Dünya Su Günü, talan edilen su kaynaklarımız ve kapımıza dayanan “su fakirliği”

02.04.2021
A+
A-

1993 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 22 Mart tarihini “Dünya Su Günü” olarak ilan etti.

“Dünya Su Günü”nün oluşturulma sebebi, gerek BM üyelerinin, gerekse diğer dünya ülkelerinin giderek büyüyen temiz suya erişim sorununa dikkat çekmek, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını teşvik etmek, olarak açıklanıyor.

Her yıl farklı konu başlıkları belirleniyor. 2021 Dünya Su Günü’nün teması “Suyun Değeri” olarak belirlenmiş.

“Suyun Değeri”ni bilmeyen yok. Özellikle emperyalistler iyi bilirler. Bu yüzden bir ülkedeki halkın değeri olan su kaynaklarının özelleştirilmesini savunurlar, bunu dayatırlar.

Birleşmiş Milletler’in kendi internet sitesindeki ve UNESCO’nun hazırladığı Dünya Su Raporu’ndaki dünya halklarının temiz suya erişimi ile ilgili veriler içler acısı:

– 2,2 milyar insanın temiz su kaynaklarına düzenli erişimi yok,

– Bugün her 3 kişiden 1’i güvenli içme suyu olmadan yaşıyor.

– 2050 yılına kadar işler daha da kötüleşebilir. 5,7 milyar civarında insan, yılda en az bir ay boyunca suyun kıt olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalabilir. 4,3 milyar insan sıhhi tesisat kullanamıyor. Su kaynaklarının kısıtlı olması ve artan çevre kirliliği nedeniyle 2050 yılına kadar bu sayının artması bekleniyor.

– Suya erişim iklim değişikliklerine göre değişkenlik göstermese ve dünyadaki herkes temiz ve sağlıklı yaşam şartlarına erişebilse, her yıl 360 binden fazla bebeğin hayatı kurtulabilir.

– Küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 °C üzerinde sınırlasak bile, suyun değişen iklimlere göre azalması % 50’ye kadar azaltılabilir.

– Aşırı hava koşulları, son on yılda büyük felaketlerin % 90’ından fazlasına neden oldu. 2040 yılına kadar küresel enerji talebinin % 25’in üzerinde ve su talebinin % 50’den fazla artması bekleniyor.

– Rapora göre, su kaynaklarına erişimi sınırlı olan insanların yarıdan fazlası Afrika ülkelerinde yaşıyor. Gecekondu mahallelerinde yaşayan insanlar, şehrin daha temiz bölgelerinde yaşayanlara göre suya 10 ila 20 kat daha fazla para ödüyor. Ancak aldıkları suyun kalitesi büyük oranda daha düşük.

UNICEF’in tahminlerine göre ise, temiz su, yeterli sanitasyon ve hijyen imkanlarının olmayışına bağlı ishalli hastalıklar yüzünden her gün 5 yaş altı bin 400 kadar çocuk ölüyor.

Gördüğümüz gibi, 1993 yılından beri yukarıda BM tarafından Dünya Su Günü adı altında yapılan etkinlikler, dünya halklarının temiz ve güvenli suya erişimi konusunda bir iyileştirme sağlayamamış. Üstelik geleceğe yönelik yaptıkları tahminler de hiç açıcı değil.

Peki ama neden?

Çünkü ABD-AB Emperyalistleri dünya halklarının temiz suya erişimiyle hiç ilgilenmez. Onların tek ilgilendiği, tek tek tüm ülkelerdeki su kaynaklarını kendi emperyalist çıkarları için kullanmaktır, sömürmektir. Bu uğurda temiz suya ve yeterli hijyen koşullarına ulaşamadığı için her yıl 360 binden fazla bebeğin ve her gün 5 yaş altı bin 400 çocuğun hayatını kaybetmesi de; 2,2 milyar insanın temiz suya erişememesi de onların umurunda değildir.

Oysa sağlıklı ve temiz içme suyu temel bir insan hakkıdır.

Ülkemizde de durum çok farklı değil. Hatta Türkiye su kıtlığı çekme riskiyle karşı karşıya olan ülkelerin başında geliyor. Devlet Su İşleri (DSİ)’nin resmi sitesinde yer alan bilgilere göre, bir ülkede kişi başına düşen yıllık su miktarına göre, “su zengini” veya “su fakiri” olarak nitelendiriliyor. Yapılan sıralamaya göre, kişi başına düşen yıllık su miktarı 8 bin metreküpten fazla olan ülkeler “su zengini”, 2 bin metreküpten az olan ülkeler “su kıtlığı” yaşayan ülkeler ve bin metreküpten az olan ülkeler de “su fakirliği” çeken ülkeler olarak nitelendiriliyor.

DSİ’nin verilerine göre, Türkiye’de yıllık kişi başına düşen su miktarı yaklaşık 1519 metreküp. Bu miktarıyla da Türkiye, su kıtlığı çeken ülkeler kategorisinde yer alıyor.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) Yeryüzü Gözlemevi, 11 Ocak 2021 itibarıyla Türkiye’deki yeraltı sularının durumuyla ilgili hesapları içeren raporunu açıkladı. Yayınlanan verilere göre, Türkiye’nin yeraltı su rezervleri ortalama seviyenin altında yer alıyor ve kuraklık riskiyle karşı karşıya.

Yayımlanan raporda, “2021’in başlamasıyla birlikte Türkiye’nin büyük bölümünde şiddetli kuraklık yaşanıyor. Ülkenin en kalabalık şehri olan (15 milyon) İstanbul çevresindeki çok sayıda rezerv 15 yılın en düşük seviyesinde. Bu koşullar devam ederse mahsul üretimi tehlikeye girebilir” deniyor.

Dünya Yaban Hayatı Fonu (WWF) verilerine göre Türkiye’nin su kıtlığı riski oranı 2.78’e düştü. Dünyanın en riskli bölgesi kabul edilen Filistin’de ise bu oran 3.67 seviyesinde.

Mimarlar Odasının Dünya Su Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, sulak alanların, tabiî filtre görevi görerek temizlenen su ile yeraltı su kaynaklarının yenilenmesini ve tekrar kullanıma hazır hale gelmesini sağlayan, taban suyunu dengeleyerek, sel sularını depolayarak taşkınları kontrol altına alan hayati öneme sahip alanlar olduğu belirtiliyor.

Resmi Gazetede 19 Mart 2021 tarihinde yayımlanan “Sulak Alanları Koruma Yönetmeliği”nde yapılan değişiklikle sulak alanlarda ve sürdürülebilir kullanım bölgelerinde yapılaşmanın önü açılıyor.

Bu yönetmelikle birlikte yapılan birinci değişiklikle, zorunlu altyapı projeleri haricinde, kamu yararı kararı bulunan altyapı projelerine, hazırlanacak “Ekosistem Değerlendirme Raporu” doğrultusunda, ekosistem bütünlüğünü telafi edici tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilecek.

Yapılan ikinci değişiklikte ise, “sulak alanlarda, Bakanlığa tahsis edilen yerlerde koruma, yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme, dinlenme ve benzeri hizmetler için gerekli altyapı, üstyapı ve diğer tesisler Genel Müdürlükçe yapılır veya yaptırılır” deniliyor.

Bu yönetmelik değişikliği ile AKP’giller, sulak koruma alanlarında yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme, dinlenme ve benzeri tesislerin yapılması adı altında, sulak alanların yapıya açılmasını, doğal varlıkların talan edilmesini ve bu alanlarda yağmanın önünün daha da açılmasını hedefliyor.

Plansızca yapılan HES’lerle akarsuların yönleri değiştirilmekte, ormanlar yok edilmektedir. Heyelan ve sel felaketleri sık sık yaşanır olmuştur. AKP’giller sulak alanları, su kaynaklarımızı rant uğruna talan etmektedirler zaten. Yeni çıkardıkları yönetmeliklerle yaptıkları işe kılıf uydurmakta, daha kolay ve yeni vurgunlara zemin hazırlamaktadırlar.

Prof. Dr. Erdoğan Atmış, ormansızlaşma üzerine yazdığı köşe yazısında, 2012 yılından bugüne orman alanlarından yapılan tahsislerin, orman yangınlarıyla kaybedilen orman miktarının dört buçuk katı olduğunu belirtiyor.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Orman Genel Müdürlüğü ormancılık istatistiklerine göre, 2012-2020 döneminde 334 bin 35 hektar orman alanının kamu yararı gerekçe gösterilerek orman dışına çıkarıldığını belirtiyor. Bu rakamın 82 bin 432 hektarı madencilik için, 122 bin 385 hektar alanı ise enerji izinleri için kullanıldı. 129 bin 217 hektar orman alanı ise diğer izinler kategorisinde yer alıyor.

Bir orman, aynı alana sahip denizin 8-10 katı kadar atmosfere nem salıyor. Nehirleri tatlı su ile besleyen havzaları koruyor. Yağış rejimini düzenleyen ormanların kaybı, dünyanın tarım yapılan bölgelerini olumsuz etkiliyor. Ormansızlaşma, toprak erozyonuna ve taşınan tanelerin akarsularda birikmesine yol açarak temiz içme suyuna erişimi azaltıyor. (WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı.)

Sonuç olarak, ülkemizde tatlı su kaynakları, sulak alanlar ve onların olmazsa olmazı olan ormanlar, Cumhuriyet tarihinin en hızlı ve en yoğun saldırısına uğramış durumda. AKP’giller, sadece insana değil, doğaya da düşman.

Su kaynaklarımız her geçen gün azalıyor. “Su kıtlığı yaşayan ülkeler” arasında yer alan Türkiye, “su fakiri” olma yolunda ilerliyor.

En temel insan hakkı olan temiz suya erişim için; hijyenik şartlarda, insanca yaşama hakkı için mücadelemiz sürecek.

HKP Programı, “Çevreye ve Tarihe Saygı” bölümüyle bitirelim yazımızı:

“Kurtuluş Partisi, insan hayatının sürmesinin, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, doğal dengeyi hiç bozmadan mümkün olabileceğini çok iyi bilmektedir. Bunun için doğaya ve diğer canlılara saygılı, onlara zarar vermeyen bir üretimin yapılmasından yanadır. Bunun için ülke içinde gereken önlemleri almaktan çekinmeyecek, insanlık ve doğa düşmanı emperyalist devletlerle mücadeleden de geri durmayacaktır.

“Unutmayalım ki dünyamız, bilim insanlarının öngörülerine göre daha üç milyar yıl biz canlılara ev sahipliği edecektir. Doğanın bu hizmetini yapabilmesi için bizim de onun kanunlarına saygılı olmamız ve onu bir bütün olarak (dağlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, nehir, göl ve denizleriyle, bitkileriyle, hayvanlarıyla) canı gönülden sevmemiz gerekir. Partimiz, bu bilince sahiptir ve bu sevgiyi taşımaktadır.

“Kıyılarımız, koylarımız, yeşil alanlarımız, göllerimiz, nehirlerimiz ve denizlerimiz de gözümüz gibi korunur. Kirletilmez, bozulmaz.”