Hepiniz “Keşke Yunan Galip Gelseydi” diyorsunuz

09.11.2022
A+
A-

Hüseyin Ali

Fesli Kadir adlı zat aynen böyle demişti: “Keşke Yunan galip gelseydi”.

Tayyip tayfasının gıkı çıkmamıştı. Çünkü kafaları öyleydi, içten içe “aferin” diyorlardı Fesli Kadir’e. (Fesli Kadir, Şapka Devrimine karşı olduğundan kafasında fesle gezen gerici Kadir Mısıroğlu).

Tayyip’in daha önce Mustafa Kemal ve İsmet İnönü için “iki ayyaş” demesi aynı kafanın ürünüdür.

Bugün, Mahir Ünal’ın Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden olan Dil Devrimi ve Harf Devrimi için “Cumhuriyet; bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hâsılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir” demesi de…

Ve son olarak Cumhuriyet’in 99. yıldönümünde Bizi ümmet olmaktan çıkarıp birey olma bilincini, Cumhuriyet aydınlığı ilmini armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve tüm şehitlerimizi sevgi ve saygı ile anarken büyük Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşasın. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun” diyen TRT spikeri Deniz Demir’in hemen görevden alınması, aynı kafanın ürünüdür.

Cumhuriyet onlar için “Darülharb”dir. “Müslüman olmayan veya kâfir bir devletin hâkim olduğu ülke”dir (İslam Ansiklopedisi). Kendi istedikleri ise Cumhuriyet’i yıkıp yerine “Darülislam”ı kurmaktır. Yani Ortaçağcı, Şeriatçı Din Devletini!

Bu yüzden Laikliğe, Cumhuriyet’e ölümüne karşıdırlar.

Ne diyordu Tayyip?

“Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz.”

Ve bunu tamamlıyordu:

“Demokrasi bir araçtır, amaç değildir.”

Neden böylesine düşmanlar Cumhuriyet’e, Cumhuriyet Devrimlerine, kurucusu Mustafa Kemal’e?

Çünkü sınıfsal olarak Tefeci-Bezirgân Sermayeye dayanıyorlar. Tefeci-Bezirgân Sermaye ümmetçidir, şeriatçıdır, Ortaçağcıdır. Gizli emelleri, Şeriatçı-İslamcı din devletidir. Adım adım bu yönde ilerliyorlar. Bunun için de Osmanlıcılık kalkanını kullanıyorlar.

Oysa Osmanlı, yaklaşık 600 yıllık ömründe dümdüz bir çizgide ilerlemez. İlerici dönemleri olmuştur. Kuruluş dönemi, Osman Gazi, Orhan Gazi dönemleri ilericidir. Ama bu topraklarda bin yıllardır hüküm süren Tefeci-Bezirgân Sermaye çok sürmez, ipleri ele alır. Derebeylik azar, Osmanlı çökkünleşir. Sonrasında Fatih ile yeni bir atılım yapar, bu dönem de ilericidir. Daha sonra Tefeci-Bezirgân Sermaye gene egemen olur ve devlet yıkılana dek gerici bir din devleti olarak, halkı sömürerek devam eder.

Dinci-şeriatçılar Osmanlılığı yücelttiklerinden tüm Osmanlı padişahları onlar için uludur, büyüktür. Devlete, halka büyük zarar verenler de… Bu yüzden tarihe “Kızıl Sultan” olarak geçen Abdülhamid onlar için “Gök Sultan”, “Ulu Hakan” Abdülhamid Han’dır.

Bu yüzden İzmir’in düşmandan kurtuluş yıldönümünde “Yüz yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydi. Gençleri, kadınları, çocukları, geleceği hiç düşünmediler. Saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar. Yine o sabah, tam da bu bulunduğumuz yerden, Kordon boyundan göğü yırtan bir ses yükseldi. O ses, sadece bir kurşunun sesi değil, İzmir’den tüm Anadolu’ya yayılacak bir direnişin müjdecisiydi”, diyen İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’e, bu sözler sanki kendileri için söylenmişçesine saldırdılar, Vahdettin’i yurtsevermiş gibi savundular.

Halkımız “yarası olan gocunur”, der.

Vahdettin de kendileri gibi gericidir. Halifedir, güya ümmeti, Müslümanların tümünü temsil etmektedir. Üstelik haindir.

Vahdettin’in akıbetinde kendi akıbetlerini görmektedirler. Bu yüzden gocunurlar.

Vahdettin’e gelince…

Nutuk’un başında Mustafa Kemal bir durum değerlendirmesi yapar. Bu durum değerlendirmesinde Vahdettin’i şu sözlerle tanımlar:

“(…) Padişah ve Halife olan (Saltanat ve halifelik katında oturan) Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta…”

Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Sait Molla gibi gericilerle birlikte İngiliz Muhibleri (Dostları) Derneği üyesidir. Yani, “kökü dışarıda”dır. (Gericilik, yıllardan beri biz devrimcileri “kökü dışarıda” olmakla suçlar. Ama özünde kendi kökleri dışarıdadır. Çünkü emperyalizmle işbirliği halindedir. Sınıfsal olarak da böyledir. Bu işbirliğinin sınıfsal temeli Finans-Kapital (Emperyalizm) + Tefeci-Bezirgân (Ortaçağcılık, Derebeylik) ittifakına dayanır.

Mustafa Kemal daha da ağır sözler söyler Vahdettin için:

“Harbiye Nazırı, yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de, devlet başkanlığını kirletmekte olan hain Vahdettin’di.”

“Devlet başkanlığını kirleten hain Vahdettin’dir”, Mustafa Kemal için.

Gerçekten de öyledir. İngilizlerin kucağındadır Vahdettin. Mustafa Kemal’in deyişiyle “Düşmanların elinde oyuncak”tır (Nutuk). Mustafa Kemal’i azletmiş, nişan ve rütbelerini söktürmüş, hakkında idam fermanı çıkarttırmış, İngiliz desteğiyle Kuvayimilliye’ye karşı isyanlar örgütlemiş, devlet parasını bu amaçla çarçur etmiştir.

Ve son olarak Vahdettin’i şöyle değerlendirir Mustafa Kemal:

“Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa, bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır!” (Nutuk)

Bütün bunlara karşılık, gericilik Vahdettin’e vatan kurtarıcı gözüyle bakar. Pek çok yalan düzerler.

Bu yalancıların ilki Mevlanzade Rıfat’tır. Kurtuluş Savaşını Vahdettin’in başlattığını öne sürer.

“VI. Mehmet Vahdettin Han, Anadolu’da Milli bir kuvvet hazırlamayı düşünmüş ve bu kuvveti meydana getirmek için yakınında bulunanların telkini ile yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa’yı geniş bir yetki ve özel bir talimatla galip devletlerin İstanbul’da bulunan temsilcilerinin bilgisi dışında gizlice Anadolu’ya göndermiştir.” (Türkiye İnkılabının İçyüzü, 1929)

Daha sonra Necip Fazıl, Nihal Atsız, Kadir Mısıroğlu, Mustafa Armağan, Abdurrahman Dilipak gibi gericiler, Atatürk Düşmanları da aynı yalana sarılırlar. Vahdettin hain değil, direnişi başlatan yurtseverdir onlara göre. Hatta Ecevit bile zokayı yutmuştur. Ona da “Vahdettin’in hain olduğuna inanmıyorum” dedirtmişlerdir (6 Ağustos 2005).

Gericiler bu iddiada bulunurken çok gülünç hallere düşerler. Örneğin Kadir Mısıroğlu şöyle der:

“İstanbul ve Ankara iki hasım (düşman) pozunda, karşı karşıya olacaktır. Bu oyun düşmana karşı Anadolu ile el ele, bir siyasi komplo, bir ince politika olarak başlatılmış, Padişah ve İstanbul Hükümeti, bu oyunu büyük bir ciddiyet ve teatral bir kudretle oynamışlardır.” (Kadir Mısıroğlu, Osmanoğullarının Dramı. Aktaran Sinan Meydan, https://www.odatv4.com/analiz/vahdettin-ataturku-neden-anadoluya-gonderdi-2905131200-37630)

Gerçekten komik. Vahdettin İngilizlerin kucağında, çaktırmadan Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’da direnişin örgütlenmesi için Samsun’a gönderiyor. Senaryoda esas oğlan Vahdettin, figüranlar İstanbul Hükümetinin üyeleri. Değme oyunculara taş çıkartacak ölçüde başarılılar demek!

O Vahdettin ki, çok kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Paşa’yı görevden alır, askerlikten uzaklaştırır, rütbe ve nişanlarını söker ve hakkında idam fermanı çıkarır. Bu nasıl oyundur?

Gericiler Mustafa Kemal Paşa’ya çok büyük yetkiler verildiğini söylerler. Evet, gerçekten de öyledir. Ama bunun nedenleri farklıdır. Amaç hem Mustafa Kemal gibi genç, yurtsever, sevilen, gözü kara bir paşayı İstanbul’dan uzaklaştırmak, hem İngilizleri memnun etmektir.

İngilizler, Karadeniz’de Pontus Rum çetelerini örgütleyerek halka karşı kullanmaktadırlar. Halk ise bıçak kemiğe dayanınca nefis savunmasına girişmiş ve karşılık vermeye başlamıştır. İngilizler bu yüzden rahatsızdır. Ve Vahdettin, “Paşa, paşa, devleti sen kurtaracaksın”, diyerek Mustafa Kemal’i geniş yetkilerle Karadeniz’e gönderir. Durumu sakince çözecek olan, Mustafa Kemal Paşa gibi sevilen bir paşadır ona göre. Böylece İngilizleri tatmin edecektir Vahdettin. Devlet dediği kendi tahtıdır.

Atatürk Nutuk’ta geniş yetkileri ve gerekçesini şöyle aktarır:

“Bu yetkiye göre, Ankara’da bulunan 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile Diyarbakır’daki kolordu ile ve hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim amirleriyle ilişkiler kurabilecek ve yazışmalar yapabilecektim.

“Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Ne pahasına olursa olsun, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe Samsun ve dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun’a kadar gitmekti. Ben, bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte Genelkurmay’da bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular; yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa, bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş; anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.”

Bu geniş yetkiler elbette önemlidir. Ama tiyatronun parçası olarak değil, Atatürk’ün yukarıda söz ettiği gerekçelerle verilmiş, hatta bazı eklemeleri de Mustafa Kemal Paşa ekletmiştir.

Vahdettin’in; “Paşa, paşa devleti sen kurtaracaksın”, sözünü de gericilik, Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Karadeniz’e göndermesinin yurtsever amaçla olduğuna kanıt olarak öne sürerler. Oysa Vahdettin devletin bekasının değil kendi bekasının peşindedir. Mustafa Kemal Paşa eğer Vahdettin’in istediği gibi yapıp Karadeniz’de Rum çetelere karşı duran halk güçlerini bastırırsa İngilizlerin daha da gözüne girecektir.

Gericilerin bir yalanı da Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’ya maddi destek verdiği yönündedir. Onlara göre Vahdettin Mustafa Kemal Paşa’ya kendi kasasından 40.000 altın lira, devlet bütçesinden 360.000 altın lira ve 400.000 kâğıt lira vermiştir.

Bu da kuyruklu yalandır. Mustafa Kemal Paşa’ya devlet bütçesinden verilen 25.000 kâğıt liradır ve bu ödenek 16 kişilik karargâhı içindir.

Öte yandan, 40.000 + 360.000 = 400.000 altın lira üç tona yakın bir ağırlık oluşturmaktadır (2880 kilo). Dört yüz bin kâğıt lira ise 35 sandık tutmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında böyle büyük bir yükü taşıması mümkün değildir (Alptekin Müderrisoğlu. Vahdettin’in Kurtuluş Savaşını başlatması için Mustafa Kemal Paşa’ya 400.000 altın ve 400.000 kâğıt lira verdiği gerçek dışı bir iddiadır. Atatürk Yolu Dergisi, 1995, cilt 4, sayı 15, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankuayd/issue/1866/22686).

Ne diyelim? Yalan diz boyu!

Sonuç olarak, Vahdettin hakkında yazılan senaryolar tutmaz. Haindir. Hainliği belgelidir. İngilizlere yazdığı mektup ortadadır. Hayatının tehlikede olduğunu belirterek; “Beni mümkün olduğunca çabuk İstanbul dışında bir yere gönderin”, der (16 Kasım 1922).

Hain olmasa, Kurtuluş Savaşını başlatsa neden kaçsın?

Oysa senaryo mutlu son ile bitmiş demektir, onların tezlerine göre.

Gericilik, Vahdettin’i yurtsever göstererek Mustafa Kemal Paşa’nın başarısını küçültmeye, Cumhuriyet’i dönüştürmeye, İslamcı-Faşist kırması devlet yapısını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

Vahdettin’e hain deyince seslerinin ayyuka çıkmasının arka plandaki nedeni şudur: Beka meselesi!

Bunlar için beka kendi koltuklarının altlarından gitmemesidir. Devletin bekası değildir.

Vahdettin’in yaşamında kendi akıbetlerini görüyorlar. Bu yüzden gocunuyorlar.

Evet, Vahdettin haini nasıl kaçıp gittiyse bugünkü hainler de onun gibi kaçacaklar (kaçabilirlerse) ama eninde sonunda yargılanacaklar.