Site rengi

Tasarım

Yurt Gerçekleri Karşısında Bir Toplu İş Sözleşmesinin Düşündürdükleri (VI)

21.02.2024
203
A+
A-

Hikmet Kıvılcımlı

Hikmet Kıvılcımlı’nın bu incelemesi, “Türkiye İdeal Mensucat İşçileri Sendikası” Yayınları arasında 1964 yılında yayımlanmıştır.
İncelemenin bundan önceki bölümlerini son beş sayımızda yayımlamıştık. Bu sayımızda son bölümünü yayımlıyoruz.

 

Gene bilinir ki, gerek iç gerek dış işlerine bakan sinir (Teşri [Yasama] ve Kaza [Yargı] kuvvetleri) kendi başlarına hiçbir işe yaramazlar; ancak yönetilecek vücut organları varsa onları işletirler. İşletimi Sinir kablolarıyla güderler.

III- Organlar: Gayda[1] mide, inceli kalınlı barsak boruları, aklı karalı ciğerler, uzun uzun damarlarıyla kalp, böbrek, erkekli dişili tenasül [üreme] aygıtları vb. vb. vücudun Ekonomi yapısıdır. Ağız, burun, kulak, göz dahi içeride organdırlar. İcra [Yürütme] Kuvveti ancak ve yalnız bu organların dış görünüşü ile sinir merkezlerine gidip gelen kablolu kablosuz sinir telleridir.

Tarihçilerimizin çizdikleri Devlet portresi budur. Frenk [Avrupalı] ne derse desin.

Devlet Babayla komisyonculuk mu yapacaksın? Onun Dışarıdan Baş görüntüsü ile değil; bütün iç dünyası, arapsaçı sinir telleri ve kasları ile deri altında işleyen İdare cihazları, karında göğüste görevli Ekonomi yapısı, kemik muhafazaları içinde saklı veya organlar ardına dizili gangliyonları ile komisyonculuk yapacaksın. İşveren öyle yapıyor.

Türk-İş’in Devlet Baba önündeki komisyonculuğunu izleyelim. O, Bakanlar Kurulu ile yuvarlak masada diz dize oturup nutuk attı mı, Devlet Babayı fethettim sanıyor. Bakanlar Kurulu bütün Hükûmet bile değildir; Hükûmetin dışardan baş görünüşüdür. Türk-İş onun kaşına, gözüne, saçına, sakalına, hele pek heybetli kavuğuna değindi mi, çocuklar gibi el çırpıyor keyfinden: Devlet Baba bizden, diye. Oysa Bakanlar Kurulu, Devlet Babanın bir yüzüdür. Önüne çıkarsın, şahane gözleriyle seni süzer; söylersin, kulağıyla güzel güzel dinler; burnuna yaklaşabilirsen, mis gibi koklar; diline değersen, senin tadına da bakar. Hele dert yanar ve akıl sorarsan; ses verir, en parlak söylevler çakar. Ama bilmeyen yok; gören göz, işiten kulak, tadan dil gibi görünse de, bütün o duygular Beyin adlı yerde olur biter. Bakanlık başının emrinde sayılan devair [hükümet daireleri] sinir ve kasları, beyinden çıkan buyrultular, kanunlarla harekete geçer. Bakan emrine uyduğu için Yassıada’da az mı memur sigaya çekildi [sorguya çekildi, hesap soruldu]?

Demek, Türk-İş’in yanıldığı yer, Devlet Baba diye, onun dış görünüşü olan Hükûmetin bile en dar ve doğrudan doğruya hiçbir iş görmeyen yanıyla, Bakanlar Kurulu ile her işin yoluna konulabileceğine inanmasından başlar. Bakanlar Kurulu neylesin? Görüyor, dinliyor, kokluyor, konuşuyor: bütün duyduklarını doğru beyine iletiyor. Memurlara Genelge yaysa bile, idare aygıtları o genelgeden çok, Omurilikle bağlı bulunduğu beyinden gelmiş buyrultu olmadıkça kıpırdayamıyor. Bakanlar bakakalıyorlar bize öylece. Biz onu anlamadıktan kelli, Devlet Baba netsin? Her söylediğimizi söz olarak: “Makul ve Makbul” sayıyor. İşe çevirmeye gelince, kaşla gözle iş yapılmaz ki, yapsınlar. Meclisten buyrultu gerek. Yoksa adamın gözünü oyarlar. Meclisi afyonlayıp yola getirse bile, Yassıada var. Devlet Babanın ya tümü birden yürür, ya kılı kıpırdayamaz.

