YÖK’ü Demokratik Halk İktidarı YOK Edecek!

07.11.2019
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

YÖK’ü Demokratik Halk İktidarı YOK Edecek!

ABD-AB Emperyalistleri, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız ile uğradıkları hezimetin acısını hiç unutmadılar. Kurtuluş Savaşı’mız sonucunda kazandığımız bağımsızlığımızı yeniden yok etmek; ülkemizi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı talan edebilmek, bizi yeniden sömürgeleştirebilmek hain emellerinden asla vazgeçmediler. Ve 1950’lerden başlayarak ülkemiz işbirlikçi yerli Parababaları (Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgan) ittifakı eliyle yeniden AB-D Emperyalistlerinin yarısömürgesi haline getirildi.

Bu süreçte, Kuvayimilliye gelenekli, tam bağımsızlıkçı asker-sivil gençlik; emperyalizmin kuklası olmuş bir iktidara daha fazla tahammül edemeyerek, 27 Mayıs 1960’ta onu alaşağı etti.  Ata’larından aldıkları devrimci geleneği devam ettiren Sivil-Ordu Gençliği “Birinci Milli Kurtuluşta işgalci Emperyalist düşmana nasıl karşı koymuş ise, 27 Mayıs’ta da aynı Emperyalist düşmana uşaklık eden yerli hainleri iktidardan alaşağı etmiştir.” (12 Eylül Nedir?, Derleniş Yayınları, 2003, s. 34)

Dolayısıyla 27 Mayıs, halkımızı Emperyalist düşmanla ittifak kurmuş olan yerli Parababalarının siyasi zulüm ve baskısından kurtarmış, halkımıza düşünce özgürlüğü;  işçimize, köylümüze, gençliğimize ekonomik ve siyasi alanda örgütlenme hakkını getirmişti. Tüm bu özgürlükler ve haklar da ülkemizin en demokratik, en özgürlükçü anayasası olan 27 Mayıs Anayasası ile teminat altına alınmıştı. İşte bu nedenlerle 27 Mayıs Politik bir Devrimdir. En önemli kazanımlarından bazıları ise sosyalist partilerin kurulmasının ve çalışmasının suç olmaktan çıkarılması, Amerika-CIA güdümlü Türk-İş gangster sendikacılığına karşı İşçi Sınıfının devrimci sendikal mücadelesini örgütleyecek DİSK’in kurulmasıdır.

27 Mayıs Politik Devrimi’nin estirdiği özgürlük rüzgârı ile İşçi Sınıfımız hızla örgütlenmeye, devrimci muhalefet de yükselmeye başlamıştır. Emperyalist hainler ve yerli işbirlikçileri bu duruma sessiz kalabilir, tahammül edebilirler miydi? Hain emellerinden vazgeçerler miydi hiç?

Tabiî ki hayır!

Yükselen devrimci muhalefeti bastırabilmek ve 27 Mayıs Politik Devrimi’nin ve onun ürünü olan 1961 Anayasası’nın izini tozunu bırakmamak için, halkımızı sağmal sürü haline getirebilmek için faşist cuntalar da tezgahladılar yerli işbirlikçileri eliyle. Önce 12 Mart’ı, onun yarım bıraktıklarını tamamlayabilmek için de 12 Eylül’ü tezgahladılar.

ABD Emperyalizminin “Bizim Oğlanlarına” yaptırılan 12 Eylül Faşist Cuntasının iki temel vuruşu oldu: Biri İşçi Sınıfına, diğeri de üniversitelere. DİSK kapatıldı, İşçi Sınıfının çıkarlarını korumaya çalışan sendikaların faaliyetlerine izin verilmedi. İşçi Sınıfımızın başı, CIA güdümlü gangster sendikalarla bağlandı. Emperyalist efendilerin ekonomik politikalarına tam teslimiyet “24 Ocak Kararları” yoluyla gerçekleşti. Ülkemiz ekonomisi, işçi-emekçi halkımız için bir cehenneme, emperyalist haydutlar içinse dikensiz gül bahçesine çevrildi.

Üniversitelerimizin boynuna ise 12 Eylül Faşist Cuntasının yağlı ilmeği, YÖK olarak geçirildi. Böylelikle, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin ürünü 1961 Anayasası’yla özerk, demokratik, bilimsel kurumlar olmaları anayasal güvence altına alınmış olan üniversiteler, 12 Eylül Faşizminin ürünü 82 Anayasasının YÖK’ü eliyle bir daha belini doğrultamaz hale getirildiler.

Ben mesleki yaşantıma üniversiteden mezun olduktan hemen sonra, 1984 yılı Aralık ayında başladım ve emekli olduğum 2019 yılı Eylül ayına kadar işte bu YÖK üniversitelerinde çalıştım.

Genel olarak ne yaptı YÖK üniversitelere?

Hepimizin bildiği gibi müthiş bir kast sistemi oluşturdu; bu yolla da ‘üniversite’ kavramına hiç yakışmayacak, onunla birlikte hiç anılmaması gereken biat kültürünü yerleştirdi. Araştırma görevlisinden tutun da daha üst kadrolara atama-yükselme bekleyen akademik personel, anabilim dalı, bölüm başkanlıklarının yanlış-haksız-bilimle bağdaşmayan uygulamalarıyla karşılaştıklarında bunlara ses çıkarmaz, itiraz etmez, edemez hale geldiler. İstisnalar bir yana bırakılacak olursa, her akademik kadro ve makam sahibi, kadrosunu-makamını korumak, bir üst kadroya atanabilmek için bilim insanının sahip olması gereken nesnellik, dürüstlük, yansızlık, paylaşımcılık gibi en temel kişilik özelliklerini yitirdiler. Hal böyle olunca, bilimsel niteliklerin de ortadan kalkması doğal olarak kaçınılmaz oldu.

Bilim insanı yetiştirmek, üniversitenin kendi yeniden üretimini sağlayacak en temel işlevlerindendir. Dolayısıyla bu süreç çok önemlidir. YÖK, üniversitelerin bu işlevini de ne yazık ki ortadan kaldırdı. Araştırma görevliliği mekanizması, üniversitelerimizin kanayan yarası durumundadır. Benim araştırma görevliliği sürecimde yaptığımız hak mücadelelerimizde de belirttiğimiz gibi; araştırma görevlileri ‘her işi yapan mevsimlik işçiler’ değildir, olmamaları gerekir. Ama ne yazık ki YÖK yasası, bu çok önemli akademik basamağı, yasada yaptığı görev tanımı ve pratikte yer alan uygulamalarıyla bu konuma bilinçli olarak indirgemiştir: Çekirdekten ‘aman efendimci’, adı bilim insanı olan ama kendi çıkarları için her şeyi, herkesi feda edebilecek, kişilikleri erozyona uğratılmış olan sözüm ona ‘bilim insanı’ yetiştirmek!

Bununla ilgili somut bir örnek paylaşmak istiyorum: Yasa ilk çıktıktan doksanlı yıllara kadar, üniversitelerde her ne kadar araştırma görevliliği yukarıda değindiğim biçimde görülse de istihdam bakımından araştırma görevlileri nispeten iş güvenceli kadro olan 33/a maddesi ile işe alınmaktaydılar. Ben de bu kadro ile işe alınmıştım. 90’lı yıllarla birlikte, üniversitelerde baskıyı daha da arttırmak, daha esnek ve iş güvencesiz çalışma koşullarını yerleştirmek amacıyla araştırma görevlilerini 50/d maddesi ile istihdam etme sürecini başlattılar. 50/d maddesi ile istihdam edilmek demek, en iyi koşullarda doktora bitimine kadar kadrolu olabilmek demektir. Çünkü araştırma görevliliğini lisansüstü sürece bağlayan bir maddedir. Doktora bitiminde ne olacağınız meçhuldür. Yani 10 yıl emek verdikten sonra kapı önünde bulabilirsiniz kendinizi.

O sıralar, kamu alanında sendikal örgütlenme faaliyetleri başlamış, biz de örgütlü mücadeleye olan inancımızla üniversitede sendikal örgütlenme gerçekleştirme sürecindeyiz. 33/a ile alınmış araştırma görevlilerinin de imza vererek kendileri istiyormuş gibi 50/d ye geçmelerinin yönetimlerce zorlanacağı duyumları var. Buna karşı, hem de daha uygulama başlamadan örgütlü tepki yükselterek mücadele edelim diye, hem de sendikal örgütlenmenin önü açılsın diye birkaç öncü araştırma görevlisi olarak bildiri ve imza kampanyası metni hazırladık. Doğaldır ki hiç kimse, güvenceli bir kadrodan güvencesiz bir kadroya kendi isteğiyle geçmek istemez. Ama hazırladığımız metni Hacettepe gibi bir üniversitede bile parmakla sayılacak derecede az araştırma görevlisi imzaladı o zaman. İmzalarsak, doktora bitiminde yardımcı doçent kadrosuna atanacak kişi olamayız düşüncesiyle imzalamadılar. Üstelik, imzalamadıkları durumda bile kadro sıkıntısı nedeniyle, zaten hepsinin yardımcı doçent kadrosuna atanamayacağını bilmelerine rağmen…

Bugün, o araştırma görevlileri üniversitelerde profesör olarak çalışıyor; ve 50/d maddesi yerleşik hale geldi üniversitelerde. Araştırma görevliliği mekanizmasının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. İşine gelmeyeni kesiyor da kesiyor. Arta kalanlar, kılıcı YÖK düzeninin devamını sağlamak için sallayacaklar olarak yollarına devam ettiriliyorlar.

YÖK sistemi, bilimi paylaşılan değil, alınıp satılan ticari bir mal haline getirdi; bilimselliğin ölçütü halkın, insanlığın yararına olmaktan çıktı ne yazık ki. Üniversiteler, Parababalarına ve onların kârlarına hizmet eden kurumlar haline getirildi. Hatırlanacaktır, Çernobil nükleer faciasının ardından adının önünde koca koca prof. unvanı yazan insanlık düşmanları, televizyonlara çıkarak çaylarda radyasyon olmadığını, güvenle çay içilebileceğini ellerinde çay bardaklarıyla pozlar vererek halkımıza yutturdular. Kısacası YÖK sistemi bir taraftan bilim insanı namus ve onurunu ortadan kaldırırken, bir taraftan da üniversitelerin akademik özerkliklerini ortadan kaldırıp, onları birer ‘Holding Üniversite’ye dönüştürmüş, üniversiteyi ticarethane, öğrencileri de bu ticarethanede müşteri yapmıştır. Böylesi bir durumda nitelikten ve liyakatten söz edebilmek ne mümkün!

YÖK sistemi, bilimsel paylaşımı ve dayanışmayı ortadan kaldırarak, piyasa düzeninde rekabeti hakim kıldı üniversitelerde. İnsanlar birbirlerinin üzerine basa basa, birbirlerini eze eze var olmayı geçerli bir meziyet olarak edindiler ne yazık ki. Böyle bir topluluktan nitelik beklenemeyeceği çok açık ve acıdır.

Tefeci-Bezirgân Sermayenin iktidardaki temsilcisi Tayyipgiller ise, 17 yıldır YÖK düzenini laiklik ve bilim karşıtı uygulamalarının üniversitedeki aracı olarak kullanmaktadırlar. Bilimden, bilimsellikten, nitelikten geriye kalan son kırıntıları da bu aracı kullanarak yok etmektedirler. Artık göstermelik de olsa yapılan seçimler de kaldırılmıştır. Tüm Üniversite rektörleri Tayyipgiller’in emrine amade atanmışlardır. Rektörler de üniversite içindeki yöneticileri atamaktadır.

Bu rektörler, artık üniversitelerde cami yapımı yardım kampanyaları ve ENSAR, TURGEV, ÖNDER, vb. Ortaçağcı cemaat örgütlenmeleriyle el ele etkinlikler düzenlemektedirler.

Rektör atamaları ve Üniversiteler Arası Kurul’da görev değişikliği ile Tayyipgiller’in ilerleyişine direnç noktası oluşturan önemli mevziler ele geçirildi Ortaçağcılar tarafından. Öğrencilerin barınma sorunları için hiçbir yatırım yapmayarak onları cemaat yurtlarına muhtaç bırakmaya devam ettiler. Ayrıca her türlü mali olanağa sahip cemaat yurtlarının önünü açmak için 2004 yılında yapılan yasa değişikliği ile “faaliyetine dini alet etmesi” yurtların kapatılma gerekçeleri arasından çıkarıldı.

Her alanda olduğu gibi, halkımızın gözünü boyamak için bakkal dükkanı açar gibi, üniversite demeye bin şahit üniversiteler açıldı. Adı üniversite olsun da, içinde ne olduğu kimin umurunda! Bu arada özel ve de güzel sektörümüze de gereken özen gösterilmiş, vakıf üniversitelerinin sayısı hızla artmıştır. Okuyucuyu sıkmadan bazı rakamlar vermekte yarar var.

YÖK verilerine göre 1984-85 Akademik yılında ülkemizdeki devlet üniversitesi sayısı 27. Hiç vakıf üniversitesi yok (Bilkent Üniversitesi 1984 yılında kuruldu ancak 84-85 akademik yılında öğrenci almıyordu).  AKP’nin iktidara geldiği 2002-2003 akademik yılında 53 devlet, 22 vakıf üniversitesi var. 2018-2019 akademik yılı verilerine göre, devlet üniversitesi sayısı 125, vakıf üniversitesi sayısı ise 67 olmuş. 6 tane de vakıf meslek yüksek okulu açılmış (https://istatistik.yok.gov.tr).

Tabiî gönül üniversite sayısı artsın, halk çocuklarımız üniversite eğitimi alsın ister. Ama bu artışta bilimsellik, nitelik hak getire! Altyapı yok, öğretim elemanı yok. Ama cemaat örgütlenmesi var.

“Ülkesini pazarlamakla mükellef” bu anlayış, bir taraftan üniversiteleri Ortaçağcı kurumlara dönüştürürken, diğer taraftan da tıpkı diğer kamu kuruluşlarını yeyim ettikleri-ettirdikleri gibi, “Bologna Süreci” adı altında Üniversitelerimizi AB-D Emperyalizminin emrine amade kılmanın taşlarını döşüyor.

Şimdi, “çağdaş eğitim-öğretim esasları” yerini “CIA İslamı’nın ihtiyaçları”na, “ülkenin ve milletin ihtiyaçları”, yerini “yerli-yabancı Parababalarının ihtiyaçları”na, “kamu tüzel kişiliği”, yerini “sermaye şirketi”ne, “özerklik” yerini “siyasi iktidar ve finans-oligarşisine tabi” olmaya bırakıyor.

Üniversitelerimizde bilimsel eğitimin esasları yerine “CIA İslamı”nın esasları geçiyor; üniversitelerdeki bu Ortaçağcı uygulamalara boyun eğmeyen devrimci, ilerici, Mustafa Kemal’ci, namuslu, bilime inanan, laik, vatansever üniversite çalışanlarına baskılar uygulanıyor, hukuksuzluklar ve haksızlıklar yapılıyor, üniversite içindeki çoğunluğun gıkı çıkmıyor,  sessiz kalıyor.

Ülke, tüm Cumhuriyet kazanımlarını kaybediyor, laik ve bilimsel eğitimden eser kalmıyor, hukuk elden gidiyor; buna en başta karşı çıkması gereken kurum olan Üniversite ölüm sessizliğinde, susuyor.

Bu sessizliğin nedeni, daha önce de dile getirdiğimiz gibi, bilim insanlığı onurunu küçükburjuva kariyerizm hastalığının teslim almasıdır. Bu hastalığın akademisyenlere Sokrates’in, Bruno’nun, Galilei’nin, İskenderiyeli Hypatia’nın yaşamlarında simgeleşen bilimsel ahlâk ve onuru unutturmasıdır.

Ama bu devran sürgit böyle dönmeyecek. Tarihin ileriye akışı durdurulamaz. Bu inkâr edilemez bilimsel bir gerçekliktir!

Bu nedenle, ülkemizdeki şu andaki geriye gidiş bizi yanıltmasın. “Onur Yaşamdan Üstündür”  şiarı ile mücadele eden Hikmet Kıvılcımlı’nın düşünce kızları ve oğulları olarak; İşçi Sınıfımız, çalışan ezilen tüm halkımız, sivil-asker gençliğimiz, onurlu bilim insanlarımız ile birlikte vereceğimiz İkinci Kurtuluş Savaşı’mız sonucunda kuracağımız Demokratik Halk İktidarını sosyal kurtuluş ile taçlandıracağız.

İşte o zaman YÖK’ü Tarihin çöplüğüne gönderip, gerçek bilimin yapıldığı, bilimsel üretimlerini insanlığın hizmetine sunan Demokratik Halk Üniversitelerini kuracağız.