Köy Enstitüleri Destanı Üzerine

02.03.2015
A+
A-

 

Tayyipgil, Cumhuriyet’in kurucularını, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’yü, her fırsatta elitlikle, halka tepeden bakmakla suçlarlar. Bunda gerçek payı var mı? Görünürde vardır. Şöyle: Cumhuriyet Devrimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın rüzgârıyla gelişen bir yarım kalmakla birlikte Burjuva Demokratik Devrimi

oldu. Devrimciler emperyalist planı bozdular, emperyalistleri bu topraklardan kovdular, emperyalizmle iş tutan derebeyliğin sembolü Sultan’ı alaşağı ettiler.  Devrimcilerin halka tepeden bakma gibi bir niyetleri yoktu ama hem halkın ekonomik ve sosyal geriliği, hem de ekonomik bakımdan tasfiye edilemeyen ve binlerce yıldan beri bu topraklara kök salmış Tefeci-Bezirgân Sınıfın kandırmacaları nedeniyle halka tepeden bakar göründüler.

Çünkü tam sonuçlarına ulaşan bir demokratik devrim yapmamışlardı devrimciler. Yoksul halk yığınlarını bir ideoloji doğrultusunda örgütleyerek devrim yapmamışlardı. Bu yüzden, gericiliğin temeli sosyal sınıflar dipdiri duruyordu. Toprak devrimi (Demokratik Devrim) yapılamamıştı. Dolayısıyla derebeylik artıkları halk içinde ekonomik ve toplumsal bakımdan güçlü kaldı. Bu yüzden özellikle dini kullanarak ve bayat popülizm (halk dalkavukluğu) yaparak yoksul halk kitlelerini “onlar sizi temsil etmiyor” şeklinde kandırabildiler. Gericilik oldum olası bu demagojiye sarıldı. Örneğin Demokrat Parti’nin “Yeter! Söz Milletin” çıkışı böyledir.

Şimdi Tayyip hâlâ bu demagojiyi kullanıyor, Cumhuriyet kurucularını halkın gözünde küçük düşürmeye çalışıyor. Ne var ki, kendi gözündeki merteği görmüyor, Cumhuriyet Devrimcileri’nin gözündeki saman çöpüne karışıyor. Kaçak saray, binlerce koruma, 17-25 Aralıkta sıfırlanamayan milyar dolarlar, halka ettiği küfürler (ananı da al git, Yahudi dölü vb.) ortada…

Kıvılcımlı Usta’nın vurguladığı gibi; “Derebeyi kalıntılarımız, bütün dişleri ve tırnaklarıyla iliklerimize işlemiş olarak yaşarlar” (Kıvılcımlı, 27 Mayıs) idi.  Cumhuriyet Devrimcileri’nin radikal reformlarının geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi içeride Anadolu’ya çöreklenmiş Tefeci-Bezirgânlık, dışarıda Emperyalizm tarafından kösteklendi. Şeyh Sait isyanı olsun, Menemen olayı olsun emperyalist-derebeylik ittifakının ürünüdür. Cumhuriyet Devrimcileri bu tehlikeyi atlattılar. Bu tür oyunları bozmak için girişimlerde de bulundular. Bu girişimlerden birisi de Köy Enstitüleri oldu. Cumhuriyet Devrimcileri’nin halkla bağını kuracak, reformları halka anlatacak nitelikte kuruluşlardı Köy Enstitüleri…

Ünlü şairimiz Orhan Veli’nin çağrıştırdığı gibi, gerçekten de bir destandı Köy Enstitüleri.

Arifiye!

Şoför durdu, Enstitü Mektebi, dedi.

Süleyman Edip Bey müdürün adı.

Bir yol da burada duralım;

Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,

Yarına ümitle yürüyenlere

Bir selam uçuralım.