Rapor havanımızda şu keskin suları dövüştürüyoruz: “Hükümet adamlarımızın gerekiyorsa ikbal [makam] ve mevkilerini kaybetme tehlikesini seve seve karşılayabilme cesaretini göstermelerini bekliyoruz,” diyoruz… İnönü’nün dediği gibi: “Hadi canım sen de!” a Türk-İşçi, sen kendin mevkiini değil, yanlış düşüncelerini olsun seve seve bırakabiliyor musun? Âleme verip talkını, kendin yutacaksın salkımı. Yağma yok. Bakanlar da senden farksız insan.

Bak işveren öyle mi? Onunki de komisyonculuk. Lâkin komisyonculuğunda olsun dürüst ve ayık, Devlet Babanın her yerinde komisyonculuğunu yürütmesini biliyor, seninle ihaleye girdiği zaman… Devlet Babanın Beyni: Büyük Millet Meclisi. Oraya etki yapmanın tek yolu var: Siyaset. İşveren siyasette tutmuş yükünü. Seni bile avlamış. Sen ateş püskürüyorsun Kongre Raporu’nda:

“İşçi adı altında bazı siyasi oyunlar oynanmıştır. Devlet radyolarında 1848 nutuklarını tekrarlayanlara kulak tıkanmıştır!”, diyorsun düpedüz.

Kulağını tıka, gözünü kapa, ağzını aç; bekle Aysefetu [ICFTU]’nun tükürüğünü, ecnebi devlet balgamını ki, karnın doysun: “Aman, Cısss! Sakın değme, elini yakar: Siyaset ateştir!” diyorsun işçi çocuğa ve çocuk kandırdığına inanıyorsun.

Kaç tane işçi Milletvekilin, işçi senatörün var ilaçlık olsun diye?

Hiç.

400 kişi içinden 2 insan, ülke gerçeği bakımından işçi yanlısı çıkıyor. Sen ona “Siyasi Oyun” diye çirkef atmaya kalkıyorsun. Asıl “Siyasi Oyun”u ise, ecnebi parayla sen oynuyorsun. Hem de İşçi Sınıfı içine girmiş, çiftetelli göbek havası oynuyorsun, parsayı işveren toplasın diye. Kim üflemiş kulağına o 1848 piresini? Senin gibiler bu ülkede Lasalizmin bile namuslu yönlerini yontarak 1848’leri hortlatıyor.

Millet Meclisine giden siyaset yolunu kulakların gibi tıka. O Meclisten çıkarılmış ve Meclise karşı sorumlu Kabinenin karşısına geç, âşık[2] oyna.

Bakanlar Kurulu denilen kaştan, gözden, kulaktan, burundan, heybetli baştan ne istiyorsun? İçerideki beyin olmazsa, baştan medet umulur mu? Devlet Babayı sen kendin gibi beyinsiz mi sandın? Beyinle komisyonculuk yapmaksızın, surata çeki düzen verilebilir mi?

Beyinde iğne ucu kadar yer bozulsa, suratın ağzı burnu karışır, vücudun iler tutar yeri kalmaz, ne eli işler, ne ayağı, her yanı inmeli olur. Siyaset böyle bir şeydir. Onun için seni, her boyacı küpüne sokarlar.

Mahkemelere (Kaza [Yargı] kuvvetine) çatışına gelince: Mahkeme bağımsızdır, tıpkı tespih tanesi sinir gangliyonları gibi. Otonom: Muhtardır, elbet. Ancak, Devlet Babanın vücudundan ayrı değildir. Millet Meclisi: Beyin, bütün kabloları ile o “Muhtar” Kaza-Yargı gangliyonlarına etki: Kanun ve Buyrultularını iletir. Mahkeme, siyasetin buyrultusu olan kanunların kıl kadar dışına çıkamaz. Öte yandan, değindiği bütün vücut organları ile sıkı sıkıya etki-tepki içinde, toplumun ekonomi bağıntılarına göre yukarıdan aldığı buyrultuları uygular. Mahkemelerin “Ortam”ı budur. Sen “Ortam yaratmak”la böbürleniyorsun. Bütün kanunların ekonomi yönünden uygulanmasını sağlayacak bu ortamı, yargı gücünün gerçek ortamını yaratabiliyor musun? Sağdan, soldan para dilenmek “Ortam yaratmak” adını alamaz. Yargı gücünün ortamı, yukarıda Siyaset, denilen “Yasama Gücü” etkileriyle, aşağıda Ekonomi denilen Sosyal Gücün tepkileriyle doğar. Mahkeme öyle otonom bir makinedir ki, içine hangi çark takılmış ise, onunla döner, hangi nesne konulmuşsa onu öğütür. Kendi başına bir şey yapamaz. Yargı Gücü makinesinin ise, çarklarını Siyaset kurar, ham maddesini Ekonomi sunar.

