Hastalıklı ithal etler halkımıza yedirildi mi?

05.02.2018
A+
A-

Bildiğimiz gibi, AKP’giller’in, tarım ve hayvancılıkta ülkemizi kendi kendine yeter bir ülke olmaktan çıkaran, samanı bile ithal etmeye zorlayan politikaları yüzünden ülkemiz eti ithal etmeye başladı. Bir süredir de AKP’ye yakın ucuzluk marketleri başta gelmek üzere ithal et satılmaya başlandı. Ve beklediğimiz haberler basına yansıdı. Bosna Hersek’ten ithal edilen 20 ton karkas etin hastalıklı olduğu ortaya çıktı. İthal etlerden alınan numunelerde E. Coli O 127 adlı öldürücü bir bakteri tespit edildiği bildirildi. Ancak bundan daha kötü ve ilginç olan ise, 24 Ağustos 2017 tarihinde ülkemize giren etlerde bu öldürücü bakterinin analiz sonuçları 5 gün gibi kısa bir sürede çıkmasına rağmen, giriş tarihinden 5 ay sonra hastalıklı etlerin imha edilmesine karar veriliyor. İmha sürecinin başladığı bildiriliyor. Hastalıklı etlerin neden 5 ay sonra imhasına karar verildiğine dair de hiçbir açıklama yapılmıyor.

Yemek yer su içer gibi yalan söyleyen, hayatları yalan dolan olan AKP’giller’in bu açıklamasından sonra konuyla ilgili kimi kitle örgütlerinin de bahsettiği gibi, hastalıklı etlerin piyasaya sürüldüğüne yönelik kuvvetli kuşkular oluştu.

Olayın basına yansımasıyla Et ve Süt Kurumu hastalıklı etlerin niye 5 aydan fazla süre bekletilerek imha sürecinin ancak bundan sonra başlatıldığına ilişkin de bir açıklama yapıyor. Açıklamaya birlikte bakalım, fecaat.

Kurum, hastalıklı etlerin satın alındığı şirketin itirazı üzerine imha edilemediğini savunuyor. Açıklamanın can alıcı yerine geliyoruz. Bakanlık, hastalıklı etlere sınır kapısından geçtikten sonra geçici uygunluk raporu verildiğini belirtiyor. Uygunluk raporu güya, Sakarya, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’a etlerin imha edilmesi için verilmiş. Belli ki, geçici uygunluk raporu adı altında etler dağıtılmış. Bu kuşkuları kuvvetlendiren bir başka olay da hastalıklı etlerin dağıtıldığı yerlerden biri olan Sakarya’da Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 309 kişinin yedikleri yemeklerden zehirlenmesi oldu.

Sakarya Sağlık İl Müdürlüğü de yaptığı resmî açıklamayla zehirlenme olayını doğruladı. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yaşanan toplu zehirlenme vakasında doktorlar, hastalar, refakatçiler ve hemşirelerin zehirlendiği belirtildi. İl Sağlık Müdürlüğü yerel basına yaptığı açıklamada, gıda zehirlenmesine sebep olan bakterinin vücuda girdikten sonra belli bir kuluçka dönemi sonunda hastalık belirtilerinin ortaya çıktığını aktarıyor. Hastalığın 1-3 gün arasında ortaya çıkmasından dolayı hasta sayısının ilk zehirlenme vakalarından sonra artış gösterdiğini, ilk gün 71 olan zehirlenen kişi sayısının 309’a çıktığını açıklıyor. 12 hastanın yatarak tedavi gördüğünü belirtiyor.

Hepimizin bildiği gibi, et, riskli bir gıdadır. Ülkemizde etle ilgili ciddi sıkıntılar geçmişte de yaşanmıştır, bugün de yaşanmaya devam etmektedir. Etin türü yani hangi hayvana ait olduğu, sağlıklı olup olmadığı, kesim yerinin hijyen şartlarını sağlaması, kesim sonrası etin soğuk hava depolarında saklanması, soğuk zincirle ve hijyenik araçlarla taşınması, hijyenik ortamlarda işlenmesi çok hassas bir şekilde sağlanması ve kontrol edilmesi gereken parametrelerdir.

Et ithalatı yaptığınızda bu şartların birçoğunu kontrol etme şansınız olmayacaktır. Sadece et ülke sınırları içerisine girdiğinde gümrükte yapılan mikrobiyolojik analizler hijyen şartlarının sağlanıp sağlanmadığı hakkında bir bilgi verebilir. Bu durumda da yukarıda anlattığımız Bosna Hersek’ten gelen et örneğindeki gibi, analiz sonuçları etlerin derhal imhasını gerektirirken şaibeli durumlar ortaya çıkmaktadır.

AKP’giller’in ülkemizi de bu ülkenin insanlarını da yani ezilen sömürülen Emekçi Halkımızı da zerre kadar umursamadığı her gün yaşadığımız olaylarla kanıtlanmıştır. Ülkemizde tarım ve hayvancılığı bitirdiklerini, köylerimizin boşaldığını, köylümüzün ürününün para etmediğini biliyoruz. Üretici desteklenmiyor, ithal ürünlere karşı korunmuyorken, aynı üreticinin mazot parası, gübre, tohum ve diğer masraflarını karşılayamaz hale geldiğini biliyoruz. Üretici ürettiği ürününü yok pahasına satmak zorunda kalıyor. Televizyonlarda tonlarca domatesi tarlada toplamadan bırakan, sütünü satmak yerine dökmek durumunda kalan üreticileri görüyoruz.