 

(Orhan Veli, Destan Gibi, 1946)

 

Bu yazımız, kapatılmalarının üzerinden tam 50 yıl geçen Köy Enstitüleri Destanı üzerine (Köy Enstitüleri 27 Ocak 1954’te Demokrat Parti tarafından kapatıldılar).

 

Köy Enstitülerinin Kuruluşu

Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkede okuryazar sayısı % 5’in altındadır. Ve nüfusun da % 80’den fazlası köylerde yaşamaktadır. Bu büyük köylü kitlesine ulaşabilmeyi amaçlamıştır Cumhuriyet Devrimcileri. Bunun ilk adımını 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu oluşturur.  Bu kanun sayesinde öğretim kurumlarının tümü de Maarif Vekâleti’ne bağlanmıştır. Köy Enstitülerinin kuruluş kanunu ise 17 Nisan 1940’da yayımlanır. Kanunun 1. ve 3. maddelerinde şöyle denilir:

“Madde 1- Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır.

“Madde 3- Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid (yetenekli – K.Y.) köylü çocuklar seçilerek alınırlar.”

Kanunda eğitimin en az 5 yıl olduğu da vurgulanır.

Kuruluş Nisan 1940 olsa da, öncesi vardır. Ve Köy Enstitüleri deyince, ilk akla gelen isim İsmail Hakkı Tonguç’tur. Tonguç, 1935’de İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekâleten atanmıştı. Tonguç için amaç köylüye ulaşmaktı. Bu, köyden çıkan, köyü bilen köylü çocukları yetiştirilerek daha etkin olurdu. Bu amaçla önce askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapmış köylü gençler eğitmen kurslarında “eğitmen” olarak yetiştirildi. Bunlar köy okullarına köy çocuklarını okutmak için gönderildi.

Bir yıl sonra, 1937’de, bir adım daha atılarak Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu’da iki “Köy Öğretmen Okulu” açıldı. Ertesi yıl Kastamonu Gölköy ve Kırklareli Kepirtepe’de iki köy enstitüsü daha açıldı. Bu okullarda öğrenim gören öğretmenler de köyü yabancılamayan, köy okullarında sıkıntısız, ayrıcalıksız yaşayıp öğretmenlik yapabilecek nitelikte köylü çocuklarıydı. Tonguç, Hasan Ali Yücel bakan olunca asaleten İlköğretim Genel Müdürlüğüne atandı (Ocak 1940). Ve süreç Köy Enstitülerinin Kuruluş Kanunuyla sonuçlandı (17 Nisan 1940).

Köy Enstitüleri kuruluş kanunu sonrasında var olan köy öğretmen okullarından başka 17 Köy Enstitüsü daha açıldı. Yeni kurulan enstitülerin dağılımının tüm Türkiye’yi kapsayacak şekilde düşünüldüğü anlaşılıyor. Bunlardan Hasanoğlan’da kurulan, Yüksek Köy Enstitüsü’dür ve diğer köy enstitüleri tarafından 1941’de kurulmuştur.

 

Köy Enstitülerinde Eğitimin niteliği

Bir Çin atasözü şöyle der:

 

Duyarım unuturum

Görürüm hatırlarım

Yaparım öğrenirim

 

Bu atasözünde de belirtildiği gibi, öğrenmenin vazgeçilmez elemanı uygulamadır. Zaten teori-pratik birliği yaşamın her alanında kendini dayatır. Teorisiz pratik, pratiksiz teori olmaz. Bu eğitim için de böyledir. Köy enstitülerinde eğitim uygulama içinde eğitimdir. Skolastik, ezberci medrese eğitiminin aşıldığı bir eğitimdir.