Sen siyasette İşçi Sınıfının kulaklarını tıkamakla görevlisin, belli. Beyinsizlik, siyasetsizlik birinci kaygın.

Ekonomik olmakla övünüyorsun.

Ekonomi nedir?

Devlet Babanın ve toplumun asıl hayat organları, Can Evidir. Daha doğrusu, Devlet Babanın bütün dış görünüşü, kalıp kıyafeti, heybeti; bağımlı bağımsız sinir sistemleri (Yasama ve Yargılama Güçleri: vücudun Beyini ve Gangliyonları) hep ve sırf İç Organların: Ekonominin gidişi içindir. Midesi, barsağı, kalbi, böbreği, ciğerleri, erkeklik ve dişiliği bulunmayan bir vücut, dünyanın bütün beyinleri, gangliyonları, sinirleri, kasları ile doldurulsa ve en gösterişli baş, gövde, el ayak takılsa da hiçbir şeye yaramaz, ölüdür. Bizim bütün komisyoncularımız, toy Avukatın öğrettiği (Yasama-Yürütme-Yargı]) güçlerinde eksiksiz işlese bile, organlarda komisyonculuğumuz yoksa, gene Devlet Baba ile alış verişimiz aksar. İşverenin bütün üstünlüğü, asıl Devlet Babanın Canevi olan iç organlarında, ekonomi alanında komisyonculuğu kimseciklere bırakmamak pusulasını hiç şaşırmamasındandır.

İmdi, en domuzuna İşveren Siyaseti yapıp da, keskin siyaset düşmanı geçinenlerin, faaliyetlerini sırf İktisadi sayışları, sadece Ekonomik etkiye inanışları olsun samimi ve ciddi midir?

Her yerde olduğu gibi Devlet Babanın Canevi: Ekonomi üzerindeki komisyonculukları da sözle devletçiliktir. Bakanlar Kurulu ile Devletçi olarak konuşurlar. Gerçekte, hiçbir lâfı kimseye bırakmamış olmak yoluyla hiçbir iş görmemek ve gördürmemek isteyen Efendi politikası gütmektedirler. Edindikleri akıl hocaları, altlarına otomobil, ceplerine “Avrupa’da inceleme gezisi” bileti sunan ecnebi patentleridir. Onlardan öğrendiklerini saklayamadıkları Sendikacılığı: 1- Tekâmülcü [Evrimci], 2- İhtilâlci [Devrimci] diye ikiye parçalarlar. Yönetim Kurulu “Birleşmeliyiz… Toplanmalıyız.” diye bağırırken, ikiye böldüğü sendikacılığın bir parçasını, öteki parçasıyla zıtlığa sokup dağıtıcılık kışkırtır. Çünkü bu memlekette herkes gibi kendisi de “Atatürkçü” geçinir. Atatürkçülüğün alfabesi, eski Anayasada “İnkılâpçılık”, Yeni Anayasada “Devrimcilik” sözcükleriyle özetlenmiştir. Arapça “İhtilâlci” sözcüğünün öztürkçe karşılığı “Devrimcilik”tir. Türk-İş Raporcuları “Tekamülcülük [Evrimcilik] yolumuz, diyorlar.

Nedir o? denince:

“Düşüncelerimizi şöylece belirtmenin faydalı olduğu kanısındayız” diyorlar. “Evvel emirde Sermayenin Devlet elinde toplanması manasına gelen kolektivizmin karşısında olduğumuzu unutmamalıdır.”

Ya kimin elinde toplansın Sermaye?