Üreticiden yok pahasına alınan ürünlerin tüketiciye gelene kadar fahiş fiyatlara ulaştığını biliyoruz. Kazanan, üretici ile tüketici arasındaki Tefeci-Bezirgânlar, komisyoncular oluyor. AKP’giller Hükümeti üreticiyi de tüketiciyi de kendi kaderine terk etmiş, daha doğrusu Parababalarının, Tefeci-Bezirgânların, aracıların-komisyoncuların insafına bırakmış durumdadır.

AKP’giller tarafından bilinçli olarak uygulanan bu “kaderine terk etme” politikası da tabiî ki, ABD-AB Emperyalistlerinin emirleri doğrultusunda uyguladıkları politikalarıdır. Kendi bir tek yerli markası olmayan, dışa bağımlı hale getirilen ülkemizi, buğdaydan ete, samana kadar en temel ihtiyaç malzemelerinde bile ithal ürünlere mahkûm etmektedirler.

Halkın Kurtuluş Partisi Programı’nda ülkemizin-halkımızın ithal ürünlere mahkûm edilmemesinin yolu Köylü Meselesi başlığı altında şöyle anlatılmaktadır:

“KÖYLÜ MESELESİ

“GEREKÇE: Dünyamızın beşte dördünü tutan bizim gibi geri ülkelerin tarım bölgelerinin ortalama tarım işçisi verimi, kapitalizmce ileri memleket tarım işçisinin on üçte biri kadardır. AB ülkelerinde 1 tarım işçisi, tarım dışında çalışan 23 kişiyi besler. Üstelik de artan bir sürü tarım ürünlerini bizim gibi geri ülkelere pazarlarlar.  Zaten 1990’dan bu yana ABD ve AB’nin bizim gibi ülkelerin tarımını geriletmeye “şunu ekme, bunu destekleme” diyerek budamaya çalışmalarının asıl sebebi de budur.

“Türkiye’nin ise tarımda çalışan bir kişisi, ancak tarım dışında çalışan iki kişiyi zar zor besleyebilmektedir. Kaldı ki bizdeki beslenmeye gerçek anlamda beslenme denemez. Çünkü Halkımız özellikle protein bakımından yetersiz beslenmektedir. Yani tarımımızın verimi, AB’dekinin sekizde ya da onda biri kadardır. Bu rakamlar, tarım faciamızın dehşetini göstermeye yeter, sanıyoruz.

“Halbuki, Amerika’da 140 yıl önce yapılmaktan korkulmamış Toprak Reformunu, biz de yapsak ve yalnızca boş duran tarlalarımızı işlesek, yıllık 15 milyon ton fazla buğdayımız olur. Oysa, bilindiği gibi, 2004 yılında toplam buğday üretimimiz 19 milyon tondur.

“Bu sebepten, tarımda ilk yapmamız gereken, gerçek bir toprak reformuyla boş duran devlet ve ağa arazilerinin acilen tarıma açılmasıdır. İkinci adım ise tarımın, son sistem tarım araç gereçleri ve üretim yöntemleriyle donatılmasıdır.

“Demek ki tarımda olsun, sanayide olsun modernleşmek, yani dünyadaki en gelişkin teknolojiyle üretim yapmak, en vazgeçilmez ekonomi prensibidir.”

Yine “Örgüt ve Ekonomi Politikası” bölümünde, köylünün örgütlenmesi konusu da şu şekilde anlatılır:

 12 – TARIM KOOPERATİFLERİ: Köylünün kendisi tarafından kurulup kendisi tarafından kontrol edilecek. Ortak sayısı 100’ü geçince, bin güçlük çıkarılmayacak. Milyonlarca üretmeni dağınıklıktan kurtaracak. Şehirle köy arasındaki uçurumu doldurmaya çalışacak. Kooperatifler, hükümet ya da tüccar emrindeki birliklerin kontrolünden kurtarılacak. Büyük Sanayi rekabeti karşısında el ve ev sanayisini kaybeden köylüye, büyük çiftliklere kıyasla daima daha pahalıya mal olan malzeme ve eşyaları ucuza mal edecek. Ortaklarına piyasadan pahalı mal satmayacak. Satarken birbirleriyle rekabete düşerek, bereket yıllarını bile felâket yılına çeviren küçük ekincilerin mallarını değeri ile satacak. Ortaklarının malını ölü fiyatına almaya kalkışmayacak. Küçük ekinciyi de modern üretime ve bilime kapalı kalmaktan kurtaracak.”

İşte bunlar sağlandıktan sonra, ülkemiz, halkımız ABD-AB Emperyalistlerinin oyunlarıyla temel gıda maddelerinde dışa bağımlı olmaktan kurtulacak. Halkımız ucuz, sağlıklı ve güvenli gıdaya kavuşacak. Köylümüz, üreticimiz hak ettiğini kazanacak, yerini yurdunu terk etmeden, mutlulukla üretecek.