Cumhuriyet Devrimcileri, bu doğruyu Sovyet eğitim sisteminden esinlenerek ve yaşamın gerçeklerinden hareketle geliştirmiş olsalar gerek. Çünkü o dönemde Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkileri çok yakındır. İki ülke arasında ekonomik ve kültürel işbirliği sıkıdır. Sovyet etkisi beş yıllık planlarda, sanayi yatırımlarında, Sovyet silahlarının alımında kendini göstermektedir. Bu Batı basınına da yansır. Mayıs 1936’da bir Alman gazetesinde şunlar yazılır:

“Türkiye’nin maddi konularda Sovyet Rusya’dan neler almakta olduğu dikkatli bir gözlemcinin gözünden kaçmaz. Bu bakımdan her şeyden önce 1 numaralı beş yıllık plan belirtilmeye değer. Sovyet uzmanlarının sıkı bir işbirliği ile bu planın temelleri kurulmuş ve Rusya, en yakın bir örnek olarak alınmıştır. Çünkü orada da sanayi fabrikalarını hiç yoktan meydana getirmek gerekmişti. Şimdi de ikinci ekonomik beş yıllık plan üzerinde çalışılmaktadır. Sovyetler, bu plan işinde canlı bir ilgi göstermektedirler. Her iki devlette de, bu ekonomik planlı çalışmadan maksat, ilk önce askeri kudret ve takati artırmaktır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin savaş sanayii, dost Türkiye’ye daima pek elverişli ödeme koşullarıyla savaş teçhizat ve malzemesi vermiştir. Bu konudaki kolaylıklarda Sovyetler o ölçüde ileri gitmişlerdir ki, böylece Türkiye’nin Rusya’dan aldıklarına siyasal armağanlar denilebilir.” (Aktaran: Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt 4, s. 1402)

Eğitimin de Kurtuluş Savaşı günlerinden beri süren bu sıcak ilişkilerden etkilenmesi kaçınılmazdır. Nitekim, eğitimciler Sovyet eğitim sistemini görmek üzere sık sık Sovyet Rusya’ya giderler, Dışişleri Bakanlığı, Moskova Büyükelçiliği’ne raporlar düzenletir (D. Avcıoğlu, ay, s. 1400).  Bu raporlardan birinde Moskova Büyükelçisi Zekai Apaydın, Dışişleri Bakanlığı’na “Sovyetlerin Eğitim Alanındaki Çalışmaları” konusunda iki rapor sunar (1939) ve bu raporlar Eğitim Bakanlığı’na aktarılır. Büyükelçi, Sovyetler’de eğitimin sadeleştirildiğini, bizde de sadeleştirilmesi gerektiğini belirtir:

“İlk öğretimi yaşamda işe yarar bir hazırlık haline koymak için biraz da tarıma dair basit bilgiyle donatmak ve bunun için de yedi yıla çıkartmaktan başka çare yoktur…” (Aktaran: D. Avcıoğlu, agy, s. 1401)

Büyükelçi, ayrıca köylerde okul yapımını hızlandırmak için gene Sovyetler’den esinlenerek kapı, pencere, döşeme tahtası, ders sıraları gibi malzemenin standardize edilmesini ve kireç ve çimento ile birlikte bunların da devletçe sağlanmasını, gerisini köylülerin tamamlamasını önerir (D. Avcıooğlu, ay, s. 1401). Bu öneriler Köy Enstitülerinin inşasını andırmaktadır.

Eğitimin içeriği de Sovyetler’den esinlenildiğini doğrular niteliktedir. Eğitim laiktir, kız-erkek ayrımı yoktur, katılımcı ve demokratiktir, çevre duyarlılığı esastır. Asıl önemlisi,  üretim içinde eğitim verilmektedir. Köy Enstitülerinin ilkesi “İş için, iş içinde, işle eğitim”dir. Çünkü Köy Enstitülerinde üretim de yapılır. Üstelik, bu üretim bu topraklarda sınıfsız toplumdan, “insanlığın altın çağı”ndan yadigar imece usulüyle yapılır.  Üretim içinde eğitim, teori-pratik bütünlüğünü sağlar. Köy Enstitülerinde verilen eğitimin teori-pratik bütünlüğü içinde olması gerektiği 1943’te yapılan açıklamada şöyle verilir:

