Tarih ve halklar bizden devrimi başarmamızı bekliyor!

05.05.2016
A+
A-

Partimizin Kurucu Önderi, Yiğit Devrimci Faruk Sur’un anma toplantısında Kurtuluş Partisi Başkanlık Kurulu ve MYK Üyesi Gürdal Çıngı’nın konuşmasını yayımlıyoruz.

 

Kardeşler, yoldaşlar, arkadaşlar,

Ülkemiz kan gölü. Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine ülkemiz gerçek anlamda kan gölü.

Özellikle bahardan bu yana, geçtiğimiz bahardan bu yana bombalar patlıyor. Urfa’da patlıyor, Ankara’da patlıyor, İstanbul da patlıyor, tekrar Ankara’da patlıyor, tekrar Ankara’da patlıyor, tekrar İstanbul’da patlıyor. Ve internette, sosyal medyada söylenen bir sözle; insanların bir kısmı Doğuda evlerine giremiyorlar, Batıda evlerinden çıkamıyorlar. Türkiye’nin içine düşürüldüğü durum şu anda bu…

Yani artık insanlarımız birer birer öldürülmüyorlar; onar, yirmişer, otuzar, ellişer öldürüyorlar ve ne yazık ki bu katliamlar, bu ölümler, bu cinayetler devam edip gidecek gözüküyor. Bu yüzden de yüreğimiz kan ağlıyor. Özellikle dünkü patlamadan sonra insanın eli bir işe varmıyor, gözü okumaya varmıyor, düşünüyor, acı duyuyor. Ve öfke ve mücadele azmi ile dolu olmak gerektiğini duyuyor diğer yandan da, arkadaşlar.

Yani bu güzel ülkeyi kim, neden bu hale getirdi?

Evet, Parababalarının hüküm sürdüğü hiçbir ülkede, hiçbir devlette bir avuç Parababası dışında milyonlarca, on milyonlarca çoğunluk için normal bir hayat yoktu. Parababaları kendi kârları, kendi çıkarları, kendi zevkleri için dünyayı yağmalar, kana ve ateşe boğarken; İşçi Sınıfı başta olmak üzere kamu çalışanlarını, gençliği sağmal sürü gibi sömürürken evet bir adaletsizlik vardı. Ancak insanlar en azından ne yapıyorlardı?

Kötü şartlarda, olumsuz şartlarda, açlık ve sefalet içinde olsa da bir ömür sürebiliyorlardı, doğal bir hayat diyelim, sürebiliyorlardı, doğal bir ölümle ölebiliyorlardı. Ama şu an ölümün nereden, ne zaman geleceği belirsiz. Hangi canlı bombayla, hangi canlı bombanın hangi siyasetten; IŞİD’den mi, TAK’tan mı, CIA’dan mı, MİT’ten mi, El Nusra’dan mı nereden geleceği belirsiz bir bomba, canlı bomba saldırısı ile insanlar terörize edilmiş durumda. Ve insanlar, özellikle sıradan insanlar, sokağa çıkmamak, işe gitmemek, alışveriş yapmamak noktasına itilmiş durumda ve daha fazla da itilecek.

 

ABD Emperyalistleri ve gerçekleştirdikleri

Peki, bunu kim yapıyor? Yani başta ülkemizde, sonra Ortadoğu’da bu katliamları yaratan kim? Neden bu katliamlar gerçekleşiyor? Neden savaşlar oluyor? Neden çocuklar açlıktan, yoksulluktan ölüyorlar? Neden milyonlarca insan mülteci duruma düşüyor?

Doğada ve toplumda hiçbir şey nedensiz değil. Her şeyin bir nedeni var, her şeyin bir sebebi var. Eğer bunu bilmezsek, eğer bunu görmezsek, o zaman çaresiz kalırız. Çaresiz insan, en zavallı insan demektir. Çünkü ne yapacağını bilemez, ne düşüneceğini bilemez ve artık yarınından emin olmaz hale gelir. O bakımdan bütün bunların nedenlerini bulmak zorundayız. Nedenleri bulduğumuz an da, çözümlerini üretiriz. Ve o zaman ne yaparız?

Geleceğe de daha güvenle bakarız. Nasıl mücadele edeceğimizi, ne yapmamız gerektiğini biliriz.

“ABD dış politikasını anlamanın sırrı, bunun hiçbir gizli yanı olmadığını anlamaktır. İlke olarak, Birleşik Devletler’in dünyaya egemen olmaya çalıştığını ve bu amaç uğruna her türlü yola başvurduğunu anlamak yeterlidir. Bu anlaşıldıktan sonra Washington’un uyguladı politikadaki tüm karmaşa, karşıtlıklar ve belirsizlikler ortadan kalkar. Bu egemenlik çabasını rakamlara dökmek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Birleşik Devletler,

“* Başka ülkelerde demokratik yoldan başa gelen 50’den fazla hükümeti devirmeye çalışmıştır;

“* En az 30 ülkede demokratik seçimlere büyük çapta müdahale etmiştir;

“* Elliden fazla yabancı lideri öldürtmeye çalışmıştı;

“* Otuzdan fazla ülke halkının üstüne bomba yağdırmıştır;

“* 20 ülkede halkçı ya da ulusalcı hareketleri bastırmaya çalışmıştır.

“(…)

“Toplam olarak, 1945’ten beri, Amerika Birleşik Devletleri yetmiş bir ülkede (dünya ülkelerinin üçte birinden fazlasında) yukarıda sözü geçen eylemlerden bir ya da birkaçını gerçekleştirmiş, bunun sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarcasının acı ve çaresizlik içinde kıvranmasına ve binlerce kişinin işkence görmesine sebep olmuştur. Son zamanlarda dünyada olup bitenleri izleyen ve çağdaş tarih hakkında bir miktar bilgisi olan herkes büyük bir olasılıkla ABD dış politikasından nefret etmektedir.” (William Blum, Emperyalizmin En Ölümcül Silahı Demokrasi Yalanı, Say Yayınları, 2013, s. 7-8)

İşte bir Amerikalı yazar, William Blum adlı Amerikalı bir yazar bunu söylüyor, arkadaşlar.

Biz yukarıdaki rakamları çoğaltabiliriz. Kendilerinin dışında, kendilerine rağmen iktidara gelmiş, kendi politikalarına boyun eğmeyen dünyanın neresinde bir lider varsa onu öldürtmeye çalışmıştır, diyebiliriz ve deriz.

“En az 30 ülkede” değil, kendilerinin dışındaki bütün ülkelerdeki bütün seçimlere (ki onlara da demokratik seçim diyemeyiz. Burada yazar “demokratik seçim” diyor ama “demokratik seçim” demememiz gerekiyor) müdahale etmiştir ABD.

Ve gerçekten de söylediği gibi, bunun sonucunda, bu politikalarının sonucunda milyonlarca, on milyonlarca insanın ölümüne ve on milyonlarcasının mülteci durumuna düşmesine, kendi ülkesinde ve kendi ülkesi dışında mülteci durumuna düşmesine neden olmuştur.

 

Emperyalistler, sahip olmak istedikleri yerlerin haritalarını cetvelle çiziyorlar

Karşımızdaki düşman öyle bir düşman ki, dünyanın neresinde bir yağma alanı, bir sömürü alanı varsa oraya el atıyor. İşte şu, Andre Vltchek adlı yazar, “Okyanusya/Pasifik Adaları’ndaki Vahşi Batı Sömürgeciliği” adlı kitabında, arkadaşlar bunu anlatıyor.

Ben birkaç yıl öncesinde bu kitabı okuyana kadar, kendi adıma, Okyanusya’daki somut durum hakkında yeterli bilgiye sahip değilmişim. Yani Okyanusya diye bir kıta olduğunu biliyordum, evet orada küçük devletler, ada devletleri olduğunu da biliyordum. Nükleer deneme alanı olarak kullanıldığını da biliyordum. Ancak bu kitabı okuyana kadar, ABD, İngiliz, Fransız, Japonya, Yeni Zelenda, Avustralya, Kanada Emperyalistlerinin Okyanusya’da yaptıkları zulümler hakkında çok az şey bildiğimi gördüm. Yani düşmanımı yeterince tanımadığımı gördüm. Çünkü hele de bizim ülkemizden bakınca; Okyanusya nere Türkiye nere… ABD nere, İngiltere nere, Fransa nere, Almanya nere, Okyanusya nere… diyorsunuz. Ama bu kitabı okuyunca…

Yine hep söylediğimiz bir şey vardı, biliyorsunuz; İngiliz Emperyalistleri, 1. Emperyalist Evren Savaşı’nda Ortadoğu’da sınırları cetvelle çizmişlerdir. Haritaya baktığımızda Ortadoğu’daki sınırlar dümdüzdür?

Niye?

Çünkü masa başında oturup sınırları cetvelle çizmişlerdir, İngiliz ve Fransız Emperyalistleri Sykes-Picot Anlaşmasıyla.

Yine aynı emperyalist devletler, 1880’li yıllarda Afrika’da aynı şeyi yapmışlardır. Dikkat ederseniz Afrika’da da sınırlar dümdüzdür.

Ben bu kitaptan öğrendim ki, masa başında oturmuşlar, Okyanusya’nın da sınırlarını çizmişler, yoldaşlar. Denizi, okyanusu sınırlara bölmüşler ve Okyanusya’da bir tek halk olan, kabileler biçiminde yaşayan Okyanusya Halkını sınırlar çizerek ayrı devletler haline dönüştürmüşler:

“Tarih boyunca dünyanın bu bölgesinde herhangi bir sınır olmamıştır. Burada sadece adaları ve toplumları bir araya getiren üzerinde yelken açıp ilerleyeceğiniz masmavi bir okyanus ve bakıp yönünüzü bulabileceğiniz muazzam bir gökyüzü var. Ama son yüzyıllarda yaşanan istilalar ve fetihler aşağılamanın yanı sıra adalar arasında bölünmeleri de beraberinde getirdi. Sınırlar görünüştü boş fethedilmez görünen okyanusun ortasına rastgele çizilmişti.” (Andre Vltchek, Okyanusya/Pasifik Adaları’ndaki Vahşi Batı Sömürgeciliği, Bilim+Gönül Yayınları, 2010, s. 13)

Yani suyun üstüne sınırlar çizmişler ve onlarca devlet oluşturmuşlar:

“On dört bağımsız devlet ve düzinelerce sömürge (kibar bir deyişle bölge).” (Andre Vltchek, agy, s. 7)

“Nieu” adlı bir devletin 2008 yılı nüfusu ne kadardır biliyor musunuz, arkadaşlar?

“1.444!” (Andre Vltchek, agy, s. 36)

Doğal olarak da dünyanın en az nüfuslu ülkesidir Nieu.

Niye bölüp parçaladılar emperyalistler?

İki nedenden:

Birincisi; emperyalistlerin bir tezi var biliyorsunuz; “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur.”

Yani Okyanusya’ya hâkim olan o bölgedeki bütün devletlere hâkim olur. Ulaşım yollarını kontrolüne alır. Kendisinin istemediği hiçbir şeyin, hiçbir geminin geçmesine izin vermez. Ve oralardan elde ettiği yeraltı ve yerüstü zenginliklerini alır kendi ülkesine götürür.

İkincisi ise sade bununla yetinmiyorlar ABD, İngiliz ve Fransız Emperyalistleri; Yeraltı nükleer denemelerini de orada yapıyorlar. Özellikle Mikronezya ve Polinezya sularında, Marshal Adaları’nda. Ve deneme alanı yapılan adalardaki halklar oradan sökülüyor başka adalara mülteci konumuna düşürülüyor.

İşte yazar bu kitapta, uzun uzun bu sömürgeciliği anlatıyor. Okyanusya’da başta ABD’nin, sonra Japonya, Avustralya ve o bölgedeki diğer emperyalist devletlerin yaptığı alçaklıkları, katliamları, zulümleri ve zalimlikleri anlatıyor. O halkların kültürlerini, tarihlerini nasıl yağmaladıklarını anlatıyor capcanlı bir biçimde ve somut örneklerle.

Ve bize tatil cenneti olarak sunulan Okyanusya adaları, yazarın da dediği gibi, etrafı çitlerle çevrilmiş yapay bir cennettir. O çitlerin dışındaki gerçek dünyada ise yerli halkların büyük sefaletleri söz konusu. Açlıkla, yoksullukla yaşamaları söz konusu. Reklamlarda, televizyonlarda ve filmlerde balayını nerede geçirmek istersin: Haiti’ye Fiji’ye gitmek isterim. Bize pompalanan, anlatılan orada her şey güllük gülistanlık olduğudur. İnsanlar cennette yaşıyorlar…

Hayır kardeşler, cennette yaşamıyor oranın yerli halkı. Cehennemin tâ kendisini yaşıyor. Vatanları cennet ama kendileri cehennemi yaşıyorlar emperyalistler tarafından yaratılan.

Otellerdeki yemek artıklarından, eşya atıklarından yaşamlarını sürdürüyorlar. Çünkü yaşamlarını sürdürebilecek denizden başka bir yeraltı zenginlikleri yok. Küçük adalar. Zaten balıkçılıkla geçiniyorlar esas olarak ama o balıkçılık ne oluyor?

Kendi yaşamlarını ve kültürlerini sürdürmelerine yetiyor.

Emperyalistler oraya geldiklerinden itibaren yağmalıyorlar olan zenginliklerinden ne varsa alıp gidiyorlar. Dolayısıyla ABD Emperyalistleri sadece Ortadoğu’da, Afrika’da, Balkanlar’da talan, yağma yapmıyor, tâ Okyanusya’da da yapıyor, kardeşler.

 

Güce, paraya sahip olmak için her şeyi yapıyorlar

“Beyaz Adam”ın Tanrısı Para Tanrısıdır

Bir kitap daha: “Göğü Delen Adam”.

Sizi şimdi 1915-1920’li yıllara götürüyorum. Yine Okyanusya Adaları’ndan birisinden …’den, bir grup yerli Avrupa ülkelerini gezmeye götürülüyor. Gelen misyonerler ekipler oluşturarak, Avrupa’ya Avrupa Uygarlığını tanıtmaya götürüyorlar.

Önce İncil’i, Hıristiyanlığı kabul ettiriyorlar yerli halka. Size Tanrıyı, barış ve kardeşliği getirdik, diyorlar. Sanki o ülkelerde barış ve kardeşlik yokmuş gibi…

Sonra oradan örgütledikleri bir kısım insanlara, özgürlüğü, demokrasiyi öğretmek için Avrupa’ya götürüyorlar. Bir kabilenin Tuiavii adlı lideri de gidiyor. Avrupa’da 5 yıl kadar kalıp birçok ülkeyi geziyor. Sonra ülkesine dönüp bu kitabı yazıyor. Daha doğrusu, yaşadıklarını, gözlemlerini ve sonuçlarını kendi halkına anlatmak üzere notlar çıkarıyor. Avrupalı namuslu bir insan; Erich Scheurmann bu ülkeye, Okyanusya adalarına gidiyor ve uzun yıllar orada kalıyor. Bu kabile şefi ile tanışıyor ve kabile şefi notlarını ona okuyor. Uzun mülakatlardan, arkadaşlıklardan sonra yayımlamak üzere bu notları alıyor. Yani bu kitap, o Tuavili kabile şefinin kendi halkına Avrupa’yı anlatmak için aldığı notların kitaplaştırılmış hali, arkadaşlar;

Papaagli diyor Avrupalıya. “Göğü Delen Adam” anlamında kullanıyor. Onun da anlamı şu: Okyanusya’ya gemilerle geliyorlar doğal olarak ve bir anda, yerlilerin bakışıyla, göğün ortasından çıkıp geliyorlar. Oradan geliyor, “Göğü Delen Adam” deyişi. Oradan geliyor, arkadaşlar. Papalagi diyor Avrupalıya ve değişik başlıklar halinde; “Papiali’nin etini örtmesi çeşit çeşit kılıf ve örtülerine dair”, “Taştan kutular”.

“Taştan kutular” ne olabilir, arkadaşlar?

Dinleyiciler: Evler

Gürdal Çıngı Yoldaş: Evet, Evler.

Ve anlatıyor, biz sabah kalktığımızda bir kulübede, altımızda yapraklardan yaptığımız yataklar var. Gözümüzü açtığımızda gökyüzünü görüyoruz. Ve çıplağız, bir giysiye ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü birbirimizden saklayacağımız bir şey yok, diyor. Biz güneşi olduğu gibi görürüz, aramızda giysiler, ayakkabılar, evler gibi yapay bir şey yok, diyor. Ama Avrupa’da kılıf kılıf giysiler, kalın kalın giyerler, hele bir ayakkabılar var. Ayaklarını ona sokuyorlar ve sıkıştırıyorlar bir de, sokuyorlar bizim bunu anlamamız mümkün değildir, diyor. Yani toprağa basmak varken, enerji almak varken, enerjini boşaltmak varken neden ayakkabı giyesin ki? Neden taştan kutulara girer ki anlamak mümkün değildir. Sonuç olarak Avrupalıları değişik özellikleriyle anlatıyor şaşarak.

“Yuvarlak Metal ve Ağır Kâğıda Dair

“Kulak verin bana, siz aklı başında kardeşlerim; inanarak kulak verin ki, kötülüğün ve beyazların korkusunu tanımamış olmanın mutluluğunu tadın. (Yani Batılı ile tanışmak, Batılı ile karşılaşmak kötülüğü tanımak, mutluluğu terk etmek onun için. Gerçekten de öyle değil mi, arkadaşlar? – Gürdal Çıngı) Misyonerin şu söyledikleri konusunda hepiniz tanıklık edebilirsiniz bana: Tanrı sevgiymiş. Gerçek bir Hıristiyan, sevgi düşüncesini her zaman göz önünde bulundurmalıymış. Ulu Tanrı için, beyaz adamın duaları da yeterliymiş. Onun tanrısı kandırdı bizi, açıkça dolandırdı. Papalagi de kendi tanrısını kandırıp fiştekledi bizi Büyük Ruh’un sözlerini kullanarak aldatması için. Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kâğıttan başka bir şey değildir.

“Bir Avrupalıya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl yuvarlak metal ya da koca ağır bir kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudakları arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır. Onlar, yani beyazların tüm uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki, ha bire yuvarlak metal ve ağır kâğıt tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır. Çoğu, sağlığını bile bunun uğruna feda eder. Yuvarlak metal ve ağır kâğıt uğruna. Bunları giysilerinin içinde, ikiye katlanmış sert derilerin arasında taşırlar. Geceleyin, kimse almasın diye yastıklarının altlarına saklarlar. Her gün, her saat ve her an onu düşünürler. Hepsi ama hepsi. Çocuklar bile! Çünkü düşünmek zorundadırlar. Analarından öğrendikleri, babalarından gördükleri budur. Avrupalıların tümü. Samonis’te (Almanya’da bir şehir. – G. Çıngı)) bir taş aralığının içine girsen hemen şu sesi duyarsın: “Mark!” Bir an sonra yeniden “Mark!” Bu, parlak metal ve ağır kâğıdın adıdır. Faelani’de (Fransa’da. – G. Çıngı)  “Frank”, Pelentia’da (İngiltere’de. – G. Çıngı) Şiling, İtalya’da Liret. Mark, Frank, Şiling, Liret, hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsi de para demektir. Para, para… Papalagi’nin gerçek tanrısı yalnızca paradır.”

İşte arkadaşlar, Batılılar dediklerimiz budur: Tanrıları Paradır, Para Tanrısıdır tek taptıkları.

Ondan başka hiçbir şey tanımazlar ve başka bir şeye tapmazlar. Dolayısıyla da bölgemizde ve ülkemizde, deminki sorduğum soruyu cevaplarsam, kim yaratıyor bütün bunları?

İşte para Tanrısına tapan AB-D Emperyalistleri yaratıyor. Başka hiç kimse değil. Dünyanın bütün yeraltı ve yerüstü servetlerini ellerinde toplamak, kasalarında biriktirmek ve ha bire saymak için gözleri yuvalarından uğrayarak, dudaklarından, ağızlarından salyalar akarak paradan, yağmadan, talandan konuşuyorlar. Ona sahip oldukları anda her şeylerini yitiriyorlar; ruhlarını, vicdanlarını, insanlıklarını bütün insani değerlerini bir kenara atıp geçip gidiyorlar. Ona tapıyorlar, onu elde etmek için her şeyi yapıyorlar.

Ülkemizde patlatılan bombalar da, gerçekleştirilen katliamlar da bunun için yapılıyor, kardeşler. Başka hiçbir şey için değil!

Simdi adını anmak istemiyoruz ama mecburen anıyoruz: Tayyip…

Şimdi ABD; Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, işgal etti. Suriye’yi karıştırdı bu hale getirdi.

Tayyip ne dedi ABD’nin Irak’ı işgali sırasında?

“Amerikan askerlerinin sağ sağlam ülkelerine dönmeleri için dua ediyorum.”

Gül’ünden Tayyip’ine kadar, değil mi arkadaşlar, basında çıktı. Gizli saklı hiçbir şey yok.

Ama Rusya Suriye’ye müdahale edince ne dedi Tayyip?

“Eyy Rusya ne işin var senin Suriye’de. Senin Suriye ile sınırın mı var?”

Peki, ABD’nin sınırı mı vardı? Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın ve Kanada’nın Ortadoğu’da sınırı mı vardı?

Neden bunların katliamcı, tecavüzcü askerlerinin ülkelerine dönmeleri için dua ediyordun?

O zaman: “Eyy Amerika ne işin vardı senin?” demiyordun. Biz de beraber Irak’a, Suriye’ye girelim, diyordun.

Senin ve efendilerinin çıkarlarına ters hareket eden Rusya olunca ne diyorsun hemen?

“Ne işin var senin Suriye’de. Senin sınırın mı var?”

 

Kardeşler,

Biz kimseye hakaret etmeyiz. Asla aklımızdan böyle bir şey geçmez. Hakaret bizim işimiz değil. Biz bilim insanıyız. Çünkü biz devrimciyiz, devrim bir bilimdir. Biz bilime inanıyoruz, o bakımdan biz bilim dışında başka bir davranışta bulunmayız. Dolayısıyla bizim insanlara hakaret etmemiz için hiçbir neden yok. Biz sadece gerçekleri ve olayları konuşuruz. Olaylarda zaten gerçekçidir. Olayların kendisi devrimcidir. Bizim başkaca hiçbir şey yapmamız gerekmiyor. Olayları değerlendirdiğimiz anda gerçekleri apaçık görürüz. İşte şimdi gördüğümüz gibi, gerçekler çok açık:

Ne işi var Amerika’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin ülkemizde ve coğrafyamızda, değil mi arkadaşlar?

Evet, hiçbir işi yok!

Ama işi var.

Ne işi var? Ortadoğu’nun yeraltı servetlerini, özellikle petrol ve doğalgazını ne yapacak?

Kendi ekonomik çıkarı için ülkesine götürüp gidecek. Onun güvenliğini sağlayacak ve orada para tanrısına para tanrısı ekleyecek. Bütün amacı budur. Yoksa bu ülkelerin halklarını düşündüğünden değil.

Biliyorsunuz Ortadoğu’ya, Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye gelirken, “demokrasi ve özgürlük” getireceğini söylüyordu.

Irak’ı ne hale geldiği getirdiği, demokrasinin ne hale geldiği ortada, değil mi arkadaşlar?..

Libya, Afganistan, Suriye…

Ve Türkiye de ortada şu anda. İşte daha yeni başladık.

Dolayısıyla düşmanın adını netçe koymak zorundayız. Dünyayı kana ve ateşe boğan, yağmalayan, sömüren, zulmeden ve on milyonlarca insanı katleden ve aynı şekilde o kadar insanı mülteci haline düşüren düşmanın adını…

İki gün önce de televizyonda izlediğimiz gibi, para atıp onlara şınav çektiren, insanlığından uzaklaşmış Avrupalılar genel olarak, özel olarak da söylersek AB-D Emperyalistleridir. Düşmanlarımız; ABD ve AB Emperyalistleridir. Dünya halklarının düşmanları bunlardır. Bunların başı da ABD Emperyalizmidir. Kitaplardan da okuduğum gibi.

 

Sıra sende Türkiye…

Arkadaşlar,

ABD Emperyalistleri için, Ortadoğu’yu kana ve ataşe buladıktan sonra,  Genel Başkan’ımızın yıllardır bu yana feryat ederek söylediği gibi, sıra Türkiye’ye geldi.

Niye geldi?

Yıllardır söylüyoruz ki, ABD Emperyalistleri 1. Emperyalist Evren Savaşı’nda gerçekleştiremediklerini gerçekleştirmek istiyorlar bir kez daha. Osmanlı’yı bölüp parçaladılar. Osmanlı’nın hâkim oldukları toprakları kendi egemenliklerine aldılar. Yeraltı ve yerüstü servetlerini sömürmeye başladılar. Bir tek Arap Ulusu’nu 22 parçaya böldüler. 22 devlet ürettiler. Afrika’yı yağmaladılar. Ama bununla yetinmiyorlar.

Ne yapıyorlar şimdi?

O zaman dünyanın jandarması olan İngiltere’nin çizdiği sınırları, ABD Emperyalistleri yeniden çizmek istiyor. Kendine göre, kendi çıkarları için şekillendirmek istiyor. Bunun adına da BOP diyor, GOP, diyor. Bu planını kademe kademe hayata geçiriyor. Irak, Afganistan, Libya’da başardılar. (Şu an için Suriye’de başaramadı. Ama sonuç olarak, bir noktadan bakarsak, başardı. Meşru iktidarı deviremedi. Beşşar Esad yönetimi belli bir bölgeyi Suriye’de korumaya devam ediyor. Görünen o ki koruyacak da.)

Ancak yine ne yaptı Suriye’yi?

Şu anda ikiye böldü. Fiilen IŞİD’i de katarsak üçe böldü. Ama IŞİD öyle ya da böyle bu coğrafyadan gönderilecek. IŞİD’in bu bölgede uzun sürede devlet olarak kalması mümkün değildir. Zaten kalması da gerekmiyor.

IŞİD belası ile ne yaptı? İkiye böldü Suriye’yi şu anda: Kürtler ve Esad yönetimi olarak ikiye bölmüş oldu.

En son PYD’de ne yaptı?

Kantonları birleştirdim, Federasyon oluşturdum, dedi. Dolayısıyla fiilen Suriye’de şu an, büyük çoğunluğuyla 500 km ye ulaşan bir sınırda, bizim komşumuz haline gelmiş bulunmaktadır PYD.

İşte o planı, BOP’u da Türkiye’ye taşıyacaklar. Yıllardır söylediğimiz gibi Türkiye’yi üçe bölecekler.

Bir; Anadolu, iki; Kürt Bölgesi, üç; Ermeni Bölgesi.

Bu açık, net. Hiç kimse de bunu gizlemiyor. 1915’ten bu yana, 1880’li yıllardan beri bu talepleri var. Bundan asla vazgeçmiyorlar. Ermenistan, hem de küçük bir Ermenistan da değil, “Büyük Ermenistan” diyorlar, “denizden denize Ermenistan”, Karadeniz’den İskenderun’a kadar yani Akdeniz’e kadar, arkadaşlar. Ufukları da öyle dar değil. Sıcak denizlere çıkacaklar. Amaçları ve hedefleri budur.

Bu hedeflere varmak için her yolu deneyeceklerini açıklıkla söylüyorlar. 7-8 yıl önce hep aktardık biliyorsunuz, Milliyet Gazetesi’nde yer alan, Amerika’daki bir Ermeni Örgütünün lideri ile yapılan röportajda, şu anda Türkiye Devleti’ni yenebilecek misiniz, diye soruluyor. Hayır, askeri alanda Türkiye Devleti ile baş etmemiz şu an için mümkün değil. Bunu biliyoruz, diyor. Ama bir savaş, iç savaş, doğal afet sonucunda bu hedeflerimize ulaşabiliriz, diyor.

Yani bakın nelerden medet umuyor savaş, iç savaş, doğal afet… Yani doğal afetleri bile kendi emelleri için kullanacaklar. Denizden denize Ermenistan için doğal afeti bile kullanmaktan çekinmeyecek.

 

Kentsel Dönüşüm mü? “Felaket Kapitalızmı”nin sonuçları mı?

Bunların politikaları her yerde aynı. İşte bu kitap da onu anlatıyor, Naomi Klein diye bir yazar. Kitabın adı: “Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi”.

Nedir Şok Doktrini arkadaşılar?

İki şey ya da birçok şey. Biliyorsunuz, hatırlayacaksınız, 2007 yılında Amerika’da Los Angeles şehrinde, hatırlarsınız, bir kasırga olmuştu, Katrina Kasırgası. Bu kasırga binlerce insanın ölümüne neden oldu. O kasırganın sonucunda ne oluyor biliyor musunuz?

O şehirde zenciler yaşıyor. Çoğunlukla sosyal konutlar var ve okullar kamu okulu durumundadır. Sosyal konutlar geniş bir alana yayılmış. Eski konutlar, yani 20-30-40 yıllık konutlardır. İnsanlar oralarda yaşıyorlar. Katrina Kasırgası sonucunda yerle bir oldular.

Daha sonra ne oldu biliyor musunuz? Ne yapıyor Amerikan Parababaları bu kasırgadan sonra biliyor musunuz?,

Bundan nasıl yararlanırız? diyorlar. Şimdi yazar onu anlatıyor:

“Sığınakta şehrin önde gelen cumhuriyetçi bir Kongre üyesi olan Richard Baker’ın bir grup lobiciye, sel felaketini kastederek “nihayet New Orleans’taki toplu konutları temizlemiş olduk. Bu işi biz yapamıyorduk. Tanrı yaptı,” dedi şeklinde bir haber dolaşmaktadır. New Orleans’ın en varlıklı müteahhitlerinden biri olan Joseph Canizaro da buna benzer bir ifade kullanmıştı: “Sanırım, yeniden başlamak için temiz bir sayfaya sahip olduk. Ve bu temiz sayfayla birlikte elimize çok büyük bazı fırsatlar geçmiş durumda.” (İnsanlar can derdine düşmüş sığınaklarda yaşıyorlar. O “temiz bir sayfaya sahip olduk yeni bir sayfa açabiliriz artık”, diyor. – Gürdal Çıngı) Bütün o hafta boyunca Baton Rouge’daki Louisiana Eyalet Meclisi, o büyük fırsatları (vergi indirimleri, az sayıda düzenleme, ucuz işgücü ve ‘daha küçük ve daha güvenli bir şehir’) ele geçirmeye yardımcı olan şirket lobicileriyle birlikte hareket etmişti; bu fırsatlar pratikte toplu konut projelerinin yerle bir edilmesi ve onların yerine güvenlikli site yapılması anlamına geliyordu. Bütün bu ‘taze başlangıçlar’ ve ‘temiz sayfalar’la ilgili konuşmaları duyduğunuzda zehirli molozları, kimyasal sızıntıları ve anayolun birkaç mil ötesindeki cesetleri neredeyse unutabilirdiniz.

“(…)

“New Orleans’ı basan sel sularında fırsat görenlerden biri de, dizginlerinden boşanmış kapitalizm hareketinin büyük gurusu ve çağdaş hiper-seyyah küresel ekonominin kurallar kitabını yazma onurunu taşıyan adam, Milton Friedman’dı. Doksan üç yaşında olup sağlık sorunları yaşayan, yandaşlarının ‘Miltie Amca’ diye andığı bu adam, yine de setlerin yıkılmasından sonraki üç ay içerisinde The Wall Street Journal’a bir makale yazacak gücü toplayabilmişti. “New Orleans’taki okulların çoğu harabeye döndü.” Diyen Friedman, onları “o semtlerde yaşayan çocukların evleri olarak” görüyor ve sözlerine şöyle devam ediyordu: Bu çocuklar artık ülkenin dört bir yanına dağılmış durumdadırlar. Bu bir trajedidir. (Bakın arkadaşlar ne güzel: Bu bir trajedidir. Ne bekliyorsunuz? Doğal olarak olumlu şeyler söylemesini trajediyse… – G. Çıngı) Aynı zamanda da, eğitim sisteminde radikal reformlar gerçekleştirmeye zemin sağlayan bir fırsattır. (Yani trajediyi fırsata dönüştürüyor, arkadaşlar. – G. Çıngı)

Friedman’ın radikal düşüncesi, yeniden inşaya harcanacak para içindeki milyarlarca dolarlık bir kısmın New Orleans’ın mevcut kamu okulu sisteminin yeniden inşası ve düzeltilmesi için harcanması yerine, hükümet tarafından ailelere, çoğu kazanç peşinde koşan ve devlet tarafından desteklenen özel kurumlarda harcayabilecekleri eğitim kuponu verilmesi gerektiği şeklindeydi. “Şurası can alıcı bir öneme sahiptir ki” diye yazıyordu Friedman, “bu temel değişiklik geçici bir önlem olamaz, daha ziyade ‘kalıcı bir reform’ olacaktır.”

“(…)

“Setlerin onarılması ve elektrik şebekesinin yeniden çalışır hale getirilmesi sürecinde gözlenenin tam tersine, New Orleans’ın okul sisteminin haraç mezat satılması askeri bir hız ve kesinlikle gerçekleştirilmişti. Şehrin yoksul sakinleri hâlâ sürgündeyken, on dokuz ay içerisinde New Orleans’ın devlet okulu sisteminin yerini neredeyse tamamen özel mülkiyetin eliyle işletilen özel okullar almıştı. Katrina Kasırgası’nın öncesinde okullar dairesi toplam 123 devlet okulunu idare ediyordu; şimdiyse bu sayı sadece 4’e inmiş bulunmaktadır. Fırtına’dan önce şehirde sadece 9 tane özel okul vardı; şimdi bu sayı 31’e ulaşmış durumdadır. New Orleans’ın öğretmenleri eskiden güçlü bir sendika tarafından temsil edilirlerdi; şimdiyse sendikanın yaptığı anlaşmalar paramparça edilerek yırtılmış ve 4.700 sendikalı öğretmen işinden olmuştur. Genç öğretmenlerin bazıları özel okullar tarafından işe alınıp maaşları düşürülmüştür, ama çoğu işsizdir.” (Naomi Klein, Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi, Agora Kitaplığı, s. 2-3-4-5)

Evet yoldaşlar, yani ABD Emperyalistleri böylesine kendi insanına da düşman. Yani sadece bizim gibi sömürge, yarısömürge ülkelerin halklarına düşman değil, kendi halkına da düşmandır. Kendi halkına da acıma göstermez.

Niye?

Aynı nedenden: çünkü Tanrısı, Para Tanrısıdır.

Kendi halkı da kendisine para kazandırıyorsa bir değer taşır. Kazandırmıyorsa hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Sendikalarının, okullarının, evlerinin hiçbir önemi yoktur. Evini, okulunu, çocuğunu ve sendikasını kazı, geç git… Sonuç; para gelsin, kâr elde etsin, vurgun vursun…

Dolayısıyla düşmanımız bu, arkadaşlar. Böyle bir düşmana karşı savaşmak zorundayız.

Hatırlayacaksınız, özellikle işçi arkadaşlar da çok iyi hatırlar. Az önce Batuhan Arkadaş da çok güzel anlattı. Parababaları Kıdem tazminatına göz diktiler, Özel İstidam Büroları getiriyorlar.

1999 Depremi’nde ne yaptılar hatırlıyorsunuz değil mi Depremin esnasında neyi geçirdiler?

Mezarda emekliliği geçirdiler.

Yani “şok doktrini”ni ülkemizde uygulamışlar, biz can derdindeyken onlar mezarda emekliliği geçirmişler, arkadaşlar. Yani emperyalistlerde hiçbir şey tesadüfî, belirsiz değil. Hepsi birbirine bir zincirin halkası gibi bağlı. ABD’sinden Türkiye’ye, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya hepsi bir zincirin halkalarıdır.

Dolayısıyla biz zinciri sürükleyecek ana halkayı yakalayamazsak zincirin etrafında dolanır dururuz ve o zincir ne yapar bir müddet sonra?

Bizi boğar, öldürür.

O yüzden zinciri sürükleyen ana halkayı bulmak zorundayız. Baş düşman kim ve vuruş noktamız neresi?

İşte bunu tespit edersek, o zaman mücadelemizin önünde hiç kimse duramaz, arkadaşlar.

Günümüze, bugüne geliyorum, işin bir diğer yanına az sonra gireceğim ama şimdi Diyarbakır’da, Sur ’da ne konuşuluyor?

Bir dinleyici: Kentsel Dönüşüm.

Gürdal Çıngı Yoldaş: Kentsel Dönüşüm konuşuluyor değil mi, arkadaşlar.

İnsanlar can derdindeler. 355.000 kişi, gazete burada, Sur, Cizre, Silopi bölgesinde evlerini terk etmiş durumda. Şırnak, Nusaybin buna dahil değil. Üstelik de bu rakamı Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu açıklıyor, Bursa’daki bir toplantıda 27 Şubat tarihinde. Nusaybin’in 90 bin nüfusu var. 50 bini göçmüş durumda. Geçtiğimiz üç günde 90.000’den 50.000’i… Şırnak’ta 92 binden 40.000’i göçmüş durumda. Diyelim ki bu rakamlar abartılı. Ama nereden baksanız on binlerce kişi göç etmiş durumda. Ya daha sakin il ve ilçelere ya da daha uzaklara, Adana, Mersin’e vb.ne…

Onlar ise kentsel dönüşümün peşinde. Var mı bir tesadüf burada?

Hayır yok. Şu kitabı okuyunca hiçbir tesadüf, belirsizlik yok. Gerçekler gün gibi açık, arkadaşlar. Yeter ki biz o gerçekleri görebilelim, elimizle tutabilelim. Ama şunları okuyunca, gerçekleri de görünce, o zaman gerçekleri de elimizle koymuş gibi görüyoruz. “Bir devlet yetkilisi” diye verdiler gazeteler, Sur için söylediği şuydu: Şimdi yatırım yapacağız, evlere tamirat için para vereceğiz. Ama niye iki kez para verelim. Yarın da kentsel dönüşüm için para vereceğiz”, diyor. İki kez para vermeye gerek yok. Kazıyalım, kentsel dönüşümü yapalım…

Kim yapacak kentsel dönüşümü?

TOKİ yapacak, Cengiz yapacak, Ağaoğlu yapacak değil mi, yoldaşlar?

Yani yandaşlara vurgun vurdurmaya, kendileri de komisyon almaya devam edecekler.

Bu hükümet niye inşaat işlerini seviyor?

Bir yoldaş: Rant var.

Gürdal Çıngı Yoldaş: Evet, rant var, vurgun ve komisyon çok fazla, o yüzden…

Bir yoldaş: Kâr çok yüksek.

Gürdal Çıngı Yoldaş: Yani o açıdan baktığımızda, Katrina Kasırgası ile Cizre’deki durum arasında hiçbir belirsizlik yok Biri New Orleans’ta, biri Cizre’de gerçekleştiriliyor, arkadaşlar, fark etmiyor. Gerçeklik bu. Bunu görmek zorundayız. Hepimiz görmek zorundayız, çok önemli nokta, kardeşler.

 

Gerçek eşitlik ve kardeşliği

Türk Kürt Halk Cumhuriyeti sağlar

Şimdi dedik ya, Ortadoğu da, ülkemiz de kan gölüne çevrildi, diye. Burada çok dikkat etmemiz gereken bir nokta var. Bunun altını ısrarla çizmek zorundayız. Döne döne çizmek zorundayız ve bu adımdan bir milim şaşmamak zorundayız. Biz gerçekleri konuşuruz ve sadece gerçekleri konuşuruz. Gerçeklerden başka bizi hiçbir şey ilgilendirmez.

Şimdi gerçekliğimiz nedir?

Bazı arkadaşlarımız için şöyle bir şey olabilir. Kürt Meselesi rahatsız edici bir konu olabilir. Halkımız için, Batıdaki insanlarımız için Kürt Meselesi’ni dile getirdiğimizde sorun oluyor değil mi?

Şimdi ne oluyor?

Ben İstanbul’dan geldim. İstanbul’da insanlar, yani açık söyleyeyim, siz de yaşıyorsunuzdur. Nasıl ifade edeyim, sözcüklerimi dikkatle seçmeye çalışayım, Kürtlere ne yapıyor?

Düşman görüyor, hakaret ediyor. Yani bunları kazımak istiyor, doğru mu arkadaşlar? Yani bir kısım insan böyle söylüyor mu?

Söylüyor. Bu gerçeklik.

Peki sadece Türkler mi söylüyor? Kürtlerin bir kısmı da Türkler için böyle söylüyor mu?

Orada yaşayan insanlar da Türkler için söylüyor.

Kürtleri ne yapacaksın?

Kazıyacaksın, diyorlar arkadaşlar. Uzaklaştıracaksın, onlarla bir arada olmayacaksın, diyor.

Oysa biz bu halkla bin yıldır bir aradayız, kardeşiz. Genel, halkımızın deyişiyle; kız aldık kız verdik.

Nasıl bölüneceğiz, yani bu nasıl olacak?

İşin iki noktası var, arkadaşlar.

Bir; dedim ya hani biz bilime inanırız ve olayların bilimine inanırız. Türkiye de 70 milyonluk nüfusumuz var. Bunun en az 25 milyonu Kürt mü, kendisini Kürt olarak görüyor mu, Kürt illeri denen coğrafyada yaşıyor mu?

Yaşıyor.

Suriye’de Kürt denen bir halk var mı?

Var. Federasyon ilan etti iki gün önce.

Irak’ta Kürt diye bir halk var mı?

Var.

Devletleri var mı?

Var.

Barzanistan olarak adlandırdığımız bir federe devlet var mı?

Var.

Resmi olarak bayrağı, parlamentosu var mı?

Var.

İran’da Kürtler var mı?

Var, arkadaşlar.

Şimdi bunlar var. Bu gerçekliklere yok diyemeyiz. Var bu gerçeklik.

Ne yapacağız o zaman?

Yani bu gerçekliği görüp, anlayıp; bu gerçeklikle nasıl yaşarız diye mi değerlendirmemiz gerekir, ne yaparız da kardeşliği devam ettiririzi mi aramamız gerekir?

Ya da; kazıyalım gitsin… Şimdiye kadar yeterince bu tür şeyler yapılmış. Bir başarı var mı?

Kürt Halkı kazınmış mı?

Kazınmamış. Ne Irak’ta, ne Suriye’de, ne İran’da kazınmış. Evet, bir devletleri yok. Ama bir Kürtlük bilinci, bir yurt, ulus bilinci var mı?

Kabul edelim, arkadaşlar; var. Yok dememiz bize bir şey getirmez. Yani şu an benim şu kitabı elimde tutmuyorum demek, bu kitap değildir demek ne kadar saçma bir şeyse, ne kadar bilim dışı bir şeyse, Kürt Halkı yoktur demek de inanın o kadar bilim dışı olur. Duygularımızı bir yana bırakıyoruz. Yoksa tutumumuz bilimsel olmaz, bilim dışı olur.

O zaman biz ne yapmak durumundayız?

Gerçek kardeşlik eşitlik temelinde bu halkla birlikte yaşamak zorundayız. Şu ana kadar nasıl yaşadıysak bundan sonra da öyle yaşamanın yollarını arayıp bulmak zorundayız.

Hatırlayacaksınız 1980’li yılların sonunda Sosyalist Bulgar Devleti, o zaman için ne yaptı?

Bulgaristan’daki Türk azınlığın dilini, Türkçeyi yasakladı. Hatırlayacaksınız, Türkçe konuşmak yasak, dedi. Şahıs isimlerini Bulgarlaştırdı. Köy, okul adlarını bütün adları da Bulgarcaya çevirdi.

Ne oldu sonunda?

Orada yaşayan halk isyan etti, ayaklandı. Büyük bir kısmı da Türkiye’ye geldi.

Niye?

Dilimizi kullanamıyoruz, dilimizi yasakladılar. Anadilimizi okuyamıyoruz, konuşamıyoruz. Ali, Fatma, Ayşe ve ekmek diyemiyoruz dediler. Çok haklı şekilde, sosyalist bir devletin yaptığı bu yanlışlık, hata karşısında, bu gerici uygulama karşısında haklı olarak tepki gösterdiler. Çünkü oradaki devlet anadillerini yasakladı. Asla kabul edilebilir bir şey değildi. Sosyalist olup olamamasının hiçbir önemi yok. Yaptığı gerçeğe, bilime uygun mu değil mi? Bizim ölçümüz dediğim gibi bu. Sadece bu. Biz olaylara, bilime bakarız. Uygun mu, değil mi?

Hayır, uygun değildi, doğru değildi.

O insanlar ne yaptılar?

Tepki gösterdiler ve gelebilenler Türkiye’ye geldiler. Ben anadilimi özgürce konuşabileceğim, çocuklarıma adımı koyabileceğim ülkeme geliyorum, dedi binlercesi ve geldi. Değil mi, hatırlıyoruz.

Dolayısıyla, hani empati kurmak deniyor ya şimdi, biz de o empatiyi kuralım. Çok haklı olarak o Türkler buna nasıl tepki gösterdiyse, Kürt Halkı da tepki gösteriyor. Kürt Halkı da yakın döneme kadar Kürtçeyi kullanamıyordu. Aile içinde ve gizli olarak kullanıyordu. Dışarıda Kürtçe konuşulamıyordu. Kürtçe yayınlar çıkamıyordu. Televizyonları, radyoları yoktu. Şu an da halen eğitim alamıyorlar Anadillerinde. Yani ana dilini öğrenemiyor. Bir ayrılık, bölme niyeti yoktu. Anadilini kullanamadığı için o doğal bir tepki uyandırıyordu. Ama Parababaları Devleti buna izin vermiyordu. İnsanlar işte bunlara tepki duydular. Yani, dolayısıyla suçlu Parababaları. Biz burada da hep onu söyleyeceğiz. Biz bir halkı asla yargılayamayız. Halklar masumdur. O ulusların içinde egemen sınıflar vardır. İşveren sınıfları vardır. Parababaları sınıfları vardır. O sınıflar, zümreler halklar üzerinde baskı uygularlar. Hem kendi ülkesinin halkına, hem de uygulayabiliyorsa başka ülkenin halkına. Sömürebiliyorsa ABD’nin yaptığı gibi bütün dünya haklarına baskı ve zulüm uygulamak ister, sömürmek ister. Bizim Parababaları da Kürt Halkına zulüm uyguladılar. Eh ne yapar?

Rüzgâr ekerseniz fırtına biçersiniz. Bu kaçınılmaz bir şey.

Biz nasıl öfke duyuyorsak Parababalarına, işverenlere; kıdem tazminatımızı almak istediğinde, nasıl feryat ediyorsak; bu bizim ekmeğimiz, geleceğimiz diyorsak; Onurumuz aynı zamanda deyip eylemler yapıp sahip çıkıyorsak… Özel İstihdam Bürolarını kabul etmeyiz. Ne demek, biz Ortaçağın kölesi miyiz diye isyan ediyorsak… O insanlar da isyan ediyor. Dolayısıyla birbirimizi anlamamız gerekiyor.

Bizi kim birbirimize düşürmeye çalışıyor?

Emperyalistler düşürmeye çalışıyor.

Suriye’de süren savaş 5’inci yılına giriyor.

Suriye de bir sorun varsa kendi iktidarı ile kendi halkı arasındaki sorundu. Varsa sorunu, Beşşar’ı iktidara getirir ya da götürürdü. İstemiyorduysa iktidardan edebilirdi. Bizde nasıl oluyorsa yani kâğıt üstünde…

Tayyip ne diyor?

Ben seçildim, yüzde 50 oy aldım geldim. Oy çoğunluğunu sağlayın gideyim, diyor. Beşşar Esad’da onu söylüyordu. Devirin gideyim, seçmeyin gelmeyeyim, diyordu.

Ama ne yaptık oraya?

Bütün Ortaçağcıları, bütün sapıkları, Avrupa’nın, Balkanlar’ın ne kadar ipten kazıktan kopmuş insanı varsa işsiz ve serserisi varsa götürdük bunları, alanlar açtık. IŞİD yarattık, El Nusra yarattık, bilmem ne yarattık. Yarattık oğlu yarattık… Yüzlerce örgütten söz ediyoruz Suriye’de şu anda. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir şey. Bizim sınırlarımız ne hale geldi… Elek gibi, yolgeçen hanı gibi isteyen, istediği gibi geldi geçti. Sadece insanlar gelip geçmedi bildiğimiz gibi; silahlar, bombalar, tanklar, tüfekler her şey geçti. Ne istedilerse geçti. Nihayetinde, Avrupa demiyor mu sınırları sık. Sınırlarını kontrol altına al. Eşya ve insan geçişi olmasın. Çünkü sivri uç kendine geldi.

Kendi ülkesinde ne oldu?

Onların deyimiyle “terör” eylemleri yapılmaya başlandı. İslamcı terör kendi ülkelerine sıçradı. Kendi canları çok kıymetli ya, kendi canlarına zarar geldiği anda sınırı kapat, geçirme. Oradan gelen bana geliyor, dedi.

Bakın gene ne yaptı?

Hep kendi çıkarını ön planda tuttu. Onlar için her zaman kendi çıkarları birincil durumdadır.

O bakımdan, işte burada da Kürt Meselesi’nde AB-D emperyalistleri Irak’ı böldüler, Suriye’yi böldüler, Türkiye’yi bölmek istiyorlar.

Ne yapmak istiyorlar?

  1. İsrail yaratmak istiyorlar. Müslüman İsrail yaratmak istiyorlar.

Suriye savaşının en önemli sonuçlarından birisi, gelecekte ne olursa olsun, son 5 yıldır ne biliyor musunuz?

Bütün dünyada da mutabık kalındığı gibi, İsrail’in güvenliği şu anda sağlanmış durumda.

Çünkü İsrail’e karşı en direngen mücadeleyi kim veriyordu? Filistin Halkını kim destekliyordu?

Esas olarak Suriye destekliyordu. O yüzden Suriye bu hale düşmekle birlikte, Filistin davasını yeterince savunamaz oldu. Ve İsrail güvenliğe kavuştu. Suriye tehlike olmaktan, İsrail için bir tehdit olmaktan çıktı. Ve İsrail için güvenli kuşak oluştu, arkadaşlar. İsrail demek ABD demektir biliyorsunuz. İsrail’e dokunan ABD’ye dokunmuş olur. ABD en azından, Suriye’yi bu hale getirmekle, İsrail’i son 5 yıl için bile olsa ne yapmış oldu?

Güvenliğini garantiye almış oldu, sağlamış oldu.

Bundan sonra daha da garantiye almak için ikinci bir İsrail yaratmak istiyor: Müslüman İsrail. Ne yazık ki önümüze konulan gerçeklik de bu, bunu görmek zorundayız.

O zaman ne yapmak zorundayız, arkadaşlar,

Kürt Halkını bu tehlikeden sakındırmak zorundayız. Çıkarları AB-D Emperyalistleriyle bir değil Kürt Halkının. ABD Emperyalistleri Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir bölgesinde, hiçbir kıtasında halklara; eşitlik, özgürlük, kardeşlik getirmedi. İşte kitap yazıyor. Denizlere cetvelle sınırlar çiziyorlar. 1000 kişilik devletler yaratıyorlar. Bu kadar aşağılık insanlar bunlar. Yeter ki çıkarları onu gerektirsin, her şeyi yapmaktan çekinmiyorlar. O bakımdan da bizlere; Kürtlere ve Türklere düşen, AB-D Emperyalistlerinin bu oyunlarına düşmemek, tuzağa düşmemek, tezgâha girmemektir. Ve Türkler olarak, Kürt Halkına karşı asla olumsuz bir tutum almamalıyız.

Kürt Halkından da isteğimiz nedir?

Türk Halkına karşı asla olumsuz bir tutum almamasını istemektir. Bunu sağlamak için elimizden geleni yapmaktır.

Milliyetçilik dediğiniz çok ince, çok hassas bir çizgidir. Biz milliyetçi değiliz; sosyalistiz, halkseveriz, yurtseveriz. Niye milliyetçi değiliz?

Çünkü milletin içinde Parababaları da vardır. Biz onlarla bir değiliz. Biz halkız. Ki gerçek anlamda milliyetçi olmak eşittir sosyalist olmaktır. MHP’nin yaptığı gibi ırkçılığa vardırmamaktır.

Hayır. Bu ülkede kim yaşıyorsa biz onlarla dostuz, kardeşiz. Nüfusun büyük çoğunluğu Türklerden oluşuyor ama Ermenisi de, Süryanisi de, Rumu da, Arabı da, Kürdü de, Türkü de hepimiz bu topraklarda bin yıldır kardeşçe yaşıyoruz. Zaman zaman emperyalistler bizi birbirimize düşürse, kardeşliğimize halel getirse de… Bundan sonra da kardeşçe yaşamak için elimizden geleni yapmalıyız.

Hangi temelde?

Kürt Halkı ile gerçek eşitlik, özgürlük, kardeşlik temelinde, arkadaşlar. Bunu sağlarsak yenilmez bir kale oluruz. Ama bunu sağlayamazsak ülkemiz gerçekten bölünür, parçalanır. Üçe bölünür. Ve bu cennet vatanda azınlık durumuna düşeriz, yarın sömürge durumuna düşeriz. Nereye varacağımız inanın hiç belli olmaz. Bir an için kendinizi Amerika’da, Avrupa’da yaşıyor hissedin ve Ortadoğu televizyonlarını ve Türkiye televizyonlarını izlediğinizi düşünün, arkadaşlar. Güvenli bir yerdesiniz, hiçbir “terör” olayı yok, öyle bir ülkede, öyle bir coğrafyada yaşıyorsunuz, televizyon izliyorsunuz, diyelim ve Türkiye’yi izliyorsunuz. Türkiye’nin Suriye den farkı var mı? Irak’tan farkı var mı? Libya’dan, Afganistan’dan farkı var mı şu anda?

Yok, arkadaşlar. Şehirlerimizi, ilçelerimizi, köylerimizi tanklarla bombalıyoruz Doğuda. Kürt illerinde bombalıyoruz gerçek anlamda. Laf değil tanklarla bombalıyoruz.

Türkiye’nin kalbi Ankara’da, İstanbul’da, Urfa’da bombalar patlatılıyor ve yüzlerce kişi ölüyor. Yerli yabancı yüzlerce kişi… ve bir kez değil, Ankara’da 3 kez, İstanbul’da iki kez. O da şimdilik!..

Dün sosyal medyada bir söylenti dolanıyordu: kimyasal silah atıldı 60 kişi öldü, deniliyordu. Şimdi bu tür yalan yanlış şeyler, asparagas denilen haberler çok olur bu tür durumlarda.  İş buraya gelince, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamak mümkün olur mu?

Olmaz.

 

Ne yazık ki artık bizim de mültecilerimiz var

Ama bir gerçek var: 300-400 bin kişi mülteci durumunda şu anda. Sonuçça bu insanlar mülteci mi? Henüz yurt dışına çıkmış değiller ama ülke içinde mülteci mi bu insanlar şu anda?

Nereden baksanız, 300-400 bin mültecimiz var, arkadaşlar. Bir kısmı Kürt Halkı, bir kısmı Kürt illerinde yaşayan Türk Halkı olmak üzere…

Orada yaşayan Türkler de ne yapıyorlar?

Buraya, Batıya, İç Anadolu’ya, Güneye geliyorlar. Ama az önce de söylediğim gibi 355 bin kişi Diyarbakır, Cizre, Silopi bölgesinde evlerini terk etmiş durumda. Nusaybin’den 90 bine 50 bin, Şirnak’tan 92 bine 40 bin mültecimiz var. Dolayısıyla savaş var, arkadaşlar. Yani Suriye olmamız için başka bir şey gerekmiyor. Artık Suriye’yiz, artık Irak’ız, Libya’yız, Afganistan’ız. Bunu görmemiz gerekiyor.

Peki göreceğiz ama ne yapacağız? Elimiz kolumuz bağlı mı kalacağız?

Asla!

İşte burada görev kime düşüyor?

Biz devrimcilere düşüyor.

Hangi devrimcilere?

Gerçek devrimcilere düşüyor, arkadaşlar. Sahte sollara, sahte devrimcilere değil. Adları devrimci ama kendileri emperyalizmin uşağı olmuş, onlarla kader birliği yapmış, artık onların kara gücü konumuna düşmüş PYD’ye, PKK’ye, bilmem neye değil… Onlarla işbirliği yapan Sevrci Soytarı Sahte Sollara değil. Halkın Kurtuluş Partisi’ne düşüyor onun da adını netleştirirsek. Gerçeklik budur.

Bunu kim bağırıyor yıllardır; Suriyeleşiyoruz, Suriyeleşeceğiz, diye? Yıllardır kim söylüyor?

Biz söyledik, Genel Başkan’ımız söyledi. Televizyonlarda söyledi 7 Haziran’da ve 1 Kasım’da.

Şimdi dikkat ederseniz hepsi ne diyor?

Suriyeleşiyoruz, diyor. Kavramımızın bile aynısını kullanıyorlar. Ama biz bunu yıllardır söylüyoruz…

Ve biz bunu söylediğimizde, vatanımız üç parçaya bölünmek isteniyor dediğimizde, “Sevr paranoyası görüyorsunuz” diye devrimci sollar bizi eleştirdiler, işte askıya aldılar bizi, bizimle ilişkilerini kopardılar. Devrimci saflardan attıklarını ilan ettiler.

Peki şimdi devrimci saflarda kim var?

Biz varız. Sadece biz varız, arkadaşlar. Sadece Kurtuluş Partisi ve sadece Kurtuluş Partililer var. Bu bir gerçek.

O bakımdan görev bizim omuzlarımızda. Öncelikle burada olan yoldaşlarımızdan ve bütün yoldaşlarımızdan ısrarla neyi istemeliyiz?

Aman ha milliyetçilik sırat köprüsünde çok dikkatli olmalıyız. Asla ırkçılığa sapmamalıyız. Bin yıllık kardeşliği bozacak en ufak bir şey, bir söz, bir davranışta bulunmamalıyız kişi olarak. Siyaset olarak yanlışları anlatmalıyız, kırmamalıyız, iletişim tellerini koparmamalıyız. Gönül bağlarını koparmamalıyız.

Şu anda AB-D Emperyalistleri ve yerli uşakları; ister AKP ve Meclisteki diğer üç parti olsun, ister PKK olsun, PYD olsun bunu yapıyorlar. Bin yıllık kardeşliği bozmak için, o iletişim tellerini koparmak, güveni sarsmak için adımlar atıyorlar. Asla bu tuzağa düşmemeliyiz. Bu tuzaktan halkımızı sakındırmak için de elimizden geleni yapmalıyız.

Bizim tezimiz çok net. Her yerde, her platformda söylüyoruz: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti. Çin sınırından Edirne’ye kadar Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti’ni kurmak zorundayız. Bölünmüş Türk Ulusu’nu da, 5 parçaya bölünmüş Türk Ulusu’nu da birleştireceğiz, 4 parçaya bölünmüş Kürt Ulusu’nu da birleştireceğiz.  Onlarla birlikte Halk Cumhuriyeti’ni kuracağız.

Bunun dışında her çözüm; bölünmeye, parçalanmaya, savaşa ve yok oluşa götürür. İnsanlığımızdan olmaya götürür. O bakımdan Kurtuluş Partililere çok büyük görev düşüyor. Çünkü doğruyu görüyorsanız, biliyorsanız;

1- Onu en aktif biçimde savunacaksınız,

2- Kararlılıkla savunacaksınız,

3- Her platformda savunacaksınız.

Yoksa kimseye hizmet etmiş olmayız. O bakımdan da bu konuyu çok önemsiyoruz. Her platformda Genel Başkan’ımız dile getiriyor. Ve biz de getirmek zorundayız. Bin yıllık kardeşliği bozmamalı, aksine yıkılmaz bir kale haline, Demokratik Halk iktidarımızla birlikte, Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti’yle birlikte sarsılmaz bir kale kurmak zorundayız, arkadaşlar.

 

Faruk Sur Gerçek Devrimci Önderdir

Dolayısıyla Faruk Hoca’mızın anmasıyla bunların bir ilgisi var mı?

Var. Kaçınılmazca var, kopmaz bağlarla var.

Neredeyiz şu anda?

Sağ olasın Nakliyat-İş Sendikası bize salonunu verdi Faruk Hoca’mızın anmasını yapmak için. Nakliyat-İş Sendikası bir işçi sendikası. Faruk Hoca’mız da, anlattı arkadaşlarımız, sinevizyonda da gösterdiler; işçi çocuğu. Kendisi de önce işçilik yapmış, sonra öğretmenlik yapmış. Atılmış öğretmenlikten, yine işçilik yapmış, Eczanede çalışmış. Sonra tekrar öğretmenlik yapmış bir insan.

Biz, İşçi Sınıfının Davasını savunduğumuzu söylüyoruz Parti olarak. Dolayısıyla Faruk Hoca’nın anması budur. Faruk Hoca Nakliyat-İş’tir. Eğer bugün bu salonda varsak, Nakliyat-İş Sendikası mücadele ediyorsa Faruk Hoca’nın emeğini yok sayabilir miyiz?

Bilmeyen arkadaşlar için, çoğu arkadaş biliyor ama, Konya’da 70’li yıllarda ilk işçi grevini Faruk Hoca’mızın önderliğinde Basın-İş Sendikası yaptı. Burada, yerel bir gazeteye karşı Basın-İş Sendikasında örgütlendi işçiler ve örgütlenmenin sonucunda da işten atıldılar. Grev yaptık ve zaferle sonuçlandı. Faruk Hoca, kardeşi de gazeteciydi, o grevin öncülerindendi. Bizzat işçi çocuğu, matbaacı çocuğu… Dolayısıyla Faruk Hoca demek; sendikal mücadele demektir, Konya’da. Sonra Tarihimizden birkaç şey söylersem; 80’li yıllardan önce, Karayollarında çok yoğun bir sendikal mücadele verdik, yol-İş Sendikası’nda. Şeker fabrikasında çok yoğun bir mücadele verdik, Şeker-İş Sendikası’nda. Çok yoğun mücadeleler verdik, gerçek anlamda mücadeleler verdik. Ve burada, aramızda Seydişehir İlçe Başkanımız Hasan Yoldaş’ımız var. Seydişehir Eti Alüminyum tesislerinde militanca mücadele verdik. Ölümüne mücadele verdik faşist sendikacılara ve faşistlere karşı.

O mücadelelerin en başında, her yerinde kim vardı?

Faruk Hoca’mız vardı.

Dolayısıyla Faruk Hoca demek İşçi Sınıfı mücadelesi demektir.

Ve Faruk Hoca demek insanlık, demektir. İnsan sevgisi, demektir.

Şimdi biz Faruk Hoca’yı niye seviyoruz?

Kara kaşı, kara gözü için sevmiyoruz inanın, asla bir ilgisi yok. Faruk Hoca’mızın bir şiiri var. Bilemeyen arkadaşlar var, okumak istiyorum. “Öyleyse”.   Başlığı bu. “Nurullah’a” demiş. Nurullah Hoca’mıza yazmış bu şiiri, Faruk Hoca’mız.

Adamın daniskası bizlersek

Öyledir elbet

Bakın, kesinliğe bakın. Öyledir elbet, diyor. Hiçbir belirsizlik yok: öyledir elbet.

Öyle ise öyle çıkar biz ne dersek 

Bakın öngörüye bakın, netliğe bakın.

Yani adam dediğin bizden olmalı

İnsanlık davasını budamamalı

Sevincim varsa budur,

Umudum var ki budur

Arkadaş sevinç budur, umut budur.

Bakın nasıl öngörüyor, nasıl önümüzü açıyor; sevinç budur, umut budur.

Niye?

İnsanlık davasına sahip çıktığımız için gelecek buradadır, diyor. İşçi Sınıfı davasıdır, insanlık davasıdır.

Daha güzel şiirler yazacağım

Puştsa korkusunu dinlesin, dönekse çıkmazını

Arıyorsa, aradaysa beni anlasın

Ve şimşek seni benle bağlayan

Yanma, yanmayınca puştun boynunda kanca

Döneğin dönemecinde  çifte zebani

 

Adamın daniskası bizlersek

Öyledir elbet

Öyleyse öyle çıkar biz ne dersek   

 

İşte biz Faruk Hoca’yı bunun için seviyoruz, yoldaşlar.

Faruk Hoca’mızın söyledikleri bir bir çıkıyor.  Partimizin söyledikleri bir bir çıkıyor.  O yüzden biz ne dersek o olur. Çünkü doğruyu bilen biricik hareketiz. Bilime inanan, bilimi hayata geçiren, o bilimi hayatın her alanına uygulayan biricik parti ve insanlar bizleriz.

Bunlar abartı mı?

Asla değil.

“Şeriat Ortaçağdır”, dedik ve şeriat tehlikesi vardır, dedik. Bizimle alay ettiler kendilerince, “Türkiye’de Şeriat tehlikesi ne arasın” dediler. İşte geldiğimiz nokta, aşama ortada. Bakınız, gerçek İslam’dan söz etmiyorum. Asla. Arkadaşlarımın aklına öyle bir şey gelmesin. Gerçek İslam’ın biricik savunucusu dünyada Kurtuluş Partisi ve Kurtuluş Partililerdir. Hz. Muhammed’in ideallerini biz gerçekleştireceğiz.

Bunların İslamı’nın; CIA, Pentagon İslamı’nın gerçek İslam’la ne ilgisi var?

Hiçbir ilgisi yok.

Hz. Muhammed ne diyor?

“İnfak et”, diyor. “Geçimde eşitliği sağla”, diyor, Bakara Suresinde vb.de değil mi?

Geçimde eşitliği kim sağlıyor?

Mal küpleyenler mi, saraylara sığınanlar mı, yüzlerce koruma ordusuyla gezenler mi eşitliği sağlıyor?

Yoksa tek başına eve gidip gelen liderimiz mi sağlıyor?

Kim mal küplüyor, kim mal istifliyor?..

Gerçek İslam ile bunların zerre kadar ilgisi yok. Gerçek İslam’ın da, Hz. Muhammed’in de ideallerinin hayata geçiricisi biricik parti biziz. Biz bunu gururla söylüyoruz, her yerde söylüyoruz, her zaman da söyleyeceğiz. İslam’ın adaletini ve Dört Halife’nin adaletini Demokratik Halk İktidarında biz hayata geçireceğiz. Bizden başka kimse değil.

Dolayısıyla biz bunları söylediğimizde; vatanı bölmek istiyorlar, vatan bölünecek dediğimizde, bizimle alay ediyorlardı. Gerçeklik bu mu bugün? Vatan bölünüyor mu?

Bölünüyor, kardeşler.

Kim doğruyu söylemiş, kim doğruyu görmüş öncesinden?

Faruk Hoca görmüş, Faruk Hoca söylemiş, biz hayata geçirmişiz.

Öyle mi, arkadaşlar?

Öyle.

Öyleyse öyle çıkar biz ne dersek, değil mi!

 

Tarih ve Halklar bizden başarmamızı bekliyor

Değerli yoldaşlar, yönetici yoldaş,

Burada, yanımda, gazete kupürlerinde bu iktidarın ülkemizi getirdiği, düşürdüğü durumların ekonomik ve siyasi çarpıcı örnekleri vardı. Ama artık öyle bir noktaya geldik ki; ülkemizin içine geldiği şu durum, şu anda inanın artık işsizliğin, pahalılığın bir önemi kalmadı. Tabiî ki günlük mücadelemizi kesintisiz bir şekilde sürdüreceğiz; Kıdem Tazminatımızın gasp edilmesine sonuna kadar direneceğiz. Özel İstihdam Bürolarına karşı çıkacağız, ücretimizin artırılması için mücadele edeceğiz. Günlük hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak öğrencilerimiz örgütlenecek, kamu çalışanlarımız örgütlenecek, mücadele edecek.

Ama içine düşürüldüğümüz bu anda, zinciri sürükleyecek ana halka, demin de söylediğim gibi; AB-D Emperyalistlerine karşı ve yerli işbirlikçilerine karşı, her türden; PKK’sinden CHP’sine, AKP’sine, MHP’sine kadar mücadeledir. Birincil olarak siyasi mücadeledir. Günün acil siyasi görevini anlatmak ve bu doğrultuda halkımızı örgütlemeye çalışmaktır ve bunu başarmaktır.

Mustafa Kemal’in, Konya Mevlana Ortaokulunun duvarında (ben ortaokulu orada okudum) bir sözü yazardı, hiç aklımdan çıkmadı: “Başarı; başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.”

Söz buydu duvara boydan boya yazılı.

Dolayısıyla bizim için de budur; biz başaracağız diye yola çıktık.

Başarımızın ölçüsü nedir?

Başarmamızdır, Demokratik Halk İktidarını kurmaktır ve kesintisiz bir şekilde Sosyalizme geçmektir.

Tarih ve Halklar bizden başarmamızı bekliyor. Bunu mutlaka başaracağız!