Devletin olmayınca: Özel kişilerin elinde…

Öyleyse sen kimin ajanısın Efendi?

Özel Sermayeci işverenlerin.

Ne arıyorsun işçi sendikasının başında?

İşçileri kandırıp, işverenin hesabına bağırtmak.

Demek, bu efendiler, İşçi Sınıfı içinde ve Devlet Babanın koltuğuna sokulmuş işçi maskeli ispiyonlardır. Şimdi anlıyoruz, Özel Sermayeci büyük ecnebi devletlerin bu bayları neden Özel Davetli olarak Amerika, Avrupa gezilerine çağırıp otomobillediklerini ve emirlerine milyonlar verdiklerini. Fakat babadan olsun biraz utanmak lâzım değil mi?

“Özel sektörde kreş yok”, diyor. “İşverenler işçinin yüzde yüz haklı olduğu konularda dahi mahkeme çıkmazını gösteriyor”, diye yazıyor.

Kendisinin işçiyi kandırmak için “başarı” diye şişirdiği bütün kazançları, hep Devlet sermayesi sektöründe kazanılmıştır. Türk-İş çerçevesinde muntazam sendikaların hemen hepsi Devlet sektöründe kurulmuştur. Daha tuhafı, bu efendiler aldıkları yağlı maaşların, yollukların parasını çıkardıkları aidatı da bugüne dek hep Devlet eliyle işçi ücretlerinden peşin peşin kestirmektedirler. Bu şartlar altında namuslu bir sendikacının Devlet sermayesini özel sermayeci işverene aktarmayı istemesi delilik olur; mevcut kreşleri kaldırtmak, bütün işçi haklarını yıllarca mahkemelerde süründürmek, hatta bindiği dalı kesip aidatları toplayamamak demektir bu. Şu anda, Devlet Sermayesinin Özel kişiler eline geçmesi, şu efendilerin kendi pis çıkarları için bile tehlike. Çünkü “Sermayenin Devlet elinde toplanması” düşmanlığı; Sermayenin Özel İşverenler eline geçmesini ve raporda Özel sektöre atfedilen rezaletlerin bütün işçilere yayılmasını getirir.

Devlet Sermayesi düşmanlığı, Sendikacılar (ama işveren sendikacıları için değil, işçi sendikacıları için) yalnız zekice ve namusluca bir iş olmamakla kalmaz, Türkiye gerçeklerine de uymaz.

Bugün Devlet sermayesi ne?

Devlet Baba vücudunun yalnız mide ve barsakları ile kimi damarları sayılabilecek ekonomi işyerleridir. Çok defa, silah yönü dışındaki bütün Devlet işletmeleri, oralarda öğütülen değerlerin, hazırca ve kolayca Özel Sermaye işletmelerine aktarılması ve yaraması amacını güder. Bu işveren kayırma ve işverence israf, lüks yüzünden Devlet işletmelerinin büyük çoğunluğu zararına işler. Yani, gene vergi verenler, bizde gene halk ve işçiler, çalışanlar aleyhine işler. Sindirim ve kan boruları Devlet Baba sermayesi biçiminde, ama ciğerler, böbrekler, kalp, üreme organları vb. şartsız kayıtsız özel sermayenin komisyonculuğu altında. Özel sermaye, bugün istese, hakkından gelebileceğine inansa, Devlet Babanın elinde avucundaki bütün sermayeyi mızıka çala çala Özel Sektöre aktarmakta saniye kaçırtmaz. İşçi Sendikası “yöneticileri”nin yardakçılığına pek ihtiyaç duymaz. Daha dün DP, Devlet Sermayesini Özel Sektöre aktarmaktan başka fark göstermeyen programıyla bayrak kaldırdı. Davul zurnayla iktidara geçiverdi. Devlet Sermayesini özel kişilere satabildi mi? Özel sektör görünüşte Devlet işletmelerini “Rantabl” (irat getirici) bulmadığı için, gerçekte bugünkü tartışmasız imtiyazlarını yitireceği için, bir hayli hazır yiyiciyi sokağa döküp başına iş açacağı için Devlet işletmelerini, bedavadan ucuza verildiği halde satın almadı. Ve almıyor.

Öyleyse, Devlet sayesinde adam sayılan Türk-İşçi keşçiler nasıl özel sermaye tellallığı yapıyor?

Kendisi de Sermayenin Devletleşmeşini yerer yermez şu mızıklanmayı yapıyor:

“Sermaye (Türkiye’deki Özel Sermaye) hareketinin de, işçi hayatının gelişmesi için yeterli bulunmadığı bir vakıadır. Bu sebeple Statik ve Dinamik servet olaylarıyla, az parayla kısa zamanda çok kazanç sağlamayı gerektiren ekonomik kısır yapıya da son vermek lüzumuna da inanmaktayız.”

Artık burada geveleme develeri güldürüyor. 2 tane Frenkçe (Statik-Dinamik) laf, 1 tane Arapça (Servet), 1 tane öztürkçe (Olay) ile ucuca getirildi mi, bizim allâme taslakları çatır çutur işçi kandıracaklar: “Statik ve Dinamik servet olaylarıyla!..”

Anladık ama ne yumurtlamak istiyorlar?

Bir yanda “Devletçiyiz” yaygara paravanası ardında Özel Sermayeci herifçioğulları; ötede Özel Sermaye de işlerine gelmez. Besbelli, bunlar hiçbir şey değiller. Bugün bu, yarın şu… Arttıranın üstünde kalacaklar. Vah sevgili işçi kardeşler, kimlerin ellerine düşmüşüz? Acep maksatları ne?

“Az parayla kısa zamanda çok kazanç” istemez görünüyorlar. Yalan. Nice benzerleri “Sendika Yöneticisi”, işçi liderliğinden vurgun yaptığı üç beş sermayecikle, daha çok kazançlı işverenliğe döktü çabasını. Sermayenin Devlet elinde derlenmesine için için düşmanlıkları bundan çapkınların.

Gel, İşçilerin başına tebelleş kaldıkça başka şey döktürüyorlar; “Bu kısır yapıya da son vermek!”. Hele, hele: Türkiye de ekonomik “Yapıya Son Vermek” bir “İhtilâlci” “Devrimci” yol değil mi? Hani tekamülcü [evrimci] idiler?

Demek, ne dediklerini bilmiyorlar. Besbelli, asıl efendilerinden ezberlediklerini ötüyorlar.

Efendilerinin amaçlarını araştıralım. “Az sermaye ile çok kazanç”, Türkiye’deki, Devlet düşmanı geçinen Özel sermaye işverenliğidir. Kediye göre budu. Mademki Devlet Sermayesine (sayesinde yaşadığımız halde) karşıyız; Özel Sermayemiz ise kıt, az çok kazanacak ki biriksin. Şu boylarından büyük atmasyonlarına bakın: Devletimizi beğenmezler, Özel Sermayemizi beğenmezler… Ne isterler? Onu diyemiyorlar.

Biz söyleyelim: “Çok sermaye ile az (orantıda) kazanç” Amerika’da olur. Demek, sendika eşrafımızın Amerika’ya gide gele, ciyak ciyak özledikleri şey, Türkiye’yi, kendi milli özel sermayesine dahi değil, yabancı sermayeye peşkeş çektiler!

Niçin?

Çünkü: ICFTU’dan, AID’den, EPA’dan birkaç milyon daha kursaklarına girecektir… E, 30 milyonluk Türk Milleti de bu kadar ucuza satılır mı dostlar?

Demek Sendika ağalarımız onun için “Padişah ekmeği (Devletçilik) yiyip Krala (Özel Sermayeye) dua ediyorlar! Devletçi değiller, bizdeki Özel Sermayeci de değiller, başka bir dördüncü yol kalmıyor; gelsin başımıza Büyük Ecnebi Sermaye… Hem de Bunu Türkiye’nin en milliyetçi işçileri adına diyorlar. Ellerimizi Derd-mend[3] Mehmet Âkif’le birlikte gökyüzüne nasıl kaldırmayalım:

 

Göster Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mucize:

Bir “utanmak hissi” ver gâib hazinenden bize!

[1] Gayda: Üflenerek çalınan tulumlu çalgı, tulumlu zurna; kamıştan yapılmış çift düdük ve tulumdan oluşan, tiz sesli, nefesli, İskoçların millî çalgısı. (K.Y.)

[2] Aşık: Hayvanların aşık kemikleriyle oynanan oyun. (K.Y.)

[3] Derd-mend: Derdi olan, dertli, üzüntülü. (K.Y.)