“Gerek Köy Enstitülerinde, gerek köy okullarında talebe ve halkın yetiştirilmesinde… herhangi bir derste hayatla hakiki bağlılıklar temini prensibi üzerinde ısrarla durmak gerekir… Köy işlerinde tecrübeden geçmemiş fikirleri gevelemek, serbest tahrir derslerinde köye uygun olan veya uygun olmayan örneği taklit ederek yazı yazmak ve yazdırmak, Aritmetik, Fizik veya Kimya derslerinde manası anlaşılmayan formül ezberletmek gibi hususlardan yasak gibi sakınılmalıdır.

“(…) Köy Enstitülerinde ve köy okulunda bilgi bir vasıtadır. Bu vasıta öğrencinin zekâsını işletmek, tasarım gücünü uyandırmak, onlara bazı çalışma ve düşünme metotları vermek için kullanılacaktır. Basit bilgi, Köy Enstitüsünü ve köy okulunu saran iş hüviyetine asla denk düşmeyecektir. Köy Enstitülerinde… kabiliyetli …ruhi kudretinde varlık olan ve fikri kudretiyle iş başaran vatandaşlar yetiştirmemiz lazımdır.” (Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu ve İzahname, 1943, s. 96 -111, Aktaran: Niyazi Altunya, Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bir Bakış, http://www.dunya48.com/cumhuriyet/cumhuriyet-ve-bugun/21226-niyazi-altunya-koey-enstitusu-sistemine-toplu-bir-bakis).

 

 

 

Eğitim programında  “kültür dersleri” kapsamında verilen klasik dersler ve öğretmenlik bilgisi ile ziraat ekonomisi ve kooperatifçilik yanı sıra, “Ziraat Ders ve Çalışmaları” kapsamında tarla ve bahçe ziraatı, fidancılık-meyvecilik ve sebzecilik bilgisi, sanayi bitkileri ziraatı, zooteknik, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık ve su ürünleri bilgisi, ziraat sanatları; “Teknik Dersler ve Çalışmaları” kapsamındaysa köy demirciliği, köy dülgerliği, köy yapıcılığı, kızlar için köy elsanatları (biçki-dikiş-nakış, örücülük ve dokumacılık, ziraat sanatları) dersleri yer alır. Kültür dersleri tüm eğitimin yarısını, ziraat ve teknik dersleri ise her biri toplam sürenin dörtte birini oluşturur.

Eğitimde iş – üretim kadar edebiyat ve güzel sanatlara da önem verilir. Öğrencilere dünya klasiklerinin tercümeleri okutulur. Her köy enstitülü öğrenci bir müzik aletini çalabilecek şekilde eğitilir. Folklorik eğitim de özellikle vurgulanmalıdır.

Mezun olanlar, 150 parçaya varan alet edevat verilerek görev yerine gönderilir. Böylece mezun olan köy öğretmenleri, öğretmenlik dışında köylüyle içli dışlı olan, köylüye yol gösteren, basit sorunları çözebilen, sağlık konusunda bilgili ve uygulama da yapabilen, ahlâklı birer halk şefi niteliğine ulaşırlar.

 

Köy Enstitüleri neden kapatıldı?

Bu eğitimin en önemli amacı ise köylünün kul olmaktan çıkarılmasıdır. Bizce asıl önemlisi de budur. Tonguç, “Canlandırılacak Köy” adlı kitabında şöyle der:

“Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki bir surette (mekanik olarak – K. Y.) ‘köy kalkınması’ değil manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köyü öylesine canlandırmalı ve şuurlandırmalı ki, hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler… Köy meselesi bu demektir.” (İsmail Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, 1939, s. 88; Aktaran: N. Altunya, agy)

Amaç böylesine kutsaldır. Köylünün sömürülmesinin önlenmesi, kulluktan kurtarılması, hayvanlık konağından çıkarılmasıdır. Tabiî bu nitelikte bir eğiticinin, bir halk şefinin Ortaçağcı güçler tarafından kabullenilmesi mümkün değildir. Üstelik daha önce de belirttiğimiz gibi, ortada bir sosyal devrim yoktur. Sömürgenler dipdiri durmaktadır. Kaldı ki, Ortaçağ artığı Tefeci-Bezirgân sınıf,  Cumhuriyet Türkiyesi’nde Finans-Kapital ile ittifak kurmuş ve 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren ekonomideki egemenliğini perçinleyen bu gerici ittifak kaçınılmaz olarak üstyapıya da el atmıştır. Çok geçmez, bu topraklarda sömürgenlerin oldum olası kullandığı din elden gidiyor ve uçkur peşkir saldırıları başlatılır. “Hür Basın” da buna aracılık eder. Tabiî komünistlik suçlaması bu ikili saldırıyı tamamlar. Köy enstitüleri “komünist yuvası”dır artık. Özellikle de II. Emperyalist Savaş’ın bitiminden sonra Amerikan Emperyalizmi’nin Türkiye’ye girişi ile birlikte…

Örneğin, köy enstitülülerin kendi imkân ve emekleriyle kurulan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün müzik binasının çatısı orak-çekice benzetilir. Köy enstitülü öğretmenler komünistlikle suçlanarak tutuklanır. Üstelik Köy Enstitüleri gözden ırak “fuhuş yuvaları”dır. Enstitülerin çöplerinden ceninler çıkar vb. Kız öğrencilerle ilgili spekülasyonların ardı arkası kesilmez. Örneğin İvriz Köy Enstitüsü’nden M. Ali Eren’in anıları bu durumu ortaya koymaktadır:

“(…) Bir gün sabaha doğru tan yeri ağarırken, okul bekçisinin “Mehmet Ali Bey, Mehmet Ali Bey” diye bağırdığını duydum. “Kalk, hemşerilerin geldi.” dedi. O sırada okulda daimi elektrik yoktu. Bir motordan sağlanan elektrik gece yarısı kesiliyordu. Kapıyı açtım: Önde aksakallı bir erkek ve arkasında 7 kadın vardı. Hepsi birden ağlıyorlardı. “Hoş geldiniz hemşeriler” dedim. Onlar sızlanmalarını daha da hızlandırıp, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Neden sonra sakinleşen hemşeriler, dün akşam bir haber aldıklarını, enstitüde okuyan 20 Beyağıl’lı kızın okuldan kaçtıklarını, onunun İvriz Çayı’nda boğulduğu, onunun da kaybolduğu haberini aldıklarını söylediler. Onlara, “Çocuklarınız yatakhanelerinde mışıl mışıl uyuyorlar, hiçbir şeyleri yok.” dediysem de, benim sözüme inanmadılar. Mecburen giyindim. Kurallara göre kız yatakhanelerine erkek öğretmenler giremez, yalnızca bayan öğretmenler girerdi. Bu nedenle onları yanıma alarak, bayan kimya öğretmeninin yanına gittim. Öğretmeni uyandırdım. Bu velileri kız yatakhanesinin önüne kadar götürmesini ve çocuklarını uyandırarak, bu velilere gösterdikten sonra, tekrar yatırmasını istedim.

“Söylediklerim yapıldı. Veliler rahat bir nefes aldılar. Ama zamanla veliler, çocuklarını birer ikişer okuldan kaçırdılar…” (M. Ali Eren, Bir Eğitimcinin Düşünce ve Anıları, 2009)

Yukarıda belirtildiği gibi, gösterilen onca titizliğe rağmen yalanlar sürdürülür, saldırılar gittikçe tırmandırılır. Emin Sazak gibi büyük toprak sahibi politikacılar (Emin Sazak, Eskişehir’de çok büyük araziye sahip bir toprak ağası ve zamanın CHP milletvekilidir) Köy Enstitülüleri  “aşırı yetki verilmiş, kendilerini Atatürk sanan, köylüleri ayartan kişiler” olmakla suçlar. Daha sonra DP milletvekili olan Tevfik İleri ise Türk’ü ikiye bölmek istediler; bu mukaddes çatı altında toplanan saf dimağlara, patiskadan daha beyaz, tertemiz bu kalplere düşmanlıklar aşılamak istediler… Bunu ancak Moskova yapar… Biz onları bitler gibi birer birer kıracağız diyebilmiştir.”  Tıpkı, günümüzün demagogları Tayyipgil gibi…

 

 

Bu saldırılar karşısında daha İnönü’nün “Milli Şef” olduğu tek parti döneminde İlköğretim Genel Müdürü Tonguç ve Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel görevden alınırlar (1946). Oysa o İnönü, daha birkaç yıl önce, 1942’de, köy enstitüsü sayısının bir yıl sonra 40’a ertesi yılsa 60’a çıkarılmasını tavsiye etmiştir. Şimdi enstitülerin kalbini söküp almaktadır.  Bu bir bakıma Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla eşdeğer bir darbedir. Demagoji, yalan, dolan tutmuştur…

Köy enstitülerine gelen öğrenci sayısı gittikçe azalır; 1944-45 öğretim döneminde 14236 kişiyle doruk yapan öğrenci sayısı sonra gittikçe azalır, 1951-52 döneminde 13173’e düşer. Azalma kız öğrencilerde çok daha çarpıcıdır: 1944-45 döneminde 1475 olan kız öğrenci sayısı 1948’den başlayarak 1000’in altına iner.

Nihayet Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân ittifakının siyasi yansıması DP iktidarı, Köy Enstitülerinin güdükleştirilmiş haline bile 4 yıl dayanabilir ve 27 Ocak 1954’te kapatılma fermanının yayımlarlar… Köy Enstitüleri Destanı böyle son bulur.

 

Sonuç

Köy enstitüleri, Cumhuriyet Devrimcileri’nin yüz akı reformlardan birisidir. İnönü de bunu vurgulamış,

“Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi sayıyorum”, demiştir. Gerçekten de gerek çıkış noktası, gerekse yetiştirdikleri bakımından övünülecek kuruluşlardır Köy Enstitüleri. Pek çok köy kökenli yurtsever aydın, halk adamı yetişmiştir: Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran ve daha birçokları gibi…

Ne var ki, eğitim bir üstyapı kurumudur. Toplumsal yaşamda belirleyici olan üretim ve sınıf ilişkileridir. Gerici Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân ittifakı ve emperyalist baskısı karşısında köy enstitülerinin dayanması mümkün değildi.

Ancak, Cumhuriyet Devrimcileri’nin bu iyi niyetli, bize has çabalarının küçümsendiği düşünülmesin. Tersine çok büyük, idealist bir girişimdir. Keşke daha çok Köy Enstitüsü kurulabilse, keşke daha çok mezun verebilse ve keşke kapatılmasalardı.

Bugün Türkiye’nin köy ve kent nüfusu neredeyse tersine döndü. Zaten gerici iktidarlar tarımı bitirdiler, köy yaşamını güdükleştirdiler. Bu anlamda Köy Enstitüleri bugün eski haliyle kalsalar bile işlevsel olamazlardı. Ancak, biz devrimciler için daima örnek alınacak eşsiz bir eğitim modelidir ve hep saygıyla hatırlanacaktır.

Devrimciler ilerici adımları her zaman desteklerler…  Tıpkı bir başka Veli, Hacı Bayram Veli’nin sözleri gibi:

Gezerken bir şarı gördüm

Ol şarı yapılur gördüm

Ben dahi bile yapıldum

Taş-u toprak arasında