 3-4 dozu toplarsanız 1 Dolar etmiyor hepatit aşısının maliyeti. Şimdi bu kâr getirmediğine göre, özel sektör bu işe girer mi değerli meslektaşım?

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Girmez.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Peki kim yapacak bu işi, ben mi yapacağım, siz mi yapacaksınız? Kim

yapacak? Devlet yapacak. Koruyucu sağlık hizmetleri kâr getirmediği için, bu işi devlet yapacak. Peki, Koruyucu Sağlık hizmetlerini etkin, yaygın, nitelikli ve sürekli bir biçimde verirseniz,
tedavi edici hizmetlere gereksinim azalır mı?

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Azalır, kesinlikle azalır.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Ben hep derslerde örnek veririm. Derim ki; eğer herkese Türkiye’de etkin, yaygın, nitelikli ve sürekli Koruyucu Sağlık Hizmeti verilirse, ben elime bir testere alacağım;
İbni Sina Hastanesi’nin 6. kattan sonrasını kesip atacağım, gerek kalmayacak çünkü. 1. Basamak, koruyucu sağlık hizmetleri etkin çalışırsa, gerek kalmayacak ama böyle değil.  Dolayısıyla bakın
nasıl bir ikilemde kalıyoruz değerli meslektaşım. Şimdiki iktidar, özelleştirmeyi, kökü dışarıda olan bu politikaya (Sağlıkta Dönüşüm) yerli ve milli diyorlar asla yerli ve milli değildir. Kesinlikle kökü dışarıda ve gayri milli bir politikadır bu sağlıkta özelleştirme. IMF – DB’nın “Health Transformation” dayatmasıdır. Başbakan iken Erdoğan, özel hastanelerin açılışlarına hep eşi ile birlikte koşturdu. Yürü ya kulum dendi. Türkiye’de 600’ün üstünde özel hastane var toplam 1534 hastane içinde. Yatak sayıları 240 binin içinde neredeyse 50 bine yakın.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Ameliyatların çok büyük bir kısmı da özel hastanelerde yapılıyor zaten hocam.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Daha finansmanını da söyleyeceğim size. Yani şu çelişkiyi gündeme getiriyor: Siz özel sektöre iktidar olarak diyorsunuz ki; “Buyur yap, Hatta Şehir hastanelerini..
bende para yok ama ben senin kefilin / müşterin / kiracın.. olacağım.

 

  • Şehir hastaneleri eşittir talandır!

 

Böyle bir düzen kuruyorsunuz ülkede. Devlet olarak Özel sektörde böylesine hipertrofik bir yapılanma, orantısız bir büyüme sağlarken, bir yandan da halkınıza gerçekten etkin, yaygın, nitelikli ve sürekli koruyucu sağlık hizmeti verebilir misiniz değerli meslektaşım? Veremezsiniz. Çünkü bir çelişkiye düşersiniz. Bu hizmeti verirseniz o büyüyen piyasaya hasta oluşmayacak. Dolayısıyla geldiğimiz açmazı görüyor musunuz sayın meslektaşım? Eğer bu derece özel sağlık hizmeti tutkunu olursanız, size koruyucu sağlık hizmeti de VERDİRMEZLER. Verirmiş gibi yaparsınız, “mış” gibi yaparsınız… İşte burada ne ahlak kalır, ne vicdan kalır, ne namus kalır, ne halka karşı sorumluluk kalır. Bunların tersi kavramlar gündeme Egemen olur.

 

Dolayısıyla halkımızı korumazlar, aman özel sağlık sektörünün, piyasanın kucağına hastalansınlar da gitsinler diye beklenir.

 

Şunu söyleyeyim size; yataklar bakımından aşağı yukarı 40 bine yakın 240.000 yatak içinde 6’da 1’i hemen, hemen yoğun bakım yatakları! Korkunç yüksek oranda ve çoğu özel sektörün elinde ve bütün SGK geri ödemelerinin neredeyse üçte birinden fazlası bu özel sağlık kurumlarına gidiyor. Toplam yatak kapasitemizin içinde 6’da 1’den eksik oldukları halde SGK ödemelerinin can alıcı önemli bir bölümü 1/3’ü, %32-33’ü özel sektöre gidiyor. Üniversitelere giden ödeme, toplam hastaların neredeyse %25’ine bakıyorlar ama %16.

 

  • Dolayısıyla GSS (genel sağlık sigortası) SGK üzerinden halktan zorla toplanan primler, devleti sopalı tahsildar yapan küreselleşTİRme soygunu yeni emperyalist rejim devleti ele geçirdiği için, halkını soyarak halktan aldığı zoraki aldığı primlerle = ek vergilerle yerli yabancı birtakım şirketleri zengin ediyor.

 

Günümüzde demek ki devlet bu duruma gelmiştir. Klasik tanımından çıkmıştır.

Küresel emperyalizmin ajanı, kendi halkını soyan bir mekanizma haline gelmiştir.

 

Bunu görmesi gerekiyor halkımızın, bununla yüzleşmesi gerekiyor. Yeniden sosyal devlet ve daha acıklısını söyleyeyim; 1760’larda Jean Jacques Rousseau’nun yazdığı Sosyal Sözleşme diye ünlü bir kitabı vardır bilirsiniz. Sosyal Sözleşmeye geri dönmeyi ben arzu ediyorum, yani öyle perişan bir durumdayız ki, 250 yıl önceki Sosyal Sözleşmeyi (1762) arıyorum ben!

 

Devlete vergi vereceğim, askerlik yapacağım sadakat içinde olacağım ama buna karşılık da devletten 4 temel hizmeti mutlaka bu vergiler karşında, adil vergiler karşında bekleyeceğim.
Ne onlar:

 

En başta sağlık,
2. sırada eğitim,
3. sırada adalet,
4. sırada iç ve dış güvenlik

 

olmak üzere..  bunların hepsini tarumar ettik. Umarım bu vahşi kapitalizim, neo-liberal vahşet bu vesileyle sorgulanır. ABD’nin durumunu örnek vereyim izin verirseniz. O ülkede neredeyse % 15’i toplumun evsiz değerli meslektaşım. Bu 334 milyon kadar nüfusta neredeyse 46 milyona ulaşıyor. 46 milyon kadar insan evsiz, işsiz, yoksul ve gerek New York sokaklarında, tıkladığımız zaman internette ölenlerin ezici bir bölümünün siyahi olduğunu, eski Kızılderililer (İndianlar) olduğunu ve Meksika göçerleri Hispaniklar olduğunu görüyoruz. Yani aynı gemide değiliz. Bu hastalık da yoksulları, işsizleri götürüyor öncelikle. Birkaç gün önce New York Times’ta yayınlandı; 96 bini aşkın Amerikalı kurbanın adları yayınlandı ama Türkiye’de ben kimlerin öldüğünü, ölenlerin yaşlarını, cinsiyetlerini bilmiyorum.

 

Umrecilerin ne kadar enfekte olduğunu, ne kadarının öldüğünü bilmiyorum. Türkiye’de dolaşan virüs türünü bilmiyorum. Bilim Kurulunun kararlarını bilmiyorum. Bu nasıl bir demokratik toplum!? Demokratik toplumda 1. kural halkın bilgilenme hakkıdır. Bunları bilmiyoruz. Siyasal iktidar,
Bilim Kurulunu kendi güdümünde kurdu. Oradaki meslektaşlarımızın emeklerine saygımız var
tabii ki. Yetkin arkadaşlarımızdır ancak ne ölçüde uygulanıyor bu kararlar. Sizin çok temel önerilerinize bile ters uygulamalar yapılıyor ise orada duramazsınız, durmamanız gerekir.
Bir açıklama yaparsınız, dersiniz ki; tamam biz danışma kuruluyuz ama en temel bir takım önermelerimizin bile tersi yapılıyor. İşlevsiz kaldık dersiniz, çekilirsiniz.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Açıklamak zorundasınız değil mi hocam? Yapılanı açıklamak zorundasınız.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Tutanaklar yok, bilim kurulunun tutanakları yok ortada. İktidar diyor ki;
dün Erdoğan söyledi, başarı ile yönettik bu salgını dedi. Bekliyorduk bu cümleyi zaten. Buradan bir başarı öyküsü çıkarılmasına dönük bekliyor idik. Hiç de başarıyla yönetilmedi salgın gerçekte.
En azından saydam yönetilmedi. En azından dürüst yönetilmedi. En azından biz ölüm rakamlarının neredeyse açıklananın 3 katına yakın olduğunu biliyoruz. Olgu sayılarının Dünya Sağlık Örgütü’nün normlarına uygun kodlanmadığı, olgu sayılarını da çok eksik biliyoruz. Bu en hafif deyimiyle halka saygısızlıktır, halka güvenmemektir, onlardan bilgi saklamaktır. Demokratik rejimlerde böyle bir şey olamaz, açık rejimlerde olamaz; otoriter – totaliter kapalı rejimlerde böyle şeyler olur. Ben Türkiye’nin bir tek, işte günlük herkesin Sağlık Bakanı’nın açıkladığı 4-5 tane verisini bilebiliyorum ama Afrika ülkeleri gibi. Ama gelişmiş ülkelerde son derece ayrıntılı epidemiyolojik analiz yapmaya elverişli bilgilere erişebiliyoruz. Yapamadık çok ayrıntılı analizler yapamadık. Bilim kurulu da yapamadı. Onların da önüne konan verilerin sınırlı ve kamuoyuna açıklanan verilere yakın olduğunu ne yazık ki öğreniyoruz. Sınırlı verilerle nasıl epidemiyolojik stratejiler geliştirecekler?

Çok kaygılıyım onlar adına ve Türkiye adına.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Bu noktada aslında baya bir sıkıntımız da oldu. Ben bir örnek de vereceğim, Gaziantep’i örnek vereceğim. Şimdi gerçekte bir eleştiri ve özeleştiri gerekiyor.
Yani insanlar örneğin bir makale yazıyor. Onu eleştirmeniz gerek. Yani çünkü kendi alanınızda bir makale yazdığınız zaman onun üzerinde konuşmanız gerekiyor. Burada da ortaya çıkan ürün konusunda, ortaya çıkan çalışmalar konusunda bilim insanlarının ve vatandaşların bile konuşma hakkı var. Burada hep söylenir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de yapılıyor denir ama gerçekten de dünyanın her tarafında neredeyse açıklanıyor iller. İl il, bölge bölge vakalar açıklanıyor. İşte ama ülkemizde açıklanmamasını büyük bir eksik olarak görüyorum ben. Şu anda ben, sizler belki izlemişsinizdir; ben de o konuda bir yazı yazmıştım Gaziantep’te vakalar arttı. Hocam şimdi tepe noktasındayız örneğin Gaziantep’te.

Prof. Dr. Ahmet Saltık: İstanbul’dan sonra 2. sırada.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Evet bunu nasıl açıklıyorsunuz hocam. Yani işte ben yazımda özellikle dedim ki yani biraz Organize Sanayi Bölgesi çok büyük 250 bin kişi çalışıyor.
Özellikle Organize Sanayi Bölgesi’ndeki çünkü buralar da kapalı ortamlar. Fabrikalar da kapalı ortamlar bizim için. Yalnızca iki hafta kapalı kaldı. İki hafta kapalı kaldığı süre içinde de yine makinelerin yenilenmesi konusunda, onarımı konusunda çalıştırılanlar oldu. Ama şu anda bayağı bir kapasite ile organize sanayimiz çalışıyor. Bunu etken olarak görüyorum ben. Daha çok iftarlarda insanların bir araya gelmesi olarak açıklandı ama onlar da bir etkendir ama özellikle gelen hastalarımız nereden geliyor ona bakmak gerek. Şu anda da çok çocuk hastalar da var.
Çocuk hasta olarak bizim hastanemizde en çok hastayı şu anda yatırıyoruz diyeyim. Çok sayıda ölenimiz olmadı. En çok Gaziantep’te şu an ölüm sayısının 21 olduğu söylendi. Ama vaka sayısı ciddi oranda, 700’ün üzerinde vakamız var hocam ve dediğim gibi biz Gaziantep olarak
tepe noktasındayız. Bunu nasıl açıklayalım ve aslında bu da tartışılmıyor.

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Evet çocuk korona olguları gördünüz mü değerli meslektaşım?
Onu sorayım.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Gördük hocam ama klinik olarak çok zayıf olgulardı hocam.


Prof. Dr. Ahmet Saltık:
 Hafif geçiyor.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu:
 Hafif bir ateş olarak geçiyor. Hafif bir ateş. Bir gün sürüyor ve
çok hafif belki akciğerde bulgular oluyor. Yani yaşı büyük olanların klinik bulguları daha çok oluyor örneğin küçük yaştakilerin klinik bulguları olmadan geçiyor hocam.


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
En küçük kaç yaşında gördünüz?


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
En küçük 10 yaşında


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
Literatürde yeni doğanlar var, okumuşsunuzdur. Yeni doğanlarda da enfeksiyon var. Peki ben özellikle sizin ağzınızdan, özellikle duyurmak için soruyorum;
bir çocuk hekimi olduğunuz için. Çocuklar hafif, ayakta geçiriyorlar ama bulaştırıcı olabiliyorlar değil mi değerli meslektaşım?


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Evet hocam bulaştırıcılığın az olduğu söylenmiş yapılan çalışmalar onu gösteriyor. Bulaştırıcılığın da büyükler gibi değil az olduğu söyleniyor.


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
Ama yine de kendi büyüklerine, dedelerine, büyük annelerine,
büyükbabalarına okuldan, çalışıyorlarsa o çırak çocuklar getirebilirler değil mi?
Hastalığı bulaştırabilirler değil mi Ercan Bay?


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Tabii hocam tabii bulaştırabiliyorlar.


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
Yani bunlar kayda geçsin diye size soruyorum. Ben bir Halk Sağlıkçı olarak söylüyorum ama bir de çocuk hekiminin ağzından, sizin ağzınızdan duyulsun istiyorum.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Tabi bulaştırıyorlar. Yani bu da tabi birkaç çalışma yapılmış. Çocuklardaki bulaştırıcılığın az olduğu söylenmiş ama bildiğiniz gibi çalışmalar üç aylık süreç içinde değişti. Biliyorsunuz başta hidroksi klorokin kullanalım deniyordu, şimdi kullanmayalım deniyor.


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
Tabii, tabi.. DSÖ askıya aldı hidroksi klorokin kullanımını.


Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: 
Değişiyor.


Prof. Dr. Ahmet Saltık: 
Şimdi televizyonlarda çocuklara bir şey olmaz. Çocuklardan korkmamak gerekir. Sınavları yapılsın. Maske de takmasınlar falan diye konuşan bazı meslektaşlarımız oldu.
Çok dehşetle karşıladık. Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarıları var. Ben katıldığım TV programında hemen o DSÖ uyarısını yansıttım ekrana. İngilizceydi ve çevirisini yaparak söyledim. Her yaştan insanın enfeksiyona karşı gerekli bütün adımları atması gerektiği yazılıydı o DSÖ uyarısında ve yeniydi ayrıca, eski değildi. Güncellenebilir tabii. Hidroksi klorokin olayı gerçekten çok tartışılmalı değerli meslektaşım. Bilindiği gibi birtakım kardiyak toksik, aritmi yaratıcı etkilerini biliyoruz.
Halk arasında bilindiği gibi hidroksi klorokin bir sıtma ilacı. Ben web sitemde naçizane yazdım,
bu hastalığın aşısı yok henüz. Efendim etkin ilaç da yok elimizde bildiğimiz. Başka endikasyonlarla ruhsat almış ilaçlar endikasyon dışı ilaç kullanımı kılavuzu kapsamında dünyadaki deneyimlerden de yararlanarak bir anlamda klinik olarak hastalarda deniyoruz.

 

Ancak bunun bir sınırı var. Yani hastaları deneme tahtası yapamayız. Uluslararası etik kurallar var. Helsinki Biyomedikal Araştırma Kuralları var diye dikkatli olalım, ölçülü olalım. Öyle aklımıza gelen her şeyi deneme hakkımız bulunmuyor. Bir kez aydınlatılmış yazılı onam almak zorundayız hastalardan bu bağlamda bilindiği gibi. Ve nitekim işte, ne diyelim, kokusu çıktı. Hidroksi klorokin ile ilgili çekinceleri Dünya Sağlık Örgütü uyarılarıyla getirdi.

 

Şimdi değerli meslektaşım, bundan sonra ne yapılmalıya belki biraz odaklanalım izin verirseniz.
Siz de onu sordunuz bana bir kere ilk iş devleti tu kaka ilan edip bir anonim şirket gibi Türkiye’yi yönetme biçimindeki politikayı bir kez siyasal iktidarın mantığını asla ve kat’a kabul etmeyerek reddediyoruz.

 

  • Erdoğan birkaç kez Türkiye’yi anonim şirket gibi yönetmek istiyorum dedi.

 

Kabinesi de öyle zaten. Sağlık Bakanı’nın kaç tane hastane zinciri var. Turizm Bakanı öyle, bastırdı ve kapitalizmin tapınakları AVM’leri açtırdılar biliyorsunuz. Turizmi açıyorlar, Sağlık turizmini, genel turizmini. Sınavları öne aldılar değil mi? Turizm Bakanının bir yığın turistlik işletmeleri olduğunu biliyoruz. Milli Eğitim Bakanı öyle.

 

  • Yeniden devleti hatırlamak, devletin temel sorumluluğunu, kuruluş felsefesini hatırlamak ve sosyal devleti öne çıkarmak gerekiyor.

 

Eğer Türkiye’de salgın Epidemiyoloji bilimi ilkelerine göre yönetilse idi, bilim kurulu kararları açıklanmayıp önemli ölçüde keyfi biçimde uygulanıp uygulanmama noktasında karartılmasa idi,
biz bugün salgını daha erken kapatabilirdik değerli Ercan hocam. Ben size iki sayısal örnek vereceğim, izninizle Ercan Bey. Kusura bakmayın bazen adınızla da sesleniyorum.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Seslenebilirsiniz hocam.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Ercan hocam diyeyim. Ercan hocam bakın; AVM’lerin açılışında 11 Mayıs’ta 1114 yeni olgu o gün kayda girmişti. Bunlar biliyorsunuz hep PCR pozitif olanlar. Klinik olarak tanı konup tedavi edilenler bunların dışında. Sağlık Bakanlığı onları açıklamıyor. 1114 yeni olgu saptandı o gün. Biliyorsunuz %80’i de hastaların 5-6. günde bulaştırıcı duruma geliyorlar. 14 gün en uzun kuluçka süresi. AVM’lerin açılışından 5 gün sonra nerdeyse % sekseni bulaştırıcı olan hastalar nedeniyle 1610’a çıktığını görüyoruz olgu sayısının 1114’ten. Hemen bir gün öncesinde 1708. 1114’ten başlıyor AVM’lerin açıldığı gün % 50 oranında. 500, 600, 700 dolayında artış var yeni olgu sayısında. İşte bu bir siyasal kararın faturasıdır. Buradan halkımız keşke bizi dinlese ve anlasa.

 

Bak arkadaşım, bak sevgili halkım; coşkuyla hücum ediyorsun AVM’ye ama hasta oluyorsun.
11 Mayıs’ta 1114’ten 1708’e yükselmiş 15 Mayıs’ta; 1610 olmuş 16 Mayıs’ta hasta sayısı.
Bunların içinde tabii ne yazık ki belli oranlarda ölüm de oluyor. Dolayısıyla sen kendini koruyacaksın. Siyasal iktidar kapitalizmin mabetlerini sermayenin baskısına dayanamayarak açtı. Zaten sermayeyle iç içe.

 

  • Dolayısıyla anla; bu iktidar senden yana değil, sermayeden yana.

 

Sonra 24 Mayıs’a geliyorum. 14 günlük en uzun kuluçka dönemi kapandığında 1141’deyiz Ercan Bey. 1114’ten 1141’e çıkmış azalması beklenirken!. 14 gün boyunca AVM’lerin açılışından sonra
biz salgın eğrisini indiremedik. Hala 11 Mayıs’ın üstünde günlük yeni olgu sayısı var. Dalgalanmalarla, iniş çıkışlarla gidiyor 1600 oluyor 1400 oluyor, 972 oluyor. Hep söyledim;
eğer o hatayı yapmasaydık salgın eğrisi daha çabuk inecekti, belki daha çabuk kapanacaktı.
Daha az insan hastalanıp, daha az insan ölecekti. Ama bu siyasal tercih yüzünden salgın eğrisi daha yavaş ve nazlı iniyor aşağıya. Sağlık Bakanı da geveliyor değim yerindeyse. Diyor ki;
“veriler öngörülebilir sınırlar içinde.” Şimdi ben çok açık soruyorum buradan :

 

  • Sağlık Bakanı’na soruyorum :
  • 1114 idi 11 Mayıs’ta AVM’leri açtığınız günde yeni olgu sayısı; 14 gün sonra bu rakamın yerinde sayacağını ya da biraz üstünde olacağını öngördünüz mü? Öngördü ve yaptı iseniz (AVM’leri açtı iseniz!),
  • Bu, insanların yaşam hakkını, sağlık hakkını hiçe saymaktır,
    Sermayenin kârına kurban etmektir.
  • Öngöremediyseniz bu da bir bilimsel yetersizliktir. Yönetsel yetersizliktir.
    Niye oturuyorsunuz orda. Bunları öngörebilmeniz gerekirdi. Biz çok söyledik çünkü.

Bir şey daha izninizle: Biz kendimizden söz etmekten utanırız ama bu işin bilimsel, matematik yöntemlerle yapılabileceği şeklinde anlaşılsın. Ahmet Saltık böyle yaptı anlamında değil.
Benim egomun hiçbir değeri yok değeli meslektaşım Ercan Bey.. 10 Nisan 2020 gecesi ben
Ceviz Kabuğu’ndaydım. Biliyorsunuz o büyük hata yapıldı, saat 22.00’de, 2 saat sonrasında sokağa çıkma yasağı ilan edileceği bildirildi. 2 saat içinde… İnsanlar hazırlıksız. Böyle bir yönetim olamaz. İnsanlarını tuzaklayan, öngörüsüz, kısa, orta, uzun planları olmayan, gelişmelerin arkasından sürüklenen bir yönetim olamaz.

İçişleri Bakanlığı bu yasağı açıkladı; Ben de dedim ki;

Bakın bugün yani 10 Nisan günü Ceviz Kabuğu’nda kayıtlarda vardır. 96 yeni olgu tanısı konmuştu
o gün. “Bunun bize maliyeti bir hafta sonra yaklaşık 27-28 fazladan ölüm olacak!” dedim.
Ben önbilici (kâhin), falcı.. değilim, haşa. Bilim terbiyesi almış bir insanım. Kimi kez Epidemiyolojik, kimi kez karmaşık Epidemiyolojik formüllerle modellemeler yapıyoruz. Bakın 16 Nisan’da 6 gün sonra, 5-6 gün ya kuluçka dönemi biliyorsunuz; 125’e çıktı ölüm sayısı. 96 ile 125’in arasındaki fark 29; biz de 27- 28 ölüme mal olacak, daha sonrasında bir o kadarı da 2. haftaya yansıyacak demiştik. Yani 56 dolayında fazladan toplam ölüm!

Şimdi bu ölümlerin sorumlusu kim!?? Hesabını kim verecek??
Bunun hesabını kim soracak, sorabilecek miyiz?

Daha acısı, benim sokaktaki mazlum insanım, garip insanım; çıplak gerçekleri göremeyip
bu iktidara oy veren insanlarım;

  • Kendi yurttaşının yaşam hakkını korumayan, uluslararası tekellerin
    Türkiye’deki uzantılarının mali çıkarlarını öne çekerek halkın yaşam hakkını buna feda eden bu anlayışı nasıl, ne zaman görecek ve hesap soracak.
  • Bu masum insanların katilleri kimlerdir??!!
  • Bu fazladan ölen insanların. Hangi politikalardır??!!….

Bunların sorgulanması gerek. Ama Türkiye giderek totaliter bir rejime kayıyor bildiğiniz gibi.
Bu tür eleştirilerde şeamet ağızlı olunmuş oluyor. Biz şeamet ağızlı falan değiliz. Biz halktan yanayız. Biz bilimi seslendiriyoruz. Siyasal iktidarın da karşısında kategorik olarak asla değiliz.
Doğru yaptıklarını alkışlarız. Yanlış yaptıklarını da eleştirmek boynumuzun borcudur. Sonuç olarak;

  • bundan sonrası için devletin asli görevini hatırlaması,
  • sosyal devlete geri dönmesi,
  • Basamak sağlık hizmetlerinin özellikle güçlendirilmesi,
  • aile hekimliği sisteminden vazgeçilmesi, sağlık ocakları sistemine geri dönülmesi,
  • şehir hastanelerinin kamulaştırılması,
  • genel sağlık sigortası rejiminin kaldırılarak adil bir vergilendirme rejimi üzerinden
    sağlık hizmetlerinin bütçeden finanse edilmesi.

Eğer koruyucu sağlık hizmetlerini etkin, yaygın nitelikli verirseniz, zaten sağaltım (tedavi) giderleriniz çok azalacak. Şimdikinden çok daha az harcayarak ulusal gelirin %10’nu harcıyoruz şu anda ama OECD ülkeleri içinde dipten 3. yüz sağlık düzeyi göstergeleri bakımından!
Çok daha az harcayarak çok daha sağlıklı ulus olmamız olanaklı. Bunun yerine sermayenin kasalarını doldurmayı seçmeyelim. Bunun yerine özel sağlık sektörünün şunun bunun gereksiz hastaları dilim varmıyor söylemeye kobayları olmayalım. Bu mümkündür. Bir de Türkiye’nin çevresi çok kaynıyor, Rusya perişan görüyorsunuz. Olgu sayıları bakımından 3. sırada dünyada.

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Evet hocam. Ben de biraz o konuya değinecektim. Dünyamızdaki ve ülkemizdeki sağlık düzenleri açısından konuşacaktım. ABD’yi siz örnek verdiniz. ABD’de 1 milyon kişide ölüm örneğin 302, vaka 5158 iken, Türkiye’de 1 milyon kişide ölüm 52, vaka sayısı 1873. Küba’da 1 milyon kişide ölüm 7, vaka sayısı 1 milyon kişide 172. Bulgaristan’da örneğin bizim yanımızda hemen Bulgaristan’da 1 milyon kişide 19 kişi ölmüş, vaka sayısı da 351. Burada bizim ülkemizin ABD ve Rusya’nın farklı özellikleri var. Ama burada ilgi çekici durum Küba’nın durumu. Gerçekten çok az sayıda ölüm ve çok az sayıda vakaları var. Artı bir de biliyorsunuz Küba bu aşı teknolojisine de çok ciddi olarak çalışıyor ve bir üretim yapıyor. İlaç teknolojisinde de böyle,
fakat dünya çapında maalesef çok dikkate alınmazlığa geliyor. Ama ciddi bir bilimsel bir çalışma yapıyor Küba. Bu konularda da neler söyleyebiliriz hocam? Dünyadaki sağlık düzenleri ve
bilimsel araştırmalar konusunda.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Evet Küba aynı zamanda İtalya’ya da koştu, yardım etti. Güney Amerika ülkelerine yardım ediyor Kübalı doktorlar. Orada Fidel Castro’nun kurduğu bir sosyalist rejim var ve sağlık giderlerinin %95’ine yakını meslektaşım Ercan Bey, koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılıyor. Halk sağlığı hizmetlerine ayrılıyor. Türkiye’de Sağlık bakanlığının güdük bir bütçesi var, 58-59 milyar TL gibi ve toplam bütçe içinde % 5’i ancak buluyor oran olarak. Büyük bir bölümü personel gideri. Bu bütçenin içinde koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan rakam son derece güdük. Ve altını çizeyim değerli meslektaşım bu bir bilinçli tercih. Çok çıplak söyleyeyim; Hasta ol gel deniyor ve o
görkemli hastaneler, şatafatlı binalar “topal ördek”leri bekliyorlar!

 

Kapitalizmin dilinde hastalar “topal ördek”tir; bu “topal ördek” ler düşerler hastanelere,
sağlık kuruluşlarına. Sağlık eğitimi adı altında yapılan programlar birer müşteri kışkırtmasıdır “Customer provocation”dır, gavurcasını söyleyeyim. Yani ben uydurmuyorum, Kapitalizmin literatüründe var bu “Customer provocation, Customer provocater”! Bu işi yapan provakatörler vardır, örneğin meslektaşımız Mehmet Öz bunlardan biridir. Amerika’dan gelir TV’lerde konuşur, ertesi gün hastanelere “topal ördekler” üşüşür!.. İnsanlara sağlık eğitimi değil, hipokondriyak dürtülerini gıdıklama amaçlıdır bu programlar.

 

Dolayısıyla halkın yana sosyalist rejimlerde görüldüğü gibi görülmüyor halkın sağlığı!

 

Amerika gibi Başkan Obama’nın yaptığı sınırlı sağlık reformları Amerika’daki 30 milyon yoksula sınırlı bir sağlık güvencesi getiren Obamacare’i bile, 2017’de kaldıran şimdiki Trump’ın rejiminde durumu görüyoruz. Dolayısıyla o görkemli yüksek teknoloji yetmiyor insanları kurtarmaya, çünkü insanlar sağlık hizmetlerine erişemiyorlar. Yani gidersem diyor hastaneye; birkaç test o, bu yapılsa on bin dolardan aşağı faturayla çıkamayacağım. Benim bunu ödeme şansım yok ve Amerikan sistemine göre iflas etmiş bir Amerikan vatandaşı olarak sistemden dışlanacağım diye, hiçbir
sosyal hakkını, ekonomik hakkını, yasal hakkını kullanamıyor iflas etmiş bir Amerikalı!
Deyim yerindeyse Ektopik (dış) gebelik gibi dışlanmış oluyor bir yana. Böyle, düzenin işleyişi! Dolayısıyla Amerika’nın da bu sistemini gözden geçirmesi gerek.

 

  • Türkiye ise küçük Amerika olmaya özeniyor; böyle bir sefalet kabul edilemez.

 

Almanya batı kapitalizminden bir örnek verilebilir değerli meslektaşım Ercan Bey.
Bu ülke küreselleşmenin yani yeni Emperyalizmin bütün hızına karşın sağlık sistemini bütünü ile özelleştirmedi. Bismarck’ın 1881’de kurduğu o dünyanın ilk ve görkemli sosyal güvenlik sistemini korudu. Ölçü şu; somut ölçü, şu anda Almanya’da sağlık giderlerinin % 90’ı kamusal kaynaklardan karşılanıyor, %10 kadar insanların cebinden ödedikleri vergiye ek olarak bir harcama çıkıyor.
O da sıra dışı, diyelim estetik cerrahi girişimleri, şunlar bunlar oluyor. Onun için Almanya çok başarılı oldu salgın yönetiminde. Fransa keza, epey önemli ölçüde sosyal devlet hala. Yani bunlar bizi kapitalizmin uşağı konumuna indirdikleri halde kendileri sosyal devleti büyük ölçüde korudular. İngiltere ne yazık ki, 1945’lerde Lord 
Beveridge’in geliştirdiği Ulusal sağlık sistemi National Health Services’i felç etti Başbakan M. Thatcher döneminde. R. Reagan da ABD’de! Thatcher bu tarafta (Avrupa’da) vahşi küreselleşmeyi dayattılar bütün dünyaya. İngiltere’nin perişan durumunu görüyoruz. Kapitalist yapıda neredeyse sosyalizme yakın sağlık sistemi sunan o ülke, bugün en ağır bedelleri ödüyor. Şimdi bakıyorum 5. sırada, hala 261 binin üstünde COVID-19 olgusu var. Daha dün 1625 olgu yakalanmış İngiltere’de. İtalya çözdü, Fransa 300’e indirdi günlük, Almanya 400’lerde. Türkiye hala 987’lerde, böyle. Dolayısıyla küresel işbirliği de gerekli Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde. Türkiye’nin çevresi kaynıyor, az önce söyledim; Rusya öyle perişan, İran’da salgın eğrisi yeniden başkaldırmaya başladı. Irak ve Suriye’yi siz daha iyi biliyorsunuz, o bölgedesiniz. Hiçbir veri yok o 2 ülkeden ama kuşkusuz orda da çok olgu var.

 

Türkiye’nin her tarafı ateş çemberi gibi!

 

  • Bu açılmaları, gevşemeleri, “normalleşmeleri” ben kabak çiçeği gibi açılma olarak görüyorum. Ölçüsüz görüyorum. “Zararı yok 40-50 insan ölebilir fazladan, biz onu kamufle ederiz. Sağlık Bakanının dediği gibi öngörülebilir sınırlarda deriz. Daha hızlı inecekken salgın, bitecekken, daha az insan ölecekken, fazladan her gün işte 20-30-40 neyse insanın ölümüne göz yumup ekonomiyi döndürmeyi seçeriz, böyle gider…”.

 

  • Umarım halkımız da bu tablodan, milletin yaşamını hiçe sayan, kapitalizmin çıkarlarına kurban eden, feda eden AKP iktidarının vb. iktidarların güdümünden kendini kurtarmak üzere uyanır.

 

Bir önerim şu olsun muhalefete :

 

İktidar dinliyor ama söylediklerimizi, korku belası dinliyor. Benim önerilerimden 8-10 tanesini yaptılar çok sınırlı ölçülerde yer yer. Ve gecikerek yaptılar.

 

Sonbaharda önerim, muhalefet bir ulusal sağlık kurultayı toplasın Ercan Bey meslektaşım.

 

Burada korona odaklı olmak üzere sağlık politikaları ekseninde ve genelde de makro ekonomik politikalar bağlamında neo-liberal küreselleşme ve vahşi kapitalizm masaya yatırılsın.

 

Yeniden sosyal devlet, yeniden sağlık hakkı diye gündeme getirelim diyorum.

 

Büyük Atatürk’ün bir sözü ile bağlayayım. Ne demişti Mustafa Kemal Paşa, tırnak içinde aynen söylüyorum: 

 

“Devlet olma iddiasındaki siyasi teşebbüslerin en birinci vazifesi, halkın sağlığı ve sağlamlığıdır.”

 

Şimdi tersinden alırsak (argumentum a contrario) bunu değerli meslektaşım; eğer siz bir siyasi teşebbüs olarak halkın sağlığı ve sağlamlığını birinci vazife olarak almıyorsanız, devlet değilsiniz!

 

Türkiye’de ve dünyada kapitalizm devleti tasfiye etti. Ülke halklarını sömürmenin vahşi, acımasız sopalı bir tahsildarı durumuna düşürdü. Türkiye de bunların en önde gidenlerinden AKP iktidarıyla özellikle.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Hocam ben, çok az olarak başta değinmiştik, ilk başladığımız konuya gireceğim. Sağlık çalışanlarının sağlığı sorunu var. Şimdi dedik ya, 40 dolayında
sağlık çalışanı yaşamını yitirdi!

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: 38!

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Evet. Şimdi benim önerim, tabii buradan şöyle bir önerim var : Şimdi bu arkadaşlarımızın bir bölümü içinde Aile hekimi var, hastanede çalışan arkadaşlarımız var. En son benim arkadaşım Uğur Ertuğrul yaşamını yitirdi, genel cerrahi uzmanı. Sizin de başlangıçta sınıf arkadaşınız Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu yaşamını yitirmişti hocam..

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: İstanbul Tıp’tan sınıf arkadaşım, evet evet.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Sınıf arkadaşınız, söylemiştiniz. Şimdi ben şunu istiyorum, yani bu sağlık çalışanları arkadaşlarımızın ölümleri araştırılmalı diyorum ben yani. Örneğin bulaşları nereden aldıkları, yani kişisel koruyucu donanım kullanım durumlarının araştırılması gerekir diye ben düşünüyorum, hocam siz de aynı fikirde misiniz? Bu konuda ek olarak neler yapılabilir Sağlık çalışanlarının sağlığı konusunda ve sağlık çalışanlarının ölümleri konusunda dedik, işte bunların mutlaka meslek hastalığı sayılması gerekiyor. Bir de biliyorsunuz, sağ olsun Çalışma Bakanlığı bir şey daha çıkardı ya da Cumhurbaşkanlığı kararnamesi bilmiyorum; tüm işçilerde Covid 19 meslek hastalığı ve iş kazası olmaktan çıkartıldı. O da ülkemizin büyük bir ayıbı olarak değerlendiriyorum. Hem sağlık çalışanları açısından hem de tüm çalışanlar açısından.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Şimdi bakın değerli meslektaşım, çok önemli bir yara bu sözünü ettiğiniz konu. Meclis Başkanı, acil iş ve gündemleri olmadığını söyledi, Meclis neden kapalı diye kendisine sorulduğunda. Oysa Meclisin çok acil yapması gereken işler var. Her şeyden önce Anayasa’nın 98. maddesine göre bilgi edinme ve hükümeti denetleme görevini yerine getirmesi gerekiyor. Hemen önümde Anayasa’nın 98. maddesine bakıyorum, başlık şu: TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yolları. Birçok yasanın çıkartılması gerekli, bu süreçte ve 4 yöntem var burada bilgi edinme ve denetleme bağlamında değil mi?

 

Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru.

 

Yazılı soru önergelerine de geç yanıt alınıyor ve etrafından dolanıyor hükümet, gerekli bilgileri vermiyor. Şimdi ben size 5510 sayılı yasanın 14. maddesini söyleyeceğim; herkes dinliyor sayenizde teşekkür ederim. Bakın bu madde, derslerde de anlatıyorum, meslek hastalıkları derslerinde. Tekrar ediyorum Genel Sağlık Sigortası ve Sosyal Sigortalar Kanunu bu yasanın adı, 5510 sayılı yasa. 14. madde de meslek hastalığının tanımı, bildirilmesi ve soruşturulması başlığı var. Açık açık diyor ki; meslek hastalığı, sigortalının diye başlıyor.. Bu sağlık çalışanlarımızın hepsi SGK kapsamında sigortalı, zorunlu biliyorsunuz Genel sağlık sigortası. Bu yasa maddesi, Meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin diyor.. Şimdi, çalıştığı veya yaptığı işin yani çalıştığı iş bir işverene bağlı olarak, yaptığı işse kendi hesabına çalışıyor, diyelim ki muayenehanesinde çalışıyor. COVID-19’a yakalanan bu arkadaşlarımız bir işverene bağlı olarak çalışıyorlar. Devlete veya özel sektöre bağlı olarak çalışıyorlar. “Yaptığı iş” kapsamında değil. “….dolayı tekrarlanan bir sebeple..” diyor yasa. Biliyorsunuz meslek hastalıkları o etmenle belli bir süre karşılaşmayla olur. Bir kez karşılaşmayla kural olarak olmaz. Örneğin çimento fabrikasına 1 gün gidip çalışan işçi, 1 gün çimento tozu soludu diye çimento tozu pnömokonyozu olmaz. Bunun belli bir süresi var yönetmeliklerde. Şimdi
yasal tanım böyle devam eder: “Tekrarlanan bir sebeple” diyor. Orada bir de “veya” bağlacı var.
Bu “veya” sözcüğü çok önemli.

 

Değerli meslektaşım, beni hoşgörün, ben sağlık hukuku mastırı da yaptım, bu alana da emek verdim, Sağlık hukukuna. Yine çok özür dileyerek söylüyorum; Mülkiye okudum, Kamu yönetimi – siyaset bilimi okudum, bu işeri daha iyi anlayabileyim diye. O nedenle, bir parça hukuk mürekkebi yalamış, sağlık hukuku mastırı yapmış bir insan olarak ve alandan, uygulamadan gelen 43 yıllık bir hekim olarak bu maddeyi yorumlama yetkim var:

 

Madde gerekçesine de baktığımızda, madde, “veya” dedikten sonra şöyle başlıyor:
”…İşin yürütüm şartları yüzünden” diyor, “işin yürütüm şartları yüzünden”. Yani, siz de hekimsiniz çok iyi bileceksiniz; bu, işte bizim sağlık çalışanlarının tipik mesleksel bulaşıcı hastalıklarıdır. Burada yinelenen (tekrarlı) karşılaşma gerekmez. Bir verem hastasından verem mikrobunu yeteri düzeyde aldıysanız hasta olursunuz. Efendim bir korona hastasından, yoğun bakımda, entübasyon sırasında şu bu bakım sırasında yeterince viral yük aldı iseniz hasta olursunuz. Burada yinelenme gerekmez. Tekrar ediyorum; 5510 sayılı yasanın 14. maddesi, “veya işin yürütüm şartları” diyor. Yani meslek hastalığı doğurabilecek risk etmeniyle yinelenen karşılaşma koşulu aramıyor.
Belli bir süre o işte çalışma koşulu aramıyor, artı “aranamaz”, zaten doğası gereği meslek hakları tanımı bakımından çok net 5510 sayılı yasanın 14. maddesi bu böyledir. Bunu bugün değiştirseniz bile geriye dönük olarak insanların haklarını elinden alamazsınız. Kazanılmış haklardır bunlar. Mutlaka dava edilecek-lerdir. Yargıtay’da örnekleri var. Meslek hastalıklarına ilişkin örnek (emsal) kararlar var, örnek kararlar var; Anayasa Mahkemesi’nden döner. Anayasa Mahkemesi hukuka saygılı, bağlı, bir karar verirse eğer. Olmadı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden döner. İnsanları yormayın. Benim, korona salgını – sağlık emekçilerinin meslek hastalıkları bağlamında söyleyeceğim budur.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Evet. Evet 

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Yazıktır, günahtır bu insanlara. Bakın Çin’de Ercan Bey, 82 günlük salgında 3000 dolayında sağlık çalışanı enfekte oldu. Bizde şimdiden 10.000’e yakın bu 7500 rakamı geçen haftaki rakam. Biraz daha büyümüştür herhalde, 10.000’e yakın. Yazıktır, günahtır; bu insanları koruyamadık, yeterli koruyucu donanım veremedik, dinlenmelerini sağlayamadık vb.. O bakımdan utanç verici bir durumdur. Mutlaka meslek hastalığı kabul edilmelidir. Tazmin edilmelidir.
Geride kalanlarına, ölen sağlık çalışanlarının meslek hastalığı üzerinden çoluk çocuğuna,
anababalarına, bakmakla yükümlü olduklarına hak ettikleri tazminat ve aylık bağlanmalıdır
diye altını bir kez daha çizerek söylüyorum.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Çok teşekkür ederiz Ahmet Hocam bu değerli bilgileriniz için. Gerçekten de Koronavirüs salgını sürecinden çıkaracağımız derslerin epey bir kesimini anlamış olduk. Çok sağolsun Ahmet Hocam, bize bu değerli bilgileri verdiniz, çok sağ olun hocam.
Eklemek istediğiniz birkaç kelime varsa, onları alıp bitireyim hocam buyurun.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Eksik olmayın, 1 saat 22 dakika oldu aşağı yukarı; 82 dakikadır konuşuyoruz, insanları sıkmayalım.

 

Bu acı olaydan bir başarı öyküsü siyasal iktidar yaratmaya çalışmasın!

 

Salgın iyi yönetilmedi, kötü yönetildi. İyi yapılanlar var kuşkusuz ama çok daha az bir bedelle kapatılabilirdi epidemi. Halkımız iktidarın söylediklerinden çok bilim insanlarının söylediklerine baksın derim. AVM’ler zorunlu değildir, gidilmesin, uzak durulsun. Şu 3-4 önlem mutlaka sürdürülsün; 1-1,5 metreden az olmayan fiziksel uzaklık, etkili maske, kapalı alanlarda kısa süreli kalma, zorunlu değilse gitmeme, genel hijyen ve el temizliği kurallarını daha uzun süre sürdüreceğiz.

  • İkinci bir dalga riski vardır!

 

Dünyada salgın hala büyük bir hızla sürüyor Ercan Bey. Önümde bakın, en son rakamlara bakıyorum. Daha dün ortaya çıkan dünya genelinde yeni tanı 90,184 değerli meslektaşım.
90,184 iki gün önce 108000’di bu rakam.

 

Salgın ve yangın sürüyor!

 

Biz tek başına bundan kendimizi kurtaramayız.

 

Uluslararası toplumlarla bir bütün durumundayız; önlemleri daha uzun bir süre götüreceğiz.

 

  • İktidar da ne olur; yerli ve yabancı tekellerin çıkarlarına,
    kârları uğruna insanlarımızı, masum insanlarımızı
    onların anlayamayacakları bir biçimde feda eden politikalardan uzak dursun!

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Çok teşekkür ediyoruz Ahmet Hocam. Çok sağ olun.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Sağlıklar, iyi bayramlar, hoşça kalın..

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: İyi bayramlar tekrar.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Bana fırsat verdiniz, teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Sağlıcakla kalın hocam.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Erişkesini (linkini) bana yollarsanız, web siteme de koyar yayınlarım.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Tabii ki hocam,
halkçı doktorlar olarak size saygılarımızı sunuyoruz.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Görüşmek üzere.

 

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu: Sağlıcakla kalın. (26 Mayıs 2020)
******

https://www.halkcikamuemekcileri.org/2020/05/29/koronavirus-salginindan-cikaracagimiz-dersler.html/, 26 Mayıs